Hayatına giren tüm kadınları, kadınlarını kaybetmişti.
Yüzyıllardır değişmeyen bir kanundu güçlünün zayıfı sömürmesi. Sadece kişiler değil, ulusların arasında da geçerli olan bir kanun. Enstrümanlar değişse de, kılıcın yerini önce tüfek, sonra savaş uçakları ve son olarak da yeşil banknotlar alsa da, aktörler hep aynıydı. Sömürülen ülkeler kaybederdi, dünlerini, bugünlerini, yarınlarını ve elbette kadınlarını. Bir erkeği yenmek için onu yere sermek yetmez bazen, bir toplumu da öyle. Yerden kalkacak gücü kalmadığı düşünülen nice savaşçı yanıldıklarını öğretmişlerdi düşmanlarına. Bu dersin karşılığı olarak onlardan aldıkları tek şey ise canları olmuştu. İşte bu yüzden düşmanınızı yenmek istiyorsanız onun yüreğindeki ateşi söndürmeliydiniz. En ufak bir kor parçası, doğru rüzgârı bulduğunda cehenneme çevirebilirdi dünyayı çünkü. Bu nedenle sömürülen ülkelerin kadınları her türlü zorbalığın, işkencenin, vahşetin öznesi haline geliverirdi erkeklerinin gözleri önünde. Onlara ellerini uzatamayan, kadınlarını koruyamayan erkekler için ise daha fazla bir şey yapmaya gerek kalmazdı artık. Onlar zaten kendilerini o kadar aciz, o kadar işe yaramaz hissederlerdi ki, düşmanlarının karşısına dikip ellerine bir silah tutuştursanız dahi tetiğe basacak gücü bulamazlardı içlerinde.
Metin de kaybetmişti kadınlarını, ama okyanus ötesinden gelen, derilerinin renklerine alışkın olmadığı erkekler değildi onları alan. Metin’in düşmanı, kalbine saplayacağı bir hançer ile veya vücuduna bağlayacağı kilolarca bomba ile paramparça edebileceği kanlı canlı bir yabancı değildi. Onun düşmanı, düşmanların en güçlüsü, en sinsisi ve en zarar verilemez olanıydı, kendisiydi.
Kadınlarını kaybetmesinin nedeni, o muhteşem kadını aramasıydı. İlk gençlik yıllarından beri okuduğu şiirlerin, romanların, izlediği filmlerin, dinlediği şarkıların öznesi olan o kadını. Bir gülümsemesiyle insanın içini ısıtabilen, karşısındaki erkeğin kalbinde istediği an aşkı, istediği an ise şehveti uyandırabilen bakışlara sahip masalsı varlığı. Aynı anda yeryüzündeki hem en bağışlayıcı ve yumuşak, hem en gaddar ve tehlikeli yüreğe sahip o yaratığı.
Ne zaman karar vermişti hatırlamıyordu Metin. Görmeden âşık olduğu, hayatını adamak istediği kadınını bulmalıydı. Nerede olduğunu bilmiyordu, gerçekten var olup olmadığından bile emin değildi. Karşısına çıkan kadınların aradığı insan olup olmadığını görebilmek için ise yüzlerine değil yüreklerine, en derinlerine bakması gerektiğinin farkındaydı. Böyle başlamıştı yıllarca sürecek yolculuğu. Onu kadınına götürecek ve henüz bitiremediği en uzun yolculuk.
Üniversite yıllarında aynı arkadaş grubundaydılar Aslı ile. Müdavimi oldukları barda o akşam Metin, her gece onu düşündüğünü söylediğinde – ki bu gerçeği yansıtmıyordu – kızın bal rengi gözleri parlamıştı barın loş ışığında.
Aslı da Metin’ den çok etkilendiğini itiraf etmişti. Bu karşılıklı itirafların ardından, romantik filmlerden aşina olduğu tutkulu bir öpüşme beklemişti genç kız. Oysa önünde duran yarısı boş bira şişesine, dünyanın en ünlü sanat eseriymiş gibi incelerken bulmuştu karşısında oturan adamı. Kafasında dolanan bin bir türlü soruyu tek bir kelimeye indirgeyebilmişti neyse ki, “Yani?”. İşte o anda, sanki başka bir dünyadan yeryüzüne düşmüş gibi başını kaldırıp, soruya uygun bir cevap vermişti Metin, “Hiç!”. Kendisini hayal kırıklığına uğratan bu kızı kırdığı için rahatsız olmamıştı. Bu kadar basit olmamalı diye düşünüyordu hayalindeki kadın. Bu kadar kolay elde edilmemeli. Çünkü bir şeyin değeri, ne kadar zor elde edilebildiğiyle doğru orantılıydı.
Bu amaç uğrunaydı tüm çabaları bugüne kadar. Belki pek çok sevgilisi olmuş, onlara okuduklarında gözlerini dolduran şiirler yazmıştı ama bilmiyorlardı o satırların sahibinin aslında hayatı boyunca hiç aşkı tatmadığını. O romantik bir aşık değil, sadece aşık erkek rolünde usta olan bir aktördü. Hayatındaki kadınlar ise büyük araştırması için ihtiyacı olan denekler.
Gün geçtikçe yeni denekleriyle tanışıyor ve her tanıştığı kadın onun kusursuz sevgilisine yeni özellikler eklemesine neden oluyordu. Bu nedenle ne kadar çok kadın tanırsa, mükemmele o denli yaklaşacağını düşünür olmuştu. O andan itibaren mümkün olduğunca çok ve değişik türden kadınla sohbet etmenin yollarını aramaya başladı.
Bu türler arasında ilgisini en çok çekeni ise hiç şüphesiz fahişelerdi. Hikâyeleri enteresan olurdu genellikle, gerçekliğinden şüphe etse de dinlemek hoşuna giderdi. Ama onları anlamak ve çözmek gibi bir umudu olmamıştı hiçbir zaman. Birkaç sene yaşadığı küf kokan evinde komşusu olan genç kadın ile seviştikten sonra yatakta uzun sohbetler ederlerdi, kadının iki çocuğu okuldan eve dönene kadar. Dışarıdan bakıldığında insanı boğacak sıkıcılıkta bir yaşamı olan bu sessiz sakin kadının bile içinde kopan fırtınaları, arzularını, acılarını ve pişmanlıklarını gördükten sonra anlamıştı bir hayat kadınını çözümlemenin imkânsızlığını. Daracık, loş bir koridorda, odasının önüne attığı küçücük taburede oturup, önlerinden gelip geçen erkeklerin diğer kadınlar arasından kendisini seçip, gözlerinin içine bakarak ve son derece rahat bir biçimde değerlerini sormasına alışmışlardı bu kadınlar. Kasapların camekânlı dolaplarında etlerini sergilemeleri gibi onlarda kendi etlerini sergiliyorlardı. Ve aynı o etler gibi, beğenilirlerse satın alınıyor, çiğneniyor ve birer pislik olarak atılıyorlardı. İşte bu kadınların içlerindeki dehlizler bu nedenle çok ama çok karanlıktı. İnmeye kalkarsanız, orada kaybolur giderdiniz.
Yıllar içinde onlarca kadınla tanışmış, pek çoğuyla sevgili olmuş ve sevişmişti. Belki de o aradığı mükemmel kadındır umudu vardı her seferinde de. Bu sevişmeler onun için bir mastürbasyondan farklı değildi. Çünkü aynı yatağa girdiği kadınlara karşı bir şey hissetmiyordu. Kendi kendini tatmin ettiğinde daha iyi hissettiği bile söylenebilirdi, en azından içinde suçluluk duygusu olmuyordu bu şekilde. Sevmediği bir kadın ile seviştikten sonra ise kendinden öyle iğreniyor, yaptığından öyle utanıyordu ki, yalnız kaldığında bile bir anlamda suç mahalli olan yatağını terk ediyor ve birkaç gün sırtının ağrımasına sebep olan oturma odasındaki çekyata misafir oluyordu geceleri.
Zaman hiç ummadığı bir hızla geçmiş, eskiden çevresini dolduran dostları ona önceleri kurtarılması gereken, bakıma muhtaç bir hasta gibi davranmış, fayda etmediğini gördüklerinde ise kaderine terk etmişlerdi. Tahmin ettikleri gibi bu duygusal hastalık gün be gün etkisini arttırmış ve tamamen pençesine almıştı Metin’i. Doğrusu artık pek umudu da kalmamıştı Metin’in. Gelmiş geçmiş tüm sanatçılara ilham veren o “güzel” kadına ağız dolusu “Kadınım!” diyemeyeceğini biliyordu. Veya “Seni seviyorum”u hep dudaklarıyla söylemeye mahkumdu tıpkı bugüne kadar yaptığı gibi. Oysa o kalbiyle, gözleriyle söylemeyi düşlemişti yıllar boyunca.
Dünyada yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu ama hayallerinde hep yaşamıştı. Elinde bir kadeh kırmızı şarapla hayal etmişti onu. Zarif, ince parmaklarıyla nazikçe tuttuğu kadehi yavaş yavaş çevirirken, kadehin içindeki şarapla aynı renk dudakları, kanatlarını yavaşça açan bir kuş zarafetiyle gerilip gülümseyen, aşık ama güçlü bakan bir kadın. Adeta bir tanrıça. İşte bu kadın için feda etmişti ömrünü. Pişman mıydı peki? Asla! Hayallerinde dahi olsa bu kadınla tanışmıştı ve ona aşıktı. Bir başkasına aşık olması işte bu nedenle imkansızdı. Yatağına her uzandığında, dizlerine yattığını hayal ederdi sevgilisinin. Az önce kadeh tutan o parmakların aynı özenle saçlarında dolandığını ve gözlerini kapattığında sadece onun dokunuşlarını ve ona özgü kokuyu hissettiğini. Bu şekilde uykuya dalmayı öylesine isterdi ki, bir daha uyanmamaya bile razıydı.
Dostlarının tahmin ettiği gibi hastalığı onu öldürmüştü sonunda. Elbette bu fiziksel değil duygusal bir ölümdü. Bunu fark ettiğinden beri birkaç kez banyodaki ilaç dolabına gitmiş, uykusuz gecelerinde – ki bu neredeyse her gece demekti – aldığı uyku ilaçlarını son kez ebedi bir uyku için kullanmayı düşünmüştü. Duyguları olmayan bir beden ne işe yarardı ki. Ama her defasında vazgeçmişti. Çünkü çevirisini yaptığı son öyküyü bitirmesi gerekiyordu öncelikle. Bunu elbette işine olan saygısından yapmıyordu. Onu durduran küçük sırrıydı, Metin bu öyküyü çevirmiyor, kendi yazıyordu. Yirmi yıldan fazladır onu tanıyan yayınevi çalışanlarının şüphelenmeyeceğini, bu öyküyü basacaklarını ve yazdıklarının binlerce kişiye ulaşacağını biliyordu.
Nihayet öyküsü bitmişti işte. Çıktıları toparladı. Önce bunları yayınevine postalayacak, daha sonra banyoya, ilaç dolabına gidecekti. Son bir bakış attı eserine. Giriş cümlesini sesli okudu; “Hayatına giren tüm kadınları, kadınlarını kaybetmişti.”
Yazan: Barış Ceyhan