OKYANUSUN KALBİ
Hayır hayır onlar öyle olmayacaklardı. Titanic büyük talihsizlikti. Ama o battığına göre düşüncelerinden sıyırdı zihnini. Yarın düğünden çıkıp balayına başlayacakları o muhteşem gemi hakkında böyle düşünmek hem de en mutlu günün arifesinde. Evlilik stresi böyle bir şey demek ki diye düşündü. Korktuğun gemi değil kızım senin evlilik diye ses yankılandı kulaklarında. Canım niye korkayım altı yıldır flört ettiğim adamla evlenmekten. Öyle değil en çok sorunlar uzun süren flört döneminden sonra çıkıyor diye yeni bir yanıt geldi kulaklarına.
Bunlarla uğraşamazdı. Gelinliğinin en son provası yapılacaktı. O kadar diyet yapmasına göre sanki belinde bir kalınlaşma hissediyordu. Nereden o korsajlı modele özendim bilmem ki diye sızlanırken buldu kendi. Eşi telefondaydı bir süre sonra. Düğünü falan bırakmış durmadan gemiden, yolculuktan bahsediyordu. Gören duyan da adamı gemi yolculuğuna çıkmak için evleniyor sanırdı. Yok şu kadar güvertesi varmış, yok bu kadar yemek salonu, havuzu, kamarası. Bitmeyen anlatımlar. Ha yemekleri de harikaymış. Menüsü dünya mutfağı doluymuş. Kaç aşçı çalışıyormuş kim bilir? Ay bana ne demek için kendini zor tutan Nilgün, mecburen sessizliğe yelken açtı. Annesinden kulağına küpe edilmişti kocanın öyle her dediğine yanıt verilmez, itiraz edilmez, kadın dediğin sakin olur, erkeğine uyum sağlar sözleri. Biliyordu o uyumun içinde kocaman bir itaat olduğunu genç kadın. Zaten öyle boyun eğecek karakterde değildi. Nişanlılık uysallığıydı onunki.
Düğün güzel geçecekti aslında… Eğer kaynanası oğlunun elden gittiğini son anda anlayıp triplere girmeseydi. Yine de aldırmadı yeni gelin. Kadının otuz yıllık oğlu onun olmuştu işte. Yapacak bir şey yoktu artık yaşlı kadın için. Uğurlamaya gelen kaynanasının elini öperken bile kocasının kolundan çıkmamayı nasıl da becermişti. Zaten kocası tamamen muhteşem görüntülü gemiye odaklanmış bir robottan farksızdı. Genç kadın geçer herhalde bu büyülenmiş halleri diye düşünedursun gemi çoktan dalgaları yarmaya başlamıştı. Yeni gelin sakinliğindeki dalgaları…
“Yeter artık ama yoruldum,” diyen Nilgün’ü Metin duymuyordu bile. Koca geminin her tarafını dolaşmak, her yerinden haberdar olmak, görevlilerle konuşmak, özellikle yemek işiyle uğraşanlarla ahbaplık kurmak konusunda üstün bir çaba sarf ediyordu. Tabii çok katlı geminin makine dairesinden başlayan bu koşuşturmalı merak, ilk gecelerinin hüsranı olmakta Metin’i pişman etse de Nilgün’ün “Canım Allah’ın gecesi mi kalmadı ama keşke bu gündüz bu kadar yormasaydın kendini,” sözleriyle rahatladı.
O akşam yediklerini saymak zaten imkansızdı. Dünya, gerçekten mutfak olarak midesine oturmuştu. Hani o öve öve bitiremediği kamaralarına girer girmez yatağa iki seksen kendini atan Metin’den ertesi sabah hiç eser yoktu. Gecenin mahcubiyetini üstünde taşıdığından olacak gayet sakin, kahvaltısını minik lokmalarla yaparak kamaralarına en yakın güvertede güneşlenmek istediğini söyledi.
Nilgün bu değişime için için gülerken kaynanasının oğluna telefonlarına sinir olarak kendini şezlonglara, pırıl pırıl güneşin altına attı. Denizin ortasında olmak ona hiç güvenilir gelmiyordu. Onun için kendini bir sahilde düşünmek istedi gözlerini kapayıp. Uçak diye bir şey vardı ne gerek vardı böyle bir yolculuğa. Şimdi denizin ortasında deniz kenarı hayali gibi saçma bir duruma düşmezdi. Ah Metin diye içinden geçirerek yan taraftaki şezlonga döndü. Metin çoktan gece yerine koyamadığı uyku remlerini sıraya dizmekle meşguldü. Bu böyle olmaz deyip kalktı yerinden Nilgün. Uyumaya gelmedik buraya. Gerçeklerden de kaçamayacağıma göre çevreye bakmakla başlayayım. Dün gece koştur koştur hiçbir şey anlamadım yorgunluktan başka. Metin sabah kendini enerjik gösterse de işte becerememiş, öğle yemeğine kadar uyanmayacağı belli bir sürece horlamayla başlangıç yapıyordu.
Birkaç güverte gezdi. Birkaç salon. Kuaförde fön çektirdi. Alışveriş bile yaptı. Okuma gereksinimi için yanına almayı unuttuğu kitapla kocasının bulunduğu yere doğru gidiyordu ki kitap bir çarpışmayla yere düştü. Karşısında kaptan üniformalı bir adam üst üste özür diliyordu. “ Önemli değil rica ederim,” derken gözler gözlere takıldı. Ahmet… Ahmet’ti adam. “Nilgün,” dedi genç adam. “Ne arıyorsun burada?” Lise yıllarındaki ilk aşkı, hani babasının tayini çıkıp uzak şehirlere gitmek zorunda kalan. Kekelemelerle geçen birkaç dakika içinde meraklar giderilmiş ama kilitlenen gözler birbirinden ayrılamamıştı. Nilgün’ün “Balayındayım,” sözünün Ahmet’in yüreğini sızlattığı gün gibi açıktı. “Ya,” diyebildi. Nilgün, kocasının yanına gideceğini anımsayınca takıldığı “Ya,” ağından sıyrıldı usulca. Ne olmuştu şimdi böyle. Türk filmi gibi şeyler yaşayacak kadın değildi o. Ama yüreğindeki pıtırtılar, midesindeki uçuşmalar ya onlara ne demeliydi.
Güverteye döndüğünde kocasının beyaz teninin ne kadar kızardığı hayretiyle bir çığlık attı. Gürültüye uyanan Metin’in çığlığı daha beterdi. Her hareketi ufak bir çığlık eşliğine muhtaç gibiydi. O zaman Nilgün kaç saat gemide vakit geçirdiğini, Ahmet’le geçen anların zaman olgusunu nasıl da sündürdüğünü anladı. Şimdi sırası mıydı Ahmet’in? Metin yoğurt, salça hatta diş macunu diye sayıklasa da Nilgün önü kırmızı arkası beyaz adamı revire gitmeye ikna etti. Kremler, arada havluya sarılmış buzlar derken kamarada sırt üstü yatan bir kocası olduğuna inanamıyordu genç kadın. Ahmet’in gözleri yemek salonlarında merakla Nilgün’ün kocasını ararken onlar akşam yemeklerini kamaralarına istediler.
Gemi tüm ihtişamıyla yol alırken birkaç gün böyle geçmek zorunda kaldı. Nihayet bir akşam yemeğinde Ahmet sanki bir tesadüfmüş gibi yanlarına geldi. Metin, güneşin yaramaz çocuklara verdiği ceza gibi tokalaşmak için bile elini zorla uzattı. Suratı da hemen asıldı. Bu yakışıklı, iri yarı adam da nereden çıkmıştı şimdi denizin ortasında. Hem de kaptan olarak. Karısı garip bir hayranlıkla mı bakıyordu adama. Karım diye aklından geçirince bir hafta öncenin gecesine dönmekte acele etti usu. Bir an önce dedi bir an önce.
Ahmet’in onları önce masasına ertesi gün de kaptan köşküne davet etmesi de hiç hoşuna gitmedi. Karısının heyecanla “Olur tabii,” demesi de. O anda kolunu kaldırıp karısının omzuna atmayı çok istese de çığlık atmadan bunu yapması henüz imkansızdı.
Benim çok uyumam gerek, hücreler uykuda yenilenir, bol da meyve suyu içeyim düşüncesini uygulamaya başladı. Birkaç gün besin depolama, geceleri erken yatma planını uygulamaya koydu. Nasıl olsa daha yolları uzundu. Günler çuvala girmemişti ya.
Ama geceler girmişti. Nilgün geç saatlere kadar oturan bir ailenin çocuğu olarak sıkıntıdan patlayacağını hissetmeye başladı. Yüzen bir hapishanedeydi sanki. Ne yapsa oyalanamıyor, huzursuzluğu artıp duruyordu. Aslında tüm huzursuzluğunun Ahmet’le ilgisi olduğunu inkâr etmeye çalışsa da beceremiyordu. Nereden çıkmıştı karşısına?
Akşam geceye yol alırken mehtap, Nilgün’ün oturduğu güverteyi ele geçirmiş, tüm hayallerini çeyizini sergileyen bir kız edasıyla her köşeye serpmiş bekliyordu. Kimi mi? Ahmet’i tabii. Ay, hiç de yabana atılacak bir yörüngesi değildir dünya’nın. O beyaz ışıklarında örümcek ağı marifeti vardır hep. Örer durur. Kolay mıydı bir buçuk hafta kafa yormak eski sevdaya. Yapıştırdı ağlar birbirine Nilgün’le Ahmet’i. Bundan sonra ayrılamayız dediler kamaralarına dönerken. Ay memnundu ama dalgalar aralarında fısır fısır konuşuyorlardı. Aşk kazanı kaynamaya başlamıştı ama denizin dibi çoktan kaynamaya başlamıştı.
Tam da Metin’in kendini formda hissettiği zamanlarda ayyuka çıkmaya başladı dalgaların sesi fısıldamaktan vazgeçip. Artık kadınına sarılıp sarılıp dursa da kendini tecavüze uğramış hisseden kadının aklı, yüreği Ahmet’indeydi. İki arada bir derede ama koca bir denizin ortasında gencecik bir kadın. Zihni gelgitli, yüreği Ahmet’e demir atmış.
Ahmet’in bir buluşmalarında ona bir kolye vermesiyle gemiye binmeden önceki korkusu depreşti. Ne kadar da “Okyanus’un Kalbi”ne benziyordu verdiği kolye. Hani şeyin şeye Titanic’te verdiği kolyeye. Neler oluyordu, bu kolye, son günlerde bir patlayıp yürekleri ağza getiren sonra o değilmiş gibi sakinleşen deniz?
Artık Metin’den uzak durmak için fırsatlar yaratıyordu Nilgün. Tamam, çok büyük bir gemiydi ama bir kadının kocasından kaçması için yeteri kadar büyüklüğe sahip değildi. Gündüzleri durumu idare etse de bunun kamara kısmı vardı geceleri.
Dayanamadı Nilgün. İlk limanda Ahmet’in gözlerden kaybolma teklifini kabul etti. Ondan sonra yaşamları nasıl olurdu umurlarında değildi. Keşke düğünde takılan altınları anneme bırakmasaydı pişmanlığında planladılar iki gün sonra izleyecekleri yolu.
Bir gece Ahmet, Nilgün’e o ünlü Titanic pozunu birlikte gerçekleştirmeyi teklif ettiğinde Nilgün’ün tüyleri diken diken olunca gemiyle ilgili tüm korkularını anlattı. Ahmet gülerek sarıldı ona. Hiç öyle bir şey olur muydu? Buzdağı mı çıkacaktı karşılarına yoksa. Hem birinci kaptan mesleğinde çok ustaydı. Hiç aklına böyle şeyler getirmemeliydi güzel Nilgün’ü. Kadın o geceyi Metin’in kollarında zoraki geçirirken bir yandan da gemi konusunda rahatladığına seviniyordu ki dışarından gelen seslerler yataktan fırlayıp aceleyle giyindiler.