Açılır bahtımız bir gün hemen battıkça batmaz ya
Sebepler halk eder Halık kerem babın kapatmaz ya
Benim Hakk’a münacatım değildir rızk için haşa
Hüda Rezzak-ı alemdir rızıksız kul yaratmaz ya
İbrahim Hakkı Erzurumi
Türkiye’nin doğusunda güneşin oldukça erkenden yükselip ve bir o kadar erken battığı, kavruk tenli insanların yaşadığı, kahvaltısı ve kedisi ile meşhur Van şehrinde devam ediyordu kazılar 7 yıldır. Kazıların devam ettiği süre boyunca herkes değişmişti. Bu üçüncü kazı başkanıydı. Arkeolog olma hevesi diplomayı alana kadar sürecek olan onlarca öğrenci gidip geldi. Bir tek o, kazının ilk gününden itibaren buradaydı. Hoş kazılar başlamadan evveli de buradaydı. Nerede bir işaret görse aradığı hazineye kavuşma ümitleri yeşerir, aletlerini aldığı gibi oraya koşar, hatta uçarcasına gider ve bilindik son tekerrür ederdi: hüsran… Hep mi böyle oldu, istisnalar yok muydu? Vardı elbet, altın işlemeli bir hançeri hatırı sayılır paraya satmış ve eline geçen parayla da gidip dedektör almıştı.
Yaşadığı muhitte adı Karavana Ekrem’e çıkasıya dek devam etti bu durum. “Bir gün” diyordu, “Çok zengin olmama yetecek büyüklükte hazine bulacağım, işte o zaman boşa geçmediğini yıllarımın hepinize ispatlayacağım.” Umut hep vardı, hayal etmenin önüne ket vurulmamıştı şimdilik.
Kazıların başladığını duyar duymaz gidip çalışmak istediğini söyledi. İlk başlarda, kazı başkanı yaşının bu ağır iş için müsait olmadığını, bu nedenle çalışamayacağını söylediyse de ısrarlarına kayıtsız kalamayıp işçi kadrosundan bir kişilik yer açmıştı. Küreğine gelen her buluntuyu eline alıp arkeologların sinirini bozana dek intizamlı bir şekilde inceliyor, yeni bir şey gördüğünde yoktan var etmişçesine seviniyordu. Hatta işi o raddeye getirmişti ki, toprağı kazarken vurduğu kazmanın sesini dinlemeyi dahi ihmal etmiyordu.
Hakk’ın en büyük tecellisine, bir ismi de Hak olana mı anlatacaktı adaleti. “Aramadan bulamazsın” deniliyor, o da arıyordu yıllar boyu. Ne aradığını unutuyor bazı, ne kadardır aradığını düşünüyordu ama… Hani ne aradığını bilene, bulması ve ulaşması kolaydı. Ne aradığını gayet de iyi bellemişti. Nasıl bir imtihandı bu? Yusuf bile kuyunun en dibinde, en karanlık günlerinde böylesine zorlu imtihana tabi tutulmamıştı. Yaradan kimseye kaldıramayacağından ağır yük vermezdi ama artık omuzları çökmeye, hasılı dizlerinin bağı çözülmeye yüz tutuyordu. İliklerine, kılcal damarlarına hatta ve hatta rüyalarına dek işlemişti bulmaktan medet umduğu hazine. Rüyalarında ona aradığını bulduran, bunu sadece rüyada bırakmazdı. En azından bırakmamalıydı, bu kadarını da hak ediyordu. Elbet vardı her işte bir hayır lakin o da yıllardır aradığı bulacağı hazine ile paralel artacak huzura kavuşmak istiyordu. Aradığını bulduracak; sorduğun suali yanıtsız bırakmayacaktı; göğe kalpten açılan hangi ele kayıtsız kalmıştı ki.
Hiç kimse doğuştan kötü değildir. Hiçbir canlının hamuru günahla yoğrulmamıştır. Kabil dahil. Yıllar içerisinde yaşayıp yaşattıklarıdır onu kötü yapan; çünkü herkesin özü doğuşunda Adem ile birdir. İblis ile yer değiştirmek de senin elinde, Adem olarak kalmak da. Ana rahmine düştüğün andan musalla taşına yatana kadar devam eden bir imtihan burası, çoktan geçmeli. Yoku bulup orada hiç olmalı, daha fazla kazanma hırsına bürünmemeli, eldeki ile yetinmeyi bilmeli, tamahkar olmalı… Gözünü bir defa hırs bürümeye görsün, insanın vay haline. O hırs ki cennetin yüce varlığını İblis kıldı, o hırs ki ilk kardeş kanını döktürdü. O hırs ki Ekrem’in aklına şüpheyi düşürdü. Şüphenin zerresi en berrak suyu kirletmeye yeterdi. Kazması sadece iki gün toprak görmemişti; evlendiği ve babasını kaybettiği o iki gün. Birinde hayatının en mutlu olduğu gün kazmamış, diğerinde hayatta yiyebileceği en sağlam silleyi yediği için. Öyledir, çok mutlu ve üzüntülü anlarda ne halt edeceğimizi, elimizi dahi nereye koyacağımızı bilemeyiz. Bütün şehirde kazılmadık metre bırakmayan Ekrem, babasının mezarı kazılırken bir kazma dahi vuramamıştı.
Neyse, fazla uzatmayalım. Yine Ekrem’in elinde kazma, aklında şüphe, kalbinde artık bir şey bulamayıp toptan bu işi -iş dediğime bakmayın, bir iş olmaktan ziyade hayatı olmuştu bu ‘’şey’’ Ekrem’in- bırakma isteği ile düşmüştü yollara. Diğer günlerden farklı bir şey vardı bu günde. Diğer seferlerden daha bir özenle kazmaya koyulmuştu Ekrem, daha bir intizamlı vuruyor kazmayı, kazdığı toprağı daha dikkatle kenara topluyordu. Birden kazmanın ucuna bir şey takıldığını hissetti ya da artık öyle olmasını umuyordu. Daha evvel bu durumu çok sefer yaşadığı için ve her defasında kocaman bir taş kütlesi ile karşılaştığından çok önemsemedi. Ama toprağı atınca taş olmadığını fark etti. Oldukça büyük bir testi olduğunu gördü. Daha önce bulduklarından çok da farklı olmadığını, alelade bir şey olduğunu düşünecek oldu ama içindeki merak duygusunu yenemeyip arka cebinden çıkardığı fırça ile temizledi bir güzel. Temizledikçe testinin kırık değil sapasağlam olduğunu ve yanında birkaç tane daha bulunduğunu görünce koca bir çığlık atmasına engel olacak bir şey yoktu. İçindeki mutluluğun tarifi imkansızdı. Yıllarının boşa gitmediğine ayrı, ona inanmayan herkesi yanıltacağına ayrı, artık zengin olacağına ayrı sevinmişti. Ellerini kaldırıp semaya teşekkürlerini sunmayı ihmal etmemişti. Neticede o testiyi bulmamış, bir şekilde buldurulmuştu.
Şehrin can veren ve can alan güneşi, dağların ardındaki başka coğrafyalarda meçhul yolculuğuna hazırlanırken, Ekrem testilerin tamamını çıkaramamış bu yüzden açtığı gibi itinayla kapatmış ve bulduğunu kutlamak üzere şehre inmişti. Çok az sayıda olan alkol bulacağı bir yer bulup içeri girmiş ve rakı söylemişti. İçeride kendisini tanıyanlar hemen takılmaya başlamışlardı “ooo Ekrem hazineyi buldun mu” minvalinden cümlelerle. Bugün bulduklarını söyleyip çenelerini kapatmayı düşündü önceleri, sonra daha değil, dedi. “Çıkarıp satacağım, sonra hepinize gününüzü göstereceğim.” En arkadaki masalardan birine oturup hafiften rakısını yudumlamaya koyuldu. Ama öyle bir illetti ki bu, kilit vurulmuş onca dili açmış, kurulmamış tek cümle edilmemiş bir söz dahi bırakmamıştı. Ekrem’e de öyle olacaktı. Beşinci dublesini ağırdan içmeye koyulduğu sırada yüksek sesle artık çok zengin olacağını söylemeye başlamış, başta kimse ciddiye almamış lakin söz bugün bulduğu testilere gelince kalan iki masa pür dikkat Ekrem’i dinlemeye koyulmuştu. Ne de olsa ademoğlu çalışmadan yemeye kısa yoldan zengin olmaya meyilliydi. Söz konusu para olunca herkesin dini aynıdır: daha çok para. Hiç susmadan anlatıyordu. Sonunda hadi kalk gidip çıkaralıma kadar geldi Ekrem’in anlatması. Vaktin epey geç olduğunu bu saatte gitseler dahi bulamayacaklarını düşünmüşlerdi galiba, sabah ışığında yola koyulma kararı aldılar. İçkinin sarhoşluğundan daha azade bir sarhoşluk vardı Ekrem’de, testilerin içinde çil çil altın olduğuna önce kendisi, sonra diğer altı kişi inanmıştı. Sabah yüzleri gözleri şiş bir halde uyanıp çıktılar meyhaneden. Biraz yürüyüp caddeye vardılar, arabaya binip testilere yöneldiler. Yaklaştıkça neşeli ve altınlardan paylarına düşeni aldıklarında ne yapacaklarını ballandıra ballandıra ağızlarının suları akarak anlattılar. Üçü eline kazma diğer üçü de kürek alıp testileri ortaya çıkarmaya koyuldular. Ekrem mutluydu şimdilik, başına gelecekleri bilmiyordu. Gece aralarında plan yapan diğerleri daha fazla altın olduğuna inanmışlar ve Ekrem’i öldürmeye karar kılmışlardı, neticede ona artık ihtiyaçları yoktu ve bir kişinin ortadan kalkması demek paylarına daha fazla altın gelmesi demekti. Para için neler yapılmazdı, neler yapılmamıştı ki. Hırsızlık artık toplumun duyarsız olduğu, vicdanların sustuğu sıradan bir olay haline getirilmişti bir baba – oğul tarafından.
Ekrem kafasına aldığı kürek darbesiyle yığılıp kalmıştı olduğu yere. Bağırmaya çalışmış, dilinden ıslığı andıran bir ses çıkmıştı da bu dağ başında onu yabani hayvanlardan başka duyacak canlı yoktu. Beş kişi dört adet testiye ulaşmıştı. Ağızları ahşaptan tıpalarla kapatılmış bu testileri açmak için çaba sarf etmişler fakat açamayınca vakit kaybetmek yerine kırıp bir an evvel altınlara kavuşmak istemişlerdi.
Kırdıklarında ise gördükleri şey sonucu hepsi donakalmış şekilde birbirine bakıyordu. Çamurdu sadece, çamur. O da güneşte altın gibi parlıyordu. İnsan çamurdan yaratılmıştı; ve mayasını aldığı çamur için bir canı, Ekrem’i öldürmüştü.