Amerika’dan geldi. Daha bu sabah. Bir de hediye getirmiş gelirken, lazer kesim bıçak seti, made in china. Kem küm teşekkür ettim bu hediye karşısında, “aman da ne güzelmiş, tam da böyle bir şeye ihtiyacım vardı” falan gibi beyaz yalanlara girmedim hiç. Gerek yok ki! Heathrow’a inmiş, oradan telefon ediyor “ben geldim” diye, ne diyecektim, “müsait değilim, kusura bakma” mı, yoksa “e keşke bir haber verseydin” mi? Aile terbiyem müsait değil bir kere. Neyse, olanla ölüme çare yok, bir hafta kalacak hazret.
İşe gitmem lazımdı, bıraktım onu evde, çıktım. Kafamı toparladım biraz. Bir hafta çabucak geçerdi nasılsa. Kuzeni en son çocukluğumun karanlık Ankara’sında hatırlıyorum. Benden beş yaş büyük çok güzel bir kızdı. Çocuk hâlimle ona hayranlık duyduğumu ansıyorum. Teyzemle eniştem boşanınca, o babasıyla kalmıştı. Onun tercihi değildi belki babasıyla kalmak ama işte hayat bu, mecburen öyle olmuştu. Annesi başka bir adama delice tutulmuş, evi terk etmişti. Babası da onu alıp Amerika’ya göç etmişti. Aradan tam otuz yıl geçmiş, şimdi saydım yılları. İnsan bu kadar mı çirkinleşir yahu. Allah’ın gücüne gitmesin de, kuzen kaba saba tipli Amerikalı bir adam gibiydi. Konuşmasa, sesini duymasam kadın demem ben ona. Zaten otuz yıldan sonra sokakta görsem de tanımam mümkün değil. Neler yaşadı bilmiyorum, birazcık sempati duymaya çalışıyorum ona. E, zor oluyor biraz.
Markete uğradım, iki büyük bonfile dilimi falan aldım. Et de sevmem pek ama bu misafire ne alınır başka? Salata yerim bol bol. Evin içi kül tablası gibi kokmuş, camlar kapalı. Kuzen bira açmış, tv izliyor. La havle! Elimdekileri mutfağa bırakıp camları açtım. Bütün gün yatmış kanepede, biraz uyumuş. Sonra fındık fıstık bira bulmuş mutfakta beni beklemiş. Etleri – evet, benimkini de- büyük bir iştahla yedi. Ankara’dan, aileden, çocukluk yıllarımızdan konuştuk epey. Onun hatırladıkları ve yorumları ile benimkiler sanki birbirinin tam zıttı. Kişiler, isimler, mekânlar aynı ama yorumlar alakasız. Çok yoruldum. Çocukluğuma ait az da olsa birkaç güzel aile anımın da içine etti kuzen. Erkenden yattım. Uyumak ne mümkün! Sabah erkenden kalkıp ayaklarımın ucuna basa basa giyindim ve evden kaçtım. Starbucks’ta kahve içerken geri kalan günlerin nasıl geçeceğini düşündüm. Akşama bir iki arkadaşımı çağırmaya karar verdim. Duygusal olarak kuzeni kaldıramayacaktım.
Pizza söyledim eve, Belgin’le Ferhan geldi. Belgin şen şakrak, Ferhan da konuşkan kızdır. Kuzeni onlara devrettim, ben kafamdaki kuzen şalterini kapattım. Şarap içiyorduk ve hep birlikte konuşup duruyorlardı. Kimin kime ne dediğini takip etmiyordum aslında ve belki de bu yüzden o noktaya nasıl geldik anlamadım. Ferhan Belgin’e “sana hiç güvenmemeliydim Ali İhsan konusunda” dedi birden. Çantasını hırkasını aldığı gibi çıktı gitti evden. Kuzen, “üzülme, zaten manyağın teki, nasıl bugüne kadar göremedin” diyerek Belgin’i teselli etti. Belgin kin doluydu, “gözüm bu gece açıldı” dedi. Giderken de ertesi akşam için bizi evine davet etti. İkimiz yalnız kalınca kuzen bana “bu manyaklarla nasıl arkadaşlık ediyorsun” dedi. Evet, harbiden manyakmış bunlar diye düşündüm. Yatmadan benden Ferhan’ın telefonunu istedi, sorgulamak aklıma gelmedi, verdim.
Akşam Belginlere gideceğiz diye yemek olayına girmedim. Evden kuzeni alıp çıkarım diye düşünürken evi boş buldum. Not bırakmış bana, “sen git Belginlere, ben kendim gelirim oraya” diye. Londra’ya ilk kez gelmiş, Belginlerin evini bilmez, nasıl gelecek? Belgin kuzeni çok sevmiş, “gözümü açtı sağ olsun” diyor. Masa kurmuş, güzel yemekler yapmış. Bekle bekle saat 10 oldu ve kuzen ortada yok. Biz oturduk masaya, şarap açtık. Birazdan kapı çalındı, gelen kuzenle Ferhan. Belgin ağzını açıp tek bir şey diyemedi. Kuzen “sen gelsene azıcık içeri” dedi, aldı Belgin’i götürdü yan odaya. Ferhan bana nefret dolu gözlerle bakıyordu. Belgin’i ona karşı doldurmuşum, iftiralarımla aralarını açmışım. Birazdan Belgin geldi içeriden müsaade istedi, Ferhan’la yalnız konuşacakmış. Kuzenin yanına gittim yan odaya mecburen. “Bunlar senin dostun değil” dedi bana, “görüşme bunlarla bir daha”. Vedalaşmadan çıktık Belginlerden. Eve gelince ben hemen yatağıma attım kendimi, gecenin karanlığında içeriden gelen ayak seslerini ve mırıltıları duyuyordum. Gidip bakmaya ve göreceğim kişiyle yüzleşmeye hazır değildim. Aklıma lazer kesim bıçaklar geldi. Kalktım odamın kapısı kilitledim en yavaş el hareketleriyle.
Sabahın köründe evden çıktım. Belginlere gittim. Belgin “konuşmaya gerek yok, hiçbir şey açıklamaya çalışma” dedi. Anladım, o da anlamıştı. “Ferhan da her şeyi biliyor” dedi. Plan yaptık. Kuzen bugün benim evimden gidecekti. Ferhan’ı da alıp benim eve geri döndük. Kuzen bizi görünce hiç şaşırmadı. Valizini toplamıştı. Kül tablası ve bira şişeleri sehpanın üstündeydi. Fazla bir şey konuşmadık. Biletini istedim ve havayolu şirketine telefon açtım, biletini erkene çevirdik. Havalimanına gitmesi için tam iki saati vardı, ancak giderdi. Taksiyi ben çağırdım, Ferhan’la Belgin kuzenin koca valizini – evet, bir hafta için fazlaca büyüktü- aşağıya indirdiler. Hiçbir şey konuşmamamız normal değilmiş gibi görünse de, kuzenin geldiği günden bu yana geçen üç günün içinde en normali buymuşcasına duyumsuyordum o anları.
Kuzeninin taksiye binişini seyrettik üç arkadaş. O ise bize, hiçbirimize, bakmadı. Bindi ve gitti. İlk konuşan Belgin oldu. “Geçmiş olsun” dedi. Ferhan dalgaya vurdu; “haydi geç kaldık işe güce, dağılalım” dedi. Dağıldık. Yapmam gereken tek bir şey daha kalmıştı. Eve çıktım. Mutfaktan lazer kesim “Made in China” bıçakları aldım ve işe giderken bulduğum ilk çöp kutusuna attım.