Ahmed Arif…
Akarsulara, ovalara, ufku zihin zorlayan denizlere, okyanusun hayaline, yârin kara kaşlarına, tek tek sayılmaya layık kirpiklerine, ellerine… Misalini gereğinden fazla çoğaltmamız mümkünken Ahmed Arif doğduğu Diyarbakır topraklarına vefası sonucu “dağlara” zerk etmiş saklı sevdasını.
“Ama hesap dağlarladır, umut dağlarla…” dizeleri, dağlara bakıp kederinde yoğrulan doğulu halkının sesiydi. “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı şiir kitabı, onun tüm şiirlerini topladığı tek şiir kitabıdır. Kimi zaman anılarını da içinde bulundurduğu kitap, ciğerinden parça kopanların yaması olmuş ilk basımından itibaren. “Cebimde iki vesikalığın bir de Ahmed Arif dizeleri, iki gözüm.” diyen bir genç sevdalının sözleri, Ahmed Arif’i tanıyınca daha bir anlam kazanıyor şüphesiz.
Kızılay’da Konur’u geçiyorum. Cebimde bozuk paraların bir zaman sonra alışagelmiş şıngırtısı. Kâğıt para görmedik ki kardeşim. Öğrencinin iki yüzlük banknotudur kâğıt yirmi lira. -Onu da şu sıralar pek az görüyorum ne yalan söyleyeyim.- Sağdan soldan insanlar geçerken cebimdeki bozuk paraların gereğinden fazla ağır olduğunu hissediyorum. Geçiyorum klarnet tüttüren abinin yanına, cebimden avuç avuç elli kuruş çıkartıyorum. Allah bismillah… Ne ara biriktirdim abi ben bunları, diye sormak istiyorum ama mutluluk ağır basıyor. Kışlıkları çıkartırken parkanın cebinde bulunan bir liranın umudu çöküyor bağrıma. Utanmadan döküyorum tüm parayı. On dört, on dört iki yüz elli, on dört buçuk, on beş… Yirmi bir. Yirmi bir Yeni Türk Lirası… Karnım tok. Öğrenci yol parası ise bir yetmiş beş oldu. Öpüyorum öğrenciye bir sille daha vuranların ellerinden. Ayırdıktan sonra yol parasını, hemen harcama isteği geliyor içime. Biriktirmek şurada dursun, kötü gün parası diyebilmek aklımın ucundan geçmiyor. Sırt çantamı açıyorum, yanımda her zaman bir kitap, bir defter, bir adet sprey boya ve olmazsa olmaz elektrik devresi taşıyorum. Elektrik devresi ne diyebilirsiniz. Normal olan sizsiniz. Ancak oldum olası asansörde kalmaktan korktum. Eğer asansörde kalırsam bir ihtimal sakinleştirsin temalı durur çantamda. Sükûneti koruyarak devam ediyorum.
Kitabı aldım elime. Yarıda kalmışlığın, o çirkef gurur noksanlığının kanıtı olarak sevdiğimin resmi çıkıyor kaldığım -sayfada- yerde. O hep kaldığım yerdeydi, bilirim. Veya nerede bittiysek ben orada kaldım. Yazdıkça ağlayasım geliyor, şu mevzuyu geçelim. Kitabı en az iki sefer bitirdiğim düşüncesi ve eve dönecekken yeni bir arkadaş edinme isteği su gibi aş gibi ihtiyaç veriyor bir anda. On dokuz küsuratlı parayla fiyakalı kitapçılarda tertemiz kitap almak olanaksız. Ülkemde bir şeyleri değiştirmek isteseydim ilk olarak her beldede sevenlere ve gençlere ait boş bir duvar, ikinci olarak da kitap fiyatlarında ucuzluk isterdim. “Keşke” diyerek tuttum sahafların yolunu. Oradaki abiler gençliklerini fakirlikle geçirip, eve yayan gitmek pahasına koltuk altlarına kitap sıkıştırmış kişiler. Anlarlar halimizden. Sağ olsunlar bir kez bile boynumuz eğik, içimiz buruk, kitap özlemiyle uğurlamadılar mecralarından. Girdim sahafa. “Şiir kitabı istiyorum!” dedim. Ve bunu coşkuyla neden söyledim inanın o an elimde olmadı. Şiir kitabı almayı da düşünmemiştim yolda oysaki. Ne bileyim, deneme alsaydım zaman daha mı çabuk geçerdi? Veya pişman mıydım? Şiir okumamış değildim ancak şiir ciddi bir mesele, biliyordum. Okunup, baştan sona bitirilip bir köşeye konulamazdı bir şiir kitabı. Hissedilirdi. Ki hissetmek yoruma kapalı bir şekilde anlamaktan daha zordur, biliriz. Şimdi al bir şiir kitabı. Oku. Anla. Kaldırım taşına oku, banklara oku, gür ve tek duran salkım ağacına fısılda. Bu kadar ciddi ve özen isteyen bir meseleyi çevrem fütursuzca eleştiriyordu. Hele Fazıl’ın “Çile’”si için: “Üç yüz küsur sayfa kitap. Yarısından çoğu boş… Bırak alma yahu.” yorumları tüylerimi diken diken etmeye yeter de artardı bile. “Şiir istiyorsun demek, Turgut var, Edip var, Süreya var, Nazım var, Fazıl var… Hepsini saydırma da bak bakalım hangisi?” Tuhaf olmuştum şimdi. Ne yani Piraye’ye duyulan aşkla Tomris’in durumu farklı mıydı? Ne kadar da yontulmamış eğrilmemiş, diyebilirsiniz ancak ben “Simyacı”dan her şeyin tek bir ruh içerisinde olduğunu öğrenmiştim. Katiyen yanlış olamazdı. “Farklı biri olsun istiyorum abi. Okuması da zor olmasın. İlk basamağım olsun. Ara ara da ayna tutsun taze bitme ruhuma. Ben hissedebileyim başka bir şey istemiyorum.” diyebildim ağır aksak. Ahmed Arif’i çıkardı. “Al, Hasretinden Prangalar eskitip, cigarası karanfil kokan abimiz bizim. Aldığı nefesi, sevdiği olmadan boğazından geçememiş. Kaburgamın altın parçası, diyerek isimlendirmiş sevdasını. Her yaptığın işte böylesi samimi olman dileğiyle…”
Çıktım sahaftan. Ellerim ceplerimde. Ocak’ın yirmi dördünde, hele ki bu tarihte yüreğimden önce Ankara ayazı buz etti ellerimi. Telefondan egonun cep uygulamasına bakıp otobüse kırk dakika olduğunu görünce burnumu atkıma sokuşturup çayın elli kuruş olduğu yerlere doğru yöneldim.
“…Körsem,
Senden gayrısına yoksam
Bozuksam,
Can benim düş benim
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…”
Yazan: Betül Keleş