Canım Dostum Bahar’a
Sonbahar
Gözlerini kapatıp serin rüzgârın kokusunu içine çekti. Yolun karşısına geçmeden önce birkaç kez derin derin nefes aldı ve bu nefesleri her verişinde yalnız olmadığını hatırlattı kendisine. Oradan oraya koşuşturan bunca insan her gün her dakika nereye giderdi acaba? Evlerine? İşlerine? Okullarına? Sevdiklerine? Belki de sevmediklerine gidiyorlardı. Bu coğrafyada ya da buradan çok uzak topraklarda nefes alıp veren bütün insanlardan kaçı istediği bir yerdeydi acaba?
Burnunun üzerine düşen minik bir yağmur damlasıyla kafasındaki düşüncelerden uzaklaştı. Sokak lambaları yavaş yavaş yanmaya başlamıştı. Önce kısa direkli olanlar yanıyordu bir bir. Çok şaşırmıştı. O hepsini aynı anda yanıyor sanıyordu.
Sarıdan turuncuya, turuncudan kahverengiye bürünen sonbahara baktı. En sevdiği renkler o sıcacık geçişlerle yolun kenarını süslüyor, içini ılık bir gülümseme ile sarmalıyorlardı.
Dün kutladığı on sekizinci yaş gününü hatırladı tekrar. Tam on yedi kez olduğu gibi ailesi ve dostlarıyla mutlulukla kutlamıştı bu özel gününü. Sahi mutlu muydu dışarıdan görüldüğü kadar?
Kış
Birkaç saat önce annesiyle buluşmuştu. En sevdikleri pastanede, en sevdikleri köşede. Dillere destan olmuş sütlü tatlılarını yerlerken annesinin işinden konuşmuşlardı, annesinin son zamanlarda yaşadığı sağlık sorunlarından… Konu ona geldikçe lafı babasına ya da ortak bir tanıdıklarına getirmek isteme çabaları hep boşuna olmuştu. Lisenin son yılında herkesin dönüp dolaşıp aynı soruları sormasından çok sıkılmıştı. Bu kişi annesi bile olsa…
Parıldayan bir öğrenci olamamıştı hiç, ortanın biraz üzeri diye tanımlıyordu kendisini. Sahi bu neye göre ortaydı? Çok güzel bir sesi vardı mesela. Harika fotoğraflar çekerdi. Kar kış demeden hafta sonları en az bir saat koşardı. Çok yorgun hissettiği dönemlerde bile sporunu aksattığı olmazdı. Sayılı arkadaşı vardı ve birlikte ağızları acıyıncaya kadar gülerlerdi. Evde elinden geldiğince annesine yardım ederdi.
Annesi ve babası, o üçüncü sınıftayken ayrılmışlardı. Odasına ikisinin birden gelip sarıldıkları o günü asla unutamıyordu. Hava buz kesmişti adeta.
Aynı etkiyi birkaç dakika önce yine yaşamıştı. Annesi adeta bir bomba bırakmıştı kucağına. Öyle ilginç bir patlama olmuştu ki… Üşüten, titreten bir bombaya maruz kalmıştı. Saliseler içinde paramparça olmuş bir buz kütlesi gibi.
İlkbahar
Böyle bir şeyi nasıl yapardı aklı almıyordu? Yaptığı değil sakladığı bu sırrı nasıl bunca yıl içinde taşıyabilmişti? Öfkesi çığ gibi büyüyordu içinde. Kendine gelir gibi olduğunda yan sandalyede gölge gibi duran çantasını kaptığı gibi dışarı atmıştı kendisini. Yalnızlığını fark ettiğinde saatler geçmiş ve kendisini bu ışıklı caddenin kalabalık kaldırımında bulmuştu.
Şu anda düşündüğü nereye gittiği ya da gideceği değildi. Geçmişi bir yumrukmuşçasına boğazını tıkıyordu. Bileğinden kesip atmak istese de yapamıyordu çünkü kendi yumruğuydu.
Karşılaştığı her ağız, annesinin art arda söylediği o beş kelimeyi tekrarlıyordu. Çantasında titreyip duran telefonu artık titremeyi bırakmıştı. Şarjı bitmişti belki de. Kendisini o telefona benzetti ve akşamın geceye dönmeden önceki griliğinde en yakınındaki kaldırım taşına çöküverdi.
O da ne? Sağ elinde, buruşturulup top hâline getirilmiş beyaz bir kâğıt vardı. Islanmıştı. Annesi tutuşturmuş olmalıydı eline. Ne ara vermişti acaba? Okuyup okumadığını hatırlamıyordu. Titreyen elleriyle kâğıdı açtı. Mürekkebi akmış harfler, çözülmeyi bekleyen bir bilmece misali tam karşısından ona bakıyorlardı.
Her bir harf büyüdü, büyüdü, büyüdü… Nedense bu diziliş, içine kocaman bir ferahlık doldurmuştu…
Yaz
Çocukluğunda en sevdiğimi mevsimi, yazı beklerdi. Eriyen karlara bakıp, dinmeyen yağmurların sesini dinleyip hayaller kurardı. Köylerine çıkan o ağaçlı yol girerdi düşlerine. Dili boyanmış olarak inerdi karadut ağaçlarından. Ağzında o mayhoş tatla uyanırdı.
Şimdi bilmediği bir caddenin bilmediği bir sokağında yürüyordu. Dolunay eşlik ediyordu adımlarına. Bacaları tüten tek katlı evlerin önünden geçiyordu. Sokak köpeklerinin kızgın seslerini duysa da korku yoktu içinde. Sanki yıllardır hissettiği o sıkıntı birkaç dakika sonra ayrılıp gidecekti bedeninden. Öyle hissediyordu…
Yüz yirmi üç ya da bir iki üç… Sıralamasını sevmişti. Bunu iyiye işaret olarak gördü. Kalın bir perde arkasından sızan ışığa baktı bir süre. Bahçe kapısına, basamağa dizilmiş içi boş saksılara, duvar kenarına yaslanmış küreğe, dökülen yapraklara. Ya şimdi atmalıydı o adımı ya da sonsuza kadar gelmemeliydi bu yere.
Karşısında duruyordu bir çift ela göz. Kendisinde de aynı bakıştan vardı. Babasında da… Peki, bu nasıl mümkün olabiliyordu?
“Neden bugün?” diye sordu. “Neden daha önce değil de bugün?”
Ağlamaklı oldu daha yaşlı olan bir çift ela göz. “Gel içeri.” dedi. “Gel de anlatayım sana.”
Adını koyamadığı özlem miymiş bunca sıkıntısı? Tam on sekiz yıl boyunca, demir parmaklıklar ardından yükselen sessiz çığlıklar ulaşmış meğer her gün her gece. Dayısına baba dedirten, o zalim ayrılıkla kahrolmuştu. Babasının kanlı ellerini görmüştü toprağının üzerinden, ona lanetler etmişti içinden.
Bundan sonra hiçbir zaman beklemeyecekmiş yazı, çünkü o güneş içine doğmuş ve ağlamış iki çift ela göz. Tüm gözlerin yerine ağlamış, sevinçten…
Sayı: 58