Halının ortasına işeyiverdi. Hem de gözümün içine baka baka. Ellerime baktım gayri ihtiyari: klorlu sudan kuruyup çatlamış parmak uçlarıma. Burnumun sızlayan direğinden gözlerime doğru yürüyen yaşları engellemedim. Koltuğa oturdum öylece. O da gitti öbür koltuğa kıvrılıverdi. Babam diyalizden gelene kadar halıyı temizlemem lazımdı. Mutfaktaki işlerimi yeni bitirmiştim. Çamaşırları da asıp çıkacaktım.
Annemin gidişinden sonra almıştı babam bu köpeği. Evin içinde yalnız kalmayacak, oyalanacak diye sevinmiştik önce. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, söylenmeye başladı. Sabahları dışarı çıkart diye havlıyormuş, hiç hâli olmuyormuş ama mecbur çıkartıyormuş. Çok yiyormuş, yok efendim koltuğun kumaşını yırtmışmış, sokak kapısından geçenlere de havlıyormuş, komşular rahatsızmış. Kıvrıldığı koltuktan bakıyor öylece bana. Gözlerimi çeviriyorum ama biliyorum, bana bakıyor. Hayır, atamam evden. Kesin. Ama evime de alamam. Kalkıp çamaşırları asıyorum. Ne yapacaksa yapsın babam! Halısını da siler çıkarım. Benden bu kadar!
Akşam babam aradı. Tosun benim terliklerimi getirip halının üstüne koymuş. Tosun, köpeği. Kapıya gidip ağlıyormuş. Gelip terliklerimin üstüne yatıyormuş. “Bu köpek seni çok seviyor” diyor. Köpeğine kapı arıyor besbelli.
“Baba daha bugün gözümün içine baka baka halının ortasına işedi, haberin var mı?”
“Kızım o burada mutsuz, sen onu alırsan, işemez.”
Babam sonunda ağzındaki baklayı çıkardı. Yıllar geçip gitti, artık babam benim çocuğum. Evde de var iki tane. Çocuklar hep seni kandırdıklarını sanırlar. Babam da beni kandırmaya çalışıyor. Olmaz baba. O dediğin olmaz! Babam ben ne dedim ki diyor. Anlaşmamız mümkün değil.
Yatakta kitap okuyorum. Eşim homurdanıyor; “Kapa şu ışığı da, uyu biraz!” Biliyorum, yorgun görünüyorum; aklım hep babamda. İki günde bir diyalize gidiyor, yorgun geliyor. Önüne bir kap çorba koyacak kişi yok. Yalnız. Köpeği de istemiyor. Sabah boynum tutulmuş olarak uyandım. Yamuk yatmışım besbelli. Mutfakta sesler, konuşmalar. Kahvaltı ediliyor. Hazır kahvaltıya kalktım diye mutlu oluyorum. Krepler yapılmış, reçeller, ballar ortaya çıkmış. Kahvem önüme geliyor. Çocuklar pek heyecanlı.
Eşim çıktı. Çocukları okula gönderdim. Sabah güneşi ön camdan eve giriyor. Saksı çiçeklerinin yaprakları olanca yeşillikleri ile güneşin ışıklarını yansıtıyor, içimi sıkan ne varsa dağıtıyor. Odanın sağında solunda birkaç parça lego, kanepenin kenarına sıkışmış bir kitap, sehpanın üstünde akşam çayının bardakları. Aklıma babamın evi geliyor. Ne yaparsak yapalım annemin boşluğunun yarattığı girdabı yok edemiyoruz. Şimdi içimi ısıtan yaşam dolu kendi evim, annem öldüğünden bu yana bende suçluluk duygusu yaratıyor. Babam bize geldiğinde gece kalmak istemiyor, evine dönüyor. Ben hep onun yanında olamıyorum. Babalar kız çocuklarının kalp yarası.
Çocukların odasında yapacak çok iş var. Halının üstünde tahta bloklar, yapboz parçaları, büyük oğlumun bacaklarından sıyırdığı andaki şeklini koruyan pijama altı, üstü kim bilir nerede. Küçük oğlanın çalışma masalarında boyalar, kâğıtlar. Panosunda yeni bir resim asılı. Telefon çalıyor. Babam. Gece uyuyamamış, “Bir uyku ilacı yazdırsam olur mu?” diyor. Tosun havlıyor. “Babacığım uyku ilacına gerek yok, öğleden sonra kestirirsin biraz” diyorum. Tosun’un havlamasından konuştuğumu duyamıyor. Kapatıyoruz.
Akşam yemek masasındayız. “Anne dün yaptığım resmimi gördün mü?” diyor küçük oğlum. Yüzünde merak ve heyecan. Panosunda asılı resmi hatırlıyorum ama dalgınlık işte, gidip bakmamıştım. Üzülmesin diye “Görmedim” diyorum. Abisi kulağına bir şey fısıldıyor. Eşim bana gülüyor: “Gel birlikte bakalım.” Resimde biz varız. Bir de köpek. “Çok güzel olmuş.” diyorum. Oğlum resmini anlatıyor: “Bu ben, bu abim, bu sensin, bu da babam.”
“E, bu köpek kim?” boş boş soruyorum. “Anne, lütfen Tosun bize gelsin, n’olur!” Oğlum en sevimli hâliyle yalvarıyor. “Olmaz!” diyorum; “Babama ne olacak? Yapayalnız mı kalsın?” Eşim araya giriyor, “O iş tamam” diyor, “Baban haftada bir gün bizde kalacak, Tosun her gün. Anlaşma böyle, eğer sen kabul edersen.” “Babam haftada bir gün dahi bizle olsun, Tosun hep kalsın”. Bir anda ağzımdan dökülüyor kelimeler. Çocuklar çığlık çığlığa neşe saçıyorlar. Ellerime bakıyorum, parmak uçlarıma. Krem iyi gelmiş. Her şey geçici diyorum. İçimde bir ferahlık.