Otuzuncu yaşını dün dolduran İlkan, iki senedir hemen her şeye karşı süregelen alakasızlığını büyük bir istikrarla muhafaza ediyordu. Bir zamanlar, bazılarını öfkelendirmeye dahi yetebilecek o iyimserliğinden eser kalmamış; attığı her adımda bir şeylerden şikâyet eden, uykusuzluk çadırında kamp yapan, küle dönmüş hayallerinin üzerine uzanıp boşluğa küfreden biri çıkmıştı ortaya. Düzelmeye niyeti olmayan biri hem de. Kötü şeyler yaşayan pek çok insan gibi hayattan keyif almaya ara vermiş, ancak bunu haddinden fazla uzatınca kontrolü de tamamen kaybetmişti.
Oğlunun doktor olmasını isteyen bir babaya sahipti İlkan. Kendisi de bir doktor olan Tuğrul’a göre meslek seçimi, bir çocuğun karar veremeyeceği kadar ciddi bir meseleydi ve diğer konularda olduğu gibi bu konuda da kararı baba vermeliydi. Yıllar sonra İlkan da kendi oğlunu aynı şekilde yetiştirmeliydi, oğlu da torununu. Bu düşüncenin nesiller boyu tekerrür etmesi gerekiyordu. Müteakip yıllarda İlkan’a da bu düşüncelerini başarıyla aşılamıştı Tuğrul. Oğluna, evladı için türlü fedakârlıklar yapan bir babanın mutlu olmayı hak ettiğini ve bunun yegâne yolunun da doktor olması olduğunu anlatıp durmuştu. İlkan ise bir insanın çocuğuyla gurur duymasının ya da çocuğu adına mutlu olmasının, o çocuğun seçtiği meslekle nasıl bir ilgisi olduğunu belli bir yaşa kadar hiç anlayamamıştı. Bir noktadan sonra ise anlamaya da gerek kalmayacaktı, zira Tuğrul’un bu otoriter dünyasında bile, beklenmedik bir şekilde, İlkan adına kayda değer bir hamle gerçekleşecekti.
İlkan’ın yedinci yaş gününde eve bir piyano almıştı Tuğrul. İyi bir meslek sahibi olmak yeterli olamazdı, yüksek düzeyde hobileri de olmalıydı insanın ve Tuğrul’a göre piyano, yüksek düzeyde bir hobiydi. Ne var ki bu piyano, İlkan için sıradan bir hediye olmaktan, bir hobiden çok daha öte bir hâl alacaktı. O günden sonra hayatında okul ve piyano dışında pek az şey olmuştu çünkü. Ders dışındaki zamanlarında neredeyse sadece piyanoyla meşgul oluyordu. Zamanla başka enstrümanlara da yöneldi lakin piyanonun verdiği tadı diğerlerinden alamayıp bıraktı.
İlkan’ın piyano sevgisi zamanla bir bağımlılığa dönüştü ve bu bağımlılık, onu diğer tüm planlarından da yavaş yavaş koparmaya başladı. Tabii yine de tıp fakültesini bitirmişti İlkan, tıpkı babasının istediği gibi. Ancak özellikle fakültenin üçüncü yılından itibaren hem ileride sahip olacağı mesleğe hem de diğer uğraşlara karşı içinde yeşeren o ilgisizlik fidanı, bugün itibarıyla babasının beklentilerini tamamen gölgeleyen dev bir ağaçtı artık. Her geçen gün, hastalarına şifa dağıtan bir hekim olarak geçireceği günler hakkında biraz daha az hayal kurmaya; yüzlerce seyircinin önünde piyano çaldığını ve bitirdiğinde insanların onu çılgınlar gibi alkışladığını ise biraz daha fazla düşlemeye devam ediyordu.
İplerin koptuğu yer de tam olarak burası oldu. Diplomayı aldıktan bir gün sonra babasının karşısına geçip mesleğini yapmak istemediğini söyleyen İlkan’ın suratında sert bir tokat patladı. Daha önce de tokat yemişti ama bu kadar acıtmamıştı. Hayatı boyunca ne yapmak istediğini hiç sormayan babası, yıllar sonra kendisini gerçek anlamda bulan oğlunu da anlayışla karşılamamıştı. İlkan, bunun şaşırtıcı bir şey olmadığını düşünüyordu.
O gün evi terk etti İlkan. Artık ayrı bir yoldan ilerliyordu. Bir doktorun mesleğini bir kenara bırakarak kendisini piyanoya vermesi, bir noktadan sonra dikkat de çekti ve zamanla İlkan’a başka başka kapılar açıldı. Orkestralarda az da olsa yer bulmaya, ufak çaplı konserler vermeye dahi başlamıştı. Şöhrete kavuşmuş değildi, lakin özellikle klasik müzikle ilgilenenlerin zihinlerinde İlkan’ın ismi yavaş yavaş yerleşiyordu. O kadar harika çalıyordu ki bazen ayakta alkışlanıyordu. Anlayışsız bir babanın inşa ettiği hapishanenin duvarlarını yıkmayı başarmış olmanın verdiği heyecana bir de seyirci tarafından alkışlanmanın kattığı mutluluk eklenince; geride bıraktığı yılların sebep olduğu sancıları hemen unutuyordu İlkan. Gerçek bir terapiydi bu. En önemlisi ise, Tuğrul’un düşündüğü gibi bir tekerrür yaşanmayacaktı. Bu bile tek başına rahatlatıyordu onu.
Aradan iki sene geçti. Bir akşam vakti İlkan’a telefon geldi. Annesi, ağlamaktan konuşamıyordu. Yine de bir müddet sonra “Baban öldü.” diyebildi annesi, sonra da telefonu kapattı. İlkan meseleyi kavrayana kadar birkaç dakika öylece durup boş duvarları izledi, sonra da hızla babasının evine vardı. Apartmanın önünde polislerin olduğunu gördü. Kötü bir şey duyma korkusuyla ne olduğunu bile sormadan doğruca eve yöneldi. Acı gerçeği orada öğrendi, babası intihar etmişti. Annesinin yanına gidip sarıldı, neler olduğunu sordu ama annesi, oğlunun sarılışına karşılık vermedi, bir şey de söylemedi. Sadece sessizce ağlıyordu. Karşılık vermek mi istememişti, yoksa üzüntünün etkisiyle mi böyle davranmıştı; o an için anlayamadı İlkan. Ancak sonraki günlerde de annesiyle arası düzelmedi. Belli ki annesi bu intihardan ötürü İlkan’ı suçluyordu veya suçlayacak birilerini arıyor, bulamıyor ve bu yüzden masum olduğunu bildiği oğluna istemsizce öfke duyuyordu, ne kadar yanlış bir tutum olduğunu gayet iyi bilmesine rağmen.
İlerleyen aylarda annesi de hastalandı, durumu giderek kötüleşti. Babasının ölümünün altıncı ayı dahi dolmadan, annesini de kaybetti İlkan. Ertesi gün toprağa hem annesini hem de geleceğini gömdü. Piyanoyu bırakıp doktorluğa başladı, fakat onu da beceremedi. Kendisini işe veremiyordu. Başkalarına zarar vermekten korkup eve kapandı. Parası bitene kadar yaşamaya, sonrasında da ne olacağını düşünmemeye karar verdi. Normalde bu denli sağlıksız bir düşüncenin beynini kemirmesine izin vermemeliydi ancak bugünün gerçeklerinin, iki sene öncesinin gerçeklerinden hayli farklı olduğunu da biliyordu.
Günler bu şekilde devam etti. Bazen babasının intiharına sebep olanın gerçekten kendisi olup olmadığını dahi sorguladığı oluyordu. Her defasında “Hayır.” diye yanıtlasa da bu saplantıdan bir türlü kurtulamıyordu. Bazen kendisiyle yüzleşmek için aynaya bakardı. Ne var ki o aynada hep iki kişi görüyordu artık. Biri, babasının hayalindeki doktor İlkan, diğeri ise kendi hayali olan piyanist İlkan. Aynada iki gölge, berbat bir hayatın kalıntılarının üzerinde durmaksızın boğuşuyorlar, düştükçe yeniden kalkıyorlardı.
Yazan: Gürkan Akpınar
Sayı: 39
Hikaye, konu gayet başarılı. Dili ise gayet yalın. Fakat, daha uzun olsa, sıkılmadan okurdum. Sanki sonu çabuk gelmiş gibi hissettim. Yazarımızı tebrik ederim.