Denizi hissediyordu ve ötesi yok. Kayalıkların hemen yanıbaşında bir iskemlede oturuyordu. Masa eşlik ediyordu suyun hırıltısına. Ufak bir gıcırdama. Bir martı ses verir belki. Zaman öylece geçip gider. Çayından bir yudum aldı. Zamana yenik düşmüş bir tat.
“Zaman beni de böyle bayatlattı.”
Bunu kendine söyleyebilmesi güç değildi. Yansıma. Ayna. Aynalar yapıp satan bir adam kendinden ne kadar gizlenebilir? Denize baktı. İçine. Yüzen balıkları gördü. Hiçbir şeyden mahçup olmayan ve asla utanmayan gözlerini inceledi dikkatlice.
“Başka bir varlığın gözünde görür mü insan kendini ?”
Saat o sırada kaçtı bilinmiyor.
Dükkanına döndüğünde ıslanmıştı. Yolda, yağmur ona dert yanmıştı. Dokunarak. Gönlün hissetiğinden fazlası. Işıkları yaktı. Ahşap dükkan aydınlandı hiç tereddüt etmeden. Sarı bir ışık, adamın tenini de sararttı. Yalandan bir yaz günü. Aynalar dört bir yanda. Adam nereye dönse, durmadan kendiyle karşılaşıyor. Oysa biraz vakti olmalı insanın, kendinden uzaklaşmaya.
“Aynalar, ne yüzeysel dostluklar kuruyor insanlarla. Fark ettirdiği, yüzde yeni birkaç çizgi yalnızca…”
Yürüdü. Kendini izlemeden de edemedi. Gramafonuna yanaştı. Sevdiği bir plağı taktı. İlk notada doldu kulakları. Si. Minör mü? Belki. Anlamazdı müzikten falan. Sessizce şarkılar söylerdi yalnızca kendini izleyerek, kendini izlerken de duramazdı kendinden tiksinmeden ama vazgeçemezdi de bundan. Ne büyük çelişkilere yol açıyor insanın kendisini bilmesi. Sakallarını sıvazladı. Nemli paltosunu çıkarıp astı. Ne diye erkenden geldiğini bilmiyordu. Belki birden değişiverir her şey. İnanması güç. İnanmadı kendine. Saat sabah yedi. Giyindi. Müziği iyice sıkıştırdı kulağına. Ani bir hüzne hazırladı kendini. Kapadı dükkanı, aynaları, tüm yansımalarını. Soğuk.
Bu saatte yürüyen insanlara ne demeli? Neden buradasınız? Mutsuz insanlar erken uyanır. Hepiniz mutsuz musunuz? Ben de öyleyim. Beni de yanınıza alın. Diyemedi. Yürüdü. Hatrındaki müziği yineleyip durdu. Hava bulutlu ve gri. “Gözlerim güzellikleri ve hüznü görebilse, ne güzel bir filme dönüşürdü bu sabah.” Dönüşemedi. Çünkü aynalarda bile güzel göremedi kendisini. Büyüdüğü tek göz tahta evin bahçesinde de güzellikler değil, yağmurdan aşınan taşlar vardı. “Ne kadar çabuk büyüdüm. Masumca bir çocukluğum oldu kendimce. Ama mutlulukla bezeli bir çocukluk olduğunu söyleyemem. Bu yüzden olgunluğu sevmem gerek. Zaman çabuk geçiyor, ne iyi. Böylece büyüyüverdim erkenden. Özleyebilecek bir çocukluğum yok.” Gözleri doldu, kendine bunu fısıldarken. Sarı yağmurluklu bir kadın geçti. Mutsuz. Üşüyen. Peşine takıldı.
Dakikalarca yürüdü kadın, üstündeki yağmurluğu dahi üşüten soğuğa aldırmadan. Yağmur diniyordu. Sis gösterdi kendisini. Yürüdü. Tahtaları kabarmış bir banka oturdu, denize karşı. Adam uzaktan bakıyordu ona. “Güzel bir filme denk geldim sabah sabah.” İstedi ki, kulağındaki müzik çepeçevre sarsın bütün bu anı. Sardı; kendi zihninde. Denize doğru yürüdü. Dalgasız. İlginç. Kış günü. Hafifçe eğildi. Kendisini gördü. Doğruldu. Kadına baktı. Kadın mahcubiyetle bakıyordu adamın yüzüne. Gülümsedi. Hangisi? Adam kadının yanına doğru yürüdü. Oturdu. Sormadı. Denizin derinliği suskunluğundan geliyor. Ne diyorum. Hiçbir şey demedim henüz. Ne denirse ısınır havalar? Baharın gelmesine daha var. Saçları ıslaktır. Sarı yağmurluk. Sarı bir imgelem. Artık ölsem de unutamam.
Aynı anda döndüler birbirlerine, aynı anda gülümsediler ve yine tekrar aynı anda çevirdiler başlarını denize doğru. Adam, bu tanıdık hâli doğal olarak yadırgamadı. İnce bakışlarla kadını süzdü. Kadında da hiçbir olağandışı hareket göremedi. Bir balıkçı teknesi sisi yararak karaya yanaşmaya çalıştı. Dolu kovayla. Belli ki almış üşümenin ve belki de uykusuzluğun ödülünü. Bense unutamıyorum yağmurluğun rengini. Yüzüne düşen sarı gölgeyi. Oysa tedirginim, kendimi görmüş gibiyim bir başkasının gözünde. Sevgisinde. Sevgisizliğinde. Yalnızlığında. Erken uyanmış. Ya da hiç uyumamış. Ya da ağlamış sabaha dek. “Merhaba.” Sustu. Dakikalar geçti. “Merhaba.” Bütün sessizlik bozuldu. “Gözlerinize bakabilir miyim?”
Kadın döndü. Göz gözeler.
“Ben bir aynacıyım.”
“Susun. Bakmanız yeterli.”
Adamın gözleri doldu görüntülerle.
“Sizin gözlerinizden mi kendime bakıyorum yoksa?” Bir nevi öyle fakat tam anlamıyla demek istediğiniz gibi değil. Nasıl? Gülümsedi. Oysa ben alışığım kendimi görmeye. Hiç böylesine güzel gelmemiştim kendime. Biliyorum. Nereden? Nereden bilinirse oradan. Korkuyorum. Korkma. Seninle mi konuşuyorum, kendimle mi? Bir aynayla. Aynayla. “Benim gözlerimden kendinizi görüyor olamazsınız. Eğer böyle olsaydı…” devam etmedi. Adam da ısrarda bulunmadı. Müzik sarıyor etrafımızı biz böyle susunca. Yoksa, gözleriniz mi sağlıyor bunu ? Belki. Si. Evet. Sen de duyuyor musun? Kimi? Boşver. Adam ağladı.
Yağmur etkisini yitirdi iyice. Geride bir tek ıslaklığı kaldı. Kuşlar birikintilere konup kendi yansımalarını gagaladı bir süre. Teraslardan sular yerlere damladı. Kadın yağmurluğun şapkasını çıkardı. Güldü. Hava erken aydınlandı ama güneş geç doğdu. Hoş geldin. Çok zamandır bekliyorum. Hoş geldin, hoş geldin. Diyemediğim tüm günlerin acısına: Hoş geldin. Kadın ellerini birleştirdi usulca. Günaydın. Aydınlanan ilk günün şerefine, günaydın. Bütün acılı gecelerin anısına günaydın. Sarıldılar. Tanıdık bir sarılma.
Kaç yıl oldu gideli. Bilmem, belki yirmi yıl. Tanıdım, sarı yağmurluğundan. Tanıdım, mutsuzluğundan. Aynacı oldum. Sen gidince, kendimi başkasının gözlerinde görmekten korktum, ama kendimi, o mutsuz hâlimi de görmeden edemedim. Hoş geldin. İyi gitmedi işler. Babamdan kalan birkaç yeri sattım. Yalnızca o kadar. Kendimi görebilmek için aynalar yaptım. Hoş geldin. Ne uzun zaman ve savaş ve göç. Geri dönmenin mümkün olduğunu düşünmekti en büyük yanılgı. İnsana yardım eden umutsuzlukmuş aslında. Seni bulacağımı ummazdım. Yaşlandım. Oysa, yağmurluğun hâlâ genç. Çünkü ona genç gözlerle bakmıştın en son. Evet. Bir imgelemin kayboluşu gibi, kaybolmuştu gözden. Keşke sis yüzünden görememiş olsaydım. Mesafeleri ilk defa böyle tanıdım. Yaşlandığım ilk gündü. Ağladılar.
“Bir filmde demişlerdi ki, eğer bir acı varsa ortada, o ilk Balkanlar’da yaşanmıştır. Oysa ayrılık, ilk kez değil. İlk kez bu sebep yüzünden de değil. Ama ilk kez. Onlarca kişiden önce, bizim başımıza geldi. Biz, başka kimselerin acıklı coğrafyasıyız. Acılı tarihi.” Ağlamaya devam ettiler.
Adam, dükkana geri döndü. Kırdı bütün aynaları. Hafızasındaki tüm görüntülerini. Ağlayarak. Kadın kapıda onu izliyordu. Yağmurluğun şapkasını geçirdi kafasına. Adam kadına baktı. Kendini gördü. Adam kendine baktı.
Yazan: Can Kahraman