Kadın avaz avaz “Yaptı işte, bunu da yaptı! İstanbul’da okul varken sen Ankara’ya git bir de bu haltı ye. Sanki biz onu okumaya yollamadık. Yemedik yedirdik, giymedik giydirdik. Kız hamileymiş! Ben milletin yüzüne nasıl bakacağım şimdi,” diye bağırdı elindeki nikâh davetiyesiyle mektubu evirip çevirirken. Adam iki ay önce geçirdiği kalp krizinden sonra doktorun dediklerini anımsasa da yüzünün ala dönen rengine engel olamadı. Kocasının durumunu anımsayan kadın, biraz daha temkinli olmaya karar verdi. Elindeki mektuba piiler yaparken bir yandan alçaltmaya çalıştığı sesi ile konuşmaya devam etti.
“Ne yapalım kendi düşen ağlamaz derler, misafir gibi gider geliriz nikâha. Gerisi bizi ilgilendirmez. İkisi de kaldıkları yurtta yaşamaya devam ederler. Bir müddet ev açamayız. Kolay mı hem çocuk okutup hem de ev açmak? Ah ah! Ben anlamalıydım, bana hep Bursalı bir kızdan bahseder dururdu. Hatta geçen gelişinde evlilik falan gibi şeyler ağzında gevelemişti de ben de önemsemeyip “Tabii tabii hemen evlendiririz seni,” diye resmen dalga geçmiştim. Bak, elin kızı nasıl bir punduna getirip oğlanın elini ayağını bağlamış gör,” Adam, konuşmanın Bursalı kızdan sonrasını dinleyememişti bile. Daldı gitti Bursa’nın ufak tefek taşlarına.
“Ah! Bursa ah! Tek sevdiğimin memleketi… Canımdan çok sevmiştim onu. Oğlum kadar olamadım. Kaçıracaktım olup bitecekti. Rahmetli annemle babam önce mırın kırın etmişlerdi ama kendileri de küçük yaşta severek evlendikleri için istemeye ikna olmuşlardı. Sonuç koca bir fiyaskoydu. Yıllardır taşıdığım mutluluk maskesini çıkarıp atmayı ne kadar çok isterim. Onu hemen evlendirmeselerdi belki de kaçırırdım ha! Babası iyi adamdı ama annesi Nuh deyip peygamber demeyip babasının kafasını karıştırdı. “Yok, daha okulu bitmemiş, yok askerliği var,” diye. Zaten birkaç sene kalmıştık orada. Benim okulu bitirmem ile babamın tayini aynı tarihe denk gelmiş, içimde hâlâ kanayan bir yara ile ayrılmıştım Bursa’dan. Sonradan araştırdım bir oğlu, bir de kızı olmuş. Onun da benim gibi dışarıya karşı mutlu bir evlilik sergilediğini düşündüm hep,”
Bu evliliğe tavırlı olduklarını göstermek maksadıyla salona nikâhtan yarım saat önce gittiler. Gelini gördüklerinde adamın ilk dikkatini çeken şey kızın sağ elindeki büyük kara bir bendi. İrkildi… Selma’nın da aynı elinde, aynı yerde böyle bir beni vardı. Buluştuklarında ilk işi tokalaşırken o beni öpmek olurdu. Daraldı birden. Tavan sanki yavaş yavaş aşağıya doğru gelmeye başladı. Kızın sesi ile kendine geldi. “Hoş geldiniz anneciğim, babacığım, size babamı tanıştırayım.” diyerek asabi görünümlü biriyle zoraki tokalaştırdı onları. Adam, dünürünün surat asmakta haklı olduğunu düşündü. Kız istemeye bile gidememişlerdi. Gelin, “Ağabeyim askerde, annem de anneannemin ani rahatsızlığı yüzünden gelemedi. Annem Mete’yi çok sevdi. Babamı “Sevenleri ayırma.” diye ikna etmek için çok uğraştı. Mete sizin de bir zamanlar Bursa’da oturduğunuzu söyledi,” deyince adam biraz daha daraldı. Göğsünde tanıdık bir baskının ayak izlerini hisseder oldu.
Nikâh başladı. Adam kravatını gevşetmeyi denedi. “Belediye başkanımızın bana verdiği yetkiye dayanarak sizleri karı koca…” Tümcenin sonunu duyamadı. Gözlerini açtığında bir hastane odasındaydı. Karısı, oğlu, gelini ve gelinin babası baş ucundaydı. Kız hemen atıldı. “Geçmiş olsun babacığım, bizi çok korkuttunuz. Sizi öyle görünce tekrar kalp krizi geçiyorsunuz sandık. Doktor kalp spazmı deyince biraz rahatladık. Uzun yol sizi yordu herhâlde, dikkatli olmanız lazım,” derken kayınvalidesi başını sallayarak onayladı. “Geçmiş olsun dünür,” dedi kızın babası. Konuşmaya devam edecekti ki telefonu çaldı. “Pardon,” diyerek açtı, “Ben seni biraz sonra arayayım Selma.”