Aynanın önüne oturuverdim ani bir kararla. Gülme, şehir değiştirmek gibi ciddi bir karar. Yüzünü görmeye karar veriyorsun o an. Kendine karar veriyorsun bir nevi.
Hazırdım, oturdum. İlk başta, en önce dişlerimin yokluğunu fark ettim. Birileri söküp almış sanki yerinden geri vermemek üzere. Yaşadığım endişe bir annenin çocuğunu kaybedişindeki endişeyle yarışır nitelikte. Sonra fark ettim gülmediğimi ne çok zamandır. Uzun zaman kullanılmayan ama atmaya kıyılmayan eşyalar depoya kaldırılır ya öyle kaldırmışım gülüşümü kullanılmayan eşyalar odasına.
Eski bir kapıyı aralar gibi araladım ağzımı. Korktum, irkildim. Herkesin bir gülüşü vardı da benimki o an uzaktan bir akraba gibi görünmüştü. Oysa kaybolan çocuğumu bulmuştum. Sonra gözlerime baktım. Küçülmüşlerdi. Ellerimi gezdirdim nazikçe. Karşı konulmaz bir konuşma isteği geldi gözlerimle. Eğer yapabilsem derdim ki onlara ‘yapma, kendini kısman sadece başını ağrıtır, gördüklerini azaltmaz.’ Diyemedim elbet. Sol gözümün sağ gözümü kandırması hoşuma gitti hatta. Aynı şartlara sahip olanların birbirlerine inanması körü körüne, çok görülen bir şey değildi neticede. Yalandan da olsa güveni korumak lazımdı, öyle yaptım.
Saçlarıma takıldı gözlerim sonra. Oradan omuzlarıma. Dik durmaya gayret ettim, yoruldum, bıraktım. Ellerimle bir tokat atar gibi geriye ittim saçlarımı. Omuzlarımı saklandıkları yerden çıkarmış gibi hissettim. Omuzlarım utanmıştı ve utanmak dünyadaki en ağır yüktü. Bir kez daha düştüğünü gördüm omuzlarımın, kısık gözlerimle. Utanmanın kokusu geldi burnuma. Olur mu öyle şey, deme; her şeyin bir kokusu var, duyguların bile, en çok onların.
Derin bir nefes aldım, en baskınını bulmak için ömrümün. Burnuma yağmurlu bir günde çıkan yangının kokusu geldi. Ürktüm. Bin pişman kalktım kendimin karşısından.
Demlik: Nilay Soydan