“Bütün dünya bir sahnedir,
Ve tüm erkekler ve kadınlar yalnızca birer oyuncu…”
— William Shakespeare
Bütün dünya bir sahneydi; açılan her perdede başka başka hayatlar oynadığımız. Kaç kere değişecekti maskelerimiz, kaç piyes sonra unutulacaktı gerçek benliklerimiz? Hangi oyuna gönüllü, hangisine zoraki katılacaktık? Kim yazıyordu senaryoyu, kim tutuyordu ipleri kulisin karanlığında, kim seçiyordu oyuncuları?
Temsilin, imajın ve statünün sahnesiydi bu. Alkış için yaşanan hayatların, beğeni için kurgulanmış kimliklerin vitrini. Provalarda nice kavgalar yaşanırdı gölgede kalanlar ile sahne ışığında dans edenler arasında. Beğenilme arzusuyla yanıp tutuşanların seyirci kalmaya tahammülü yoktu; ışığın düştüğü yerden memnun kalmayıp gözlerini başrollere dikenlerle doluydu o karanlık kulis.
Hem seyirciydik hayatlarımızda hem de oyuncu. Sınırlar muğlaklaşmıştı çoktan; herkes oynuyor, herkes izleniyordu. Alkış sesi miydi o yükselen avuçlarımızı acıtırcasına, yoksa kalp atışlarının sesi miydi boş bir salonun duvarlarında yankılanırcasına?
Mevsimler gibi birbirini kovalayarak değişen dekorlar, ait olmadığımız o yabancı yeri mekânlaştırmaya çalışırken; günler, baş ucumuzda okunmayı bekleyen kitap sayfaları gibi birikiyordu: yarım kalmışlıklar, ertelenmişlikler…
Taşıyamadığımız yükler kadar ağırlaşmıştı kostümler zamanla. Repliklerin anlamı da bükülmüştü. Bir başkasının kurguladığı cümleler, tekrar tekrar kendi dudaklarımızdan dökülünce bize ait olmuş, kendi sesimize oturmuştu. Ne de olsa bellek de iyi bir oyuncuydu; duyduğunu ve hissettiğini unutmazdı kolay kolay. İz bırakmadan ardında, dönüştürürdü anıları inanmak istediklerimize doğru…
Sahne kalabalıktı ama insan kendine hep kuliste rastlıyordu. Perde aralarında geçen o kısa, nefeslik anlarda. Aynanın karşısında makyajını, yüzünden rolünü silmeye çalışırken. Boyası akmış maskelerin altında kalan çizgilerde, yorgun bakışlarda, susturulmuş itirazlarda buluşuyorlardı kaçamak yaparcasına.
Zamanı geldiğinde herkes ayrılacaktı sahneden, heybesinde farklı şeylerle. Kimisi alkışları toplayacaktı avuçlarına, kimisi kırgınlıkları alıp gidecekti. Kimisi de nihayet kendini bulmuş olmanın tüy gibi hafifliğini taşıyacaktı üzerinde.
Nihayetinde bütün dünya bir sahneydi. Bir gün o sahnede, başrolde oynarken buldum kendimi. Kendi yazdığım oyunun hem de. Ben seçmiştim karakterleri, ben dekore etmiştim tüm sahneyi. O an, en güzel rüyalardan bile daha güzeldi. Işıklar yavaşça kararırken gülümsedim; hem de rol gereği değil, gerçekten. Tiradım bitince sormuştum seyirciye: Bugün hangi sen oldun? Kimin cümleleriyle var oldun? Ne kadar yaklaştın kendine? Hangi ‘an’da kalabildin, nerelerde yitip gittin? diye. Reveransımı yapıp saygıyla, süzüldüm özlediğim o çıkışa.
Belki de mesele hiçbir zaman başrol olmak değildi. Belki mesele, perde kapanmadan önce bir anlığına da olsa maskeyi çıkarabilmekti. Seyircinin, oyunun ve bütün o gürültünün arasında durup kendi duru yüzüne bakabilmekti. Ve kimsenin yazmadığı bir cümleyi, ilk kez kendi yalın sesinle söyleyebilmekti. O zaman dünya bir sahne olmaktan, insan da bir karakter olmaktan çıkardı belki. Geriye yalnızca var olmak kalırdı; bütün rollerden, bütün isimlerden, bütün hikâyelerden önce ve sonra.
“Ben de varım, ben de geçtim bu sahneden.” diyebilmekti mesele, alkışlar hafızanın kuytularında silikleşirken…
Sayı: 71