Dört tarafın, ruhları bir zamanlar burada eskimiş kimselerin çiziktirdiği yazıların hatıralarını taşıyan duvarlarla kaplıysa, insan olduğunu hatırlatan tek belirti zihninde yıllanmış anılarınsa, parmakların umuda dair bir şeyler karalamak için çok hevesli olmuyor. Bu sebebiyetle titrek yazımı mazur gör dostum. Zaman bu dört duvar arasında, öyle yavaş geçiyor ki beni ihanetinle sürekli karşı karşıya getiriyor. Sevgili kardeşim; mektubumun başında belirtmeliyim ki içimde sana dair yeşeren kin ağacının kökü çok uzun zaman önce kurudu. İhanetin ruhumda kabuk bağlayan bir yaraya dönüştü. Kelimelerim bir kalemin mürekkebiyle can bulurken yaram kan sızdırıyorsa, bil ki sevgili dostum bu sana olan sevgimdendir. Elinde tuttuğun kâğıda ulaşmak için çektiğim acılar sanki satır aralarına sinmiş, kalemimin darbesiyle dağılıyormuş gibi hissediyorum. İnsan ruhunu sessizlik kadar sömüren bir şey daha yoktur emin ol. Kulak zarların patlarcasına bir sessizlik içindeysen ve zihninin çığlıklarını hiçbir kuvvet bastıramıyorsa, üzgünüm, çok üzgünüm kardeşim acılarımı sana göstermekten başka hiçbir çarem yok. Aradan geçip giden yıllar benden sadece gençlik yadigârı bir tutam siyah saçı, bir de hayallerimi götürdü. Zihnim hala kelimelerin gücünü biriktirdiğim, sayfalarında acılarımı gizlediğim romanlarımın hatırasıyla ilk günkü gibi taze. Bu yüzdendir ki cümlelerimde, çok sevdiğimiz yazarların kelimelerinin ruhunu yansıtmaktan geri kalamıyorum. Dostum, kirli sarı duvarları olan odamızda birbirimize okuduğumuz romanları eleştirirken duyduğumuz saf mutluluğu, o masumluğumuzu özlüyorum. Ellerimde senin geleceğinin kanını taşımaktan duyduğum azap beni öldürüyor kardeşim, bu ıstırap beni günden güne çürütüyor. Ruhumun ruhunla tamamlandığını hissederdim yanında, yanılıyormuşum. Bizim ruhumuz zaten iç içeymiş. Bu dört duvar birçok bedenin çürümesine, birçok acıya şahit olmuştur ama bir ruhun bu denli ıstırap içinde kıvranmasına şahit olmamıştır sanıyorum ki.
Her şey öylesine gerçek dışı bir güzellik taşıyordu ki içinde, kabuğumuzun kırılacağı, içine fani dünyanın pis nefsinin dolacağı günü içten içe hep biliyordum. Gerçeklere, bir de mektubumun satırlarına hücremin soğuğunun işlediği kelimelerimde eriş istiyorum dostum.
Bir erkek olarak küçük yaşlardan beri fark ettiğim, beni yiyip bitiren, seçim şansımın olmadığı bir şey için beni suçlayabilir misin kardeşim? Elim mavi yerine pembeye gittiği için, futbol maçlarında küfürler savurmak yerine romantizm filmlerinde ağladığım için, kadınlar yerine erkeklere ilgi duyduğum için beni suçlayabilir misin? Bunları okurken bakışlarının keskinleştiğini hissedebiliyorum. Sevgili kardeşim, sana duyduğum sevgi içime öyle bir işlemiş ki o keskin bakışlarının altında, soğuk hücremde, ellerimde mürekkebin kanıyla son nefesimi vermek istiyorum.
Farklı olduğumu bildiğini biliyordum. Lakin bunu kabul etmenin bu kadar zor olacağını bilseydim kardeşim, hissetseydim eğer, bana son bakışında kendi kalemimi kırar, gözlerinde beliren ihanet duygusunun ipinde kendimi asardım. Kabul etmeni, beni affetmeni beklemiyorum. Niyetim bu satırları okurken, sevgimin bir hastalık olmadığını yüzüne vurmaktır sadece. Sana bu satırlarımda neşeli hikâyeler anlatmak isterdim. Sırt sırta verip okuduğumuz romanlarımızın mutlu sonlarından sararmış kâğıdıma serpiştirmek isterdim. Ne yazık ki bu duvarlar izin vermiyor mutlu sonlara. Kardeşim, bu duvarlarda tırnaklarıyla açtığı yaraların kanlarından, babaya yazılan bir mektup var. Necla’sının namusunun onu öldürmekle temizlenmeyeceğinin pişmanlığını çivilerle duvara kazımış bir adamın hikâyesi var. Büyük acılara ev sahipliği yapmış hücremde sana umut dolu hikâyeler yazamadığım için beni affet. Lakin görüyorsun ya, burada ruhları toplumun attığı her taşta bir kere daha ezilmiş mahkûmların çığlıkları var.
Bazen sadece gözlerimi kapatmak bile ılık nefesini ensemde hissetmeme yeterli oluyor. Göz kapaklarımın altında görüntün yavaş yavaş belirginleştiği zaman usulca gülümseyip, zihnimin derinliklerine iniyorum. Ne çok anı biriktirmişiz seninle. Köhne bir mahallenin ucuz gecekondusunda ne derin anlamlar yüklemişiz okuduğumuz satırlara. Bize atılan tuhaf bakışlar, bana yapılan zorbalıklar, her şeye karşı takındığın umursamaz tavrının babanın ölüm yıl dönümü sonrası yattığın yerde sesinin çıkmaması için yastığı ısırarak ağladığın gecelerde yıkılışı tek tek kazınmış zihnime.
Buradaki ilk günümde bile hayatta kalmak için senin kahkahanın anısına sığınabilen ben senin kalp atışlarının hızlanmasına neden olan birini nasıl öldürebilirim kardeşim? Ucuz bir kıskançlık duygusu senin gözlerini ışıldatan bakışların sebebi olan kadını öldürmem için yeter mi? Cevabını beklemediğim soruları okurken senden tek isteğim, içindeki pişmanlık kırıntılarını söküp atman olacaktır. Kökünü kuruttuğum kin ağacının külleri kelimelerimde kendini belli ediyorsa bu senin pişmanlığının nedeni olmasın. Bu satırları okurken içinde yeşeren duygular ne aradan geçen yılları geri getirir ne de bir intikam arzusu uğruna ölüp gitmiş karını. Yanında olsaydım eğer, bu cümlemden sonra kaşlarının ortasında beliren çukuru düzeltir, sonraki cümlemin beraberinde sürükleyeceği acıya karşı kalbinin her santimini yara bandıyla kaplamak isterdim. Kardeşim, buradan sonra anlatacağım şeyler için senden tek dileğim bana tüm samimiyetinle inanmanı arzu etmektir.
Kedimiz Mukaddes’in bir gün başımıza bir iş açacağını, onun bakışlarından ürktüğünü söylediğin her defasında sana güler, kuruntu yaptığını söylerdim hatırlarsan. Fakat Mukaddes’in ruhlarımızın arasındaki pamuk ipliğine ilk kesiği atan canlı olacağını bilseydim, aramızdaki bağı kopartmaktan beni hiçbir kuvvet alıkoyamazdı. O gün güneşin doğuşunu göreceğim son gün olduğunu bilseydim eğer, gözlerim kör olana kadar güneşe bakmaktan geri durmazdım. Can parçanın boğazındaki deliğin, doğmamış bebeğinin küçük patiklerinin kanla sulanmasının sebebi olan o katilin bakışlarını ilk yakaladığım anda, onu o kanda boğmak yerine bu hücreye tıkılmayı yine olsa yine seçerdim dostum. Seni gerçekle buluşturmak için lafı uzatabileceğim kadar uzatıyorum. Fakat sana burada en sevdiğimiz romandan bir alıntı bıraktıktan sonra gerçekleri daha fazla süslemeden, en büyük günahımı işlemeden anlatacağım kardeşim.
“…Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karışının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.”
Sandığının aksine senden eşini, ana rahminde tohumları daha yeni yeni filizlenen bebeğinden annesini veyahut gerçeğe ulaşma hakkını çalmadım. En büyük günah hırsızlıksa, üzgünüm dostum bana gerçekleri sunma imkânı vermediğin için en büyük günahı sen işledin. Karının boğazına saplanmış şişin ucunun elimde, pembe bebek patiğinin al al olmuş bir şekilde ayaklarımın dibinde olduğu tabloyu sana sunarken ben de masum değildim elbet. Lakin gözlerime baktığın anda bunu yapmayacağımı anlaman gerekirdi. Kardeşim soruyorum sana, geçirdiğimiz onca senenin hatırına, ruhlarımızı okuduğumuz saatlerin anısına, gözlerime baktığın ilk anda suçsuz olduğumu nasıl anlayamadın? Elimdeki şişi alıp kalbime saplasan, bana attığın o bakış kadar yakmazdı canımı.
Parmaklarım Mukaddes’in acı miyavlamalarını duyup eve koşmamla başlayan olaylar silsilesini yazarken bile titremekten kendini alamıyor. Dedim ya, beni evine çeken Mukaddes’in acı miyavlamalarından başka bir şey değildi. Kapının altından sızan kanın, karının son nefesini verirken çıkardığı hırıltıların, bir delikanlının elinde tuttuğu şişin, can parçam dediğinin kapıcı ile ilişki yaşaması ve bir intihar oyununda piyon olmasının onu öldüreceğini kim bilebilirdi ki? Kafanın bir hayli karıştığını tahmin ediyorum, ya da bu karmaşık cümlelerin hangi saf gerçeğe dayandığını merak ediyorsun. Sevgili kardeşim bu oyunda karını öldüren ne ben ne de gözlerinde gençlik ateşi bile sönmemiş delikanlının elindeki şişti. Karın kendi intihar ipini, mutlu sona erişeceğiniz kader defterinin sayfalarını yakarak boynuna doladı. Kapıcının karısını aldatması, zaten psikolojisi iyice bozuk olan bir kadının, bu dünyaya tıpkı benim gibi bir mektup bırakarak veda etmesine indirdiği son darbe olmuştu. Kadıncağız senin karın ve kendi kocasını yakaladığında, sanılanın aksine hiçbir şey yapmadan doğum gününün gelmesini beklemiş. O gün geldiğinde ise daha yeni yeni öğrendiği el yazısı ile yazdığı mektup, karının cinayetindeki en büyük hamle olmuş. Annesinin mektubunu okuyan delikanlının halinin ne olduğunu önceki satırlarımdan anladığını umuyorum. Önce babasını, sonra da annesinin nefesinin kesilmesinde büyük rol oynayan kadının canını almış. Kardeşim burada mürekkebi az kullanmamın nedeni, gözyaşların bu satıra düştüğünde kelimelerin karışmasını önlemek. Çünkü ben seni iyi tanıyor ve gözyaşlarının sebebi olan gerçeklerin yattığı bu kelime mezarlığımın ileride okumak istediğin tek şey olacağını biliyorum. Bu sayfada kelimelerimin cesetleri çürümesin, gözyaşın mürekkeple buluştuğunda izi silinmesin diye kalemimi bastırmıyorum.
Tüm bunları o akıl almaz ölüm tablosundan gözlerimi ayırıp kafamı topladığımda, koltukların arkasında duyduğum hıçkırıkların sebebi olan delikanlıdan öğrendim. Neden sorusunu yönelttiğimde gözlerinde beliren bakışı, korkudan kelimeleri yutarak anlattığı hikâyesini duysaydın sevgili dostum sen de benim gibi tüm suçu üstlenmekten başka hiçbir şey yapmazdın emin ol. Ben belki ikimizin hayallerini yıktım, senin kalbinde bir dostu öldürdüm ama o delikanlının kendi hayallerini kana bulamasına asla izin vermedim. İlk günlerde ziyaretime gelip, sınav notlarını gösterirdi. Şimdi ise annesinin hayallerini gerçekleştirip, onu yaşatıyor. Birlikte yaşadığımız evimizde benim odamın yeni sahibi, senin karının katili kardeşim. Her gece alt ranzada nefes alışverişlerini duyduğun, hayatında benim kadar yer edinmiş olan o öğretmen dostun, senin can parçanın katili.
Kardeşim, eğer o delikanlıya zarar verecek olursan sen bu mektubu okurken çoktan özgürlüğüne kavuşmuş olan ruhumu sonsuza kadar zihninin parmaklıklarına hapsetmiş olursun. Senden son dileğim annesinin hayallerini gerçekleştirmek için benim hayallerimi çalıp, ellerini kana bulayan o delikanlıya dokunmaman olacaktır.
Bu mektubu sana hücremde geçireceğim son gecemde yazıyorum. Buradaki gardiyan, benim gibi gecelerinde şiirler sayıklayan bir deliden kurtulacağı için bayram edeceğini söylüyor. Onun bu sözlerine gülmekten kendimi alamıyorum. Uykusunda Nazım Hikmet sayıklayan bir adam bile deli sayılıyorsa, içinde yaşadığımızı dünya iyice kafayı sıyırmış demektir. Her ne kadar bastırsam da kalemimin mürekkebi son nefesini vermek üzere. Sevgili kardeşim, bu satırları okuduğunda bil ki ruhum, saatlerce bir bankta oturup manzarasını seyrettiğimiz denizin soğuk sularında çoktan özgürlüğüne kavuştu. Mektubumun başında da belirttiğim gibi sevgim bir hastalık değil, hiçbir zaman sana tam anlamıyla kardeş gözüyle bakamadım. Her cümleme sevgili kardeşim diyerek başladığım satırlardan kardeşim kelimesini çıkarıp sana sadece saf bir aşkla, tüm samimiyetimle sevgilim demeyi inan çok isterdim. Lakin olur da mektubum, toplumun kirlettiği zihinlerin eline geçerse daha en başından ‘bir ibnenin mektubu’ sıfatı ile yanıp kül olmasını istemiyorum. Kirli zihinlerin bu son satırları okumayacağına olan inancım beni bu kelimeleri karalamaya itiyor. Sevgili kardeşim, seni gözlerimizin ilk buluştuğu andan, göz kapaklarımın altındaki görüntünün denizin soğuk suları ile kavuştuğunda giderek silindiği ana kadar sevdim. Bir erkek olarak sana tüm kalbimle bağlıyım. Bedenlerimiz şu an ayrı yerlerde nefes alsa da ruhlarımızın birleştiği bir yer Varto yerde seni beklemekten hiç vazgeçmeyeceğim. Günü geldiğinde, ruhlarımız iç içe geçip sonsuzluğa adım attığında dostum, kirli zihinlerin uğramadığı mabedimizde senin gözlerine baktığımda söylediğim ilk şey, eminim ki, “sevgilim” olacak. Olur da özlersen, beni nerede bulacağını biliyorsun. Altını çizdiğimiz romanların satırlarının içindeki mezarıma çiçeklerini bırakıp, özlemini dindirebilirsin. Mürekkebimin son vuruşlarında sana hücremin duvarına, kendi kanımdan bıraktığım bir izle, gençlik yıllarımızda dilimizden düşürmediğimiz, her satırını ezbere bildiğimiz bir şiirle veda edeceğim. Bu sayfalar gün geçtikçe sararsa da, bedenin günden güne solsa da, kanımın kokusunu taşıyan bu şiirimiz zihnine kazınsın kardeşim.
“Mahzun, yarı kırık yüreklerimiz
Yıllarca uzak kalmak üzere
O gün, ayrıldığımızda ikimiz
Sessiz ve gözyaşları içinde;
Solduğunda, soğuduğunda yanağın
Öpücüklerin buz tuttuğunda…
Çoktan çalmıştı saati acıların…
Sabahın o serin, ürperten çiyi
Alnımda donuvermişti,
O çiyler belki bu hüzünlerimin
Gözyaşlarımın işaretiydi.
Ettiğin yeminler bir bir bozuldu
Gölge düştü güvenilirliğine;
Paylaştığım yalnızca acı oldu
Senin adını işittiğimde…
Gizlice buluşmuştuk seninle…
Sessiz, hüzünlenirim şimdi
Çünkü ruhun aldattı ruhumu
Yüreğin unuttu yüreğimi.
Eğer bir gün, uzun yıllardan sonra
Karşılaşırsak ikimiz yine
Nasıl bakabilirim, nasıl sana
Sessizce ve gözyaşları içinde
Uzun yıllardan sonra
Sana bir daha rastlarsam
Seni nasıl selamlamalıyım
Susarak mı, ağlayarak mı?”
Seni her daim sevecek olan aziz dostun.
Ruhlarımızın kavuşacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum…
Yazan: Ümran Bulut