Kurban kesme ayinini kim sever ki! Deme öyle, çok seven var. Ama Nermin sevmiyor. Yine de, bir şekilde, akan kanın kötü nazarları yıkayacağına inanıyor. Tabii, fakirlere dağıttığı et, bir yandan da, yediği önünde yemediği arkasındaki yaşantısında -en azından bir süre için- vicdanını da rahatlatmış oluyor. İşte o yüzden, kalktı gitti kocasıyla kurbanın kesileceği köye. Kurbanı kesecek olan adamın evinde misafir edildi, kahvaltı ve çay ikramları yapıldı. Kesilecek ineği görmedi hiç, bakamıyordu kesilecek hayvanların gözlerine. Üzülüyordu. Kocası o işlerle ilgileniyordu.
Evin içi kalabalıktı. Kadınların oturduğu gürül gürül soba yanan odada, genç bir kadın ile iki ergen kızı, ev sahibinin akrabalarından olan ve kendisi de kurban kestirmek için orada bulunan yaşlıca bir başka kadın ve bir de durmadan içeri girip çıkan, yüzünde mahcup bir gülümse ile misafirlere çay taşıyan genç kız vardı. Yaşlı kadın -ki ‘Halime hala” diyor ona telaşlı ev sahibi- odadaki diğer kadın ve kızlarını sorgulamayı yeni bitirmişti ki, Nermin geldi oturdu karşısına. Halime hala biraz da ev sahibi pozisyonu nedeniyle fazla sessiz kalamadı yeni misafire ve selamlaşma faslı biter bitmez “nerelisiniz kızım?” diye soruverdi.
Nermin, hiç sevmediği bu soru karşısında bir an sessiz kaldıktan sonra “İstanbul” diye cevapladı ses tonu soğuk.
“Aslen?” Hah, işte bu soru da ilkinin oynaşı! Hele bir de İstanbul demişsen!
“Baba tarafımdan Manisalıyız teyzecim.”
Halime halanın Nermin’in “teyzecim” deyişindeki sabırsız vurgusuna, dimdik duruşuyla dışarıya yansıyan vücut dilindeki yabancılığa falan dikkat ettiği yoktu. Aldığı cevaptan mutlu karşılık verdi Nermin’e. “Biz de Gürcü göçmeniyiz kızım. Abaza’yız. Ben burada doğmuşum, ama aslımızı hiç unutmadık.” Yüzünde sevecen bir gülümseme.
Nermin, Halime halanın samimi açıklamasıyla biraz gevşedi. Muhabbet etmek isteyen kadına şefkat göstermek ve iki satır daha konuşmayı uzatmak için bir cümle arandı. Aklına hiçbir şey gelmiyordu. Halime halanın sevecen ve yumuşak yüzüne bakakalmıştı. Birden “Sizin de mi kurbanınız kesiliyor burada?” deyiverdi. Ne büyük bir rahatlamaydı o: sonunda muhabbet sazını Halime halanın eline geri vermişti ve artık bundan sonra hiç konuşmasa da olurdu.
İlk başta Halime Halanın muhabbeti pek sarmadı Nermin’i ama yapacak başka şey de yoktu. Hep birlikte kurbanlarının kesilmesini bekliyorlardı. İçinde eve götürecekleri etten duyduğu huzursuzluk, yapacağı kurban taksimini, kan kokusunu, hala titreşen ılık et parçalarını elleyişini düşünüyor ve o rahatsızlıkla dinliyordu kadını. Yine de, yaşına hürmeten, yüzünde saygılı ve mesafeli bir gülümseme, arada hafif hafif başıyla tasdik ederek dinliyordu Nermin. Halime hala, “vermek lazım” diye anlatıyordu. “Her fırsatta vermek lazım”. “Vermek için fırsat beklemek değil, fırsatı aramak bulmak lazım” diyordu. O anlattıkça muhabbetinin derinlerinden kendini çok ön plana çıkarmayan bir bilgenin varlığı ortaya çıkmaya başlamıştı. Nermin’in saygılı, ölçülü ve biraz da yüzüne kondurulmuş gibi duran yapay gülüşü yavaş yavaş silinmeye başladı. Yaşlı kadın konuştu, Nermin dinledi. Yeni yeni kafa yorduğu bir konuya gelmişti kadının anlattıkları. Ramazan ayı boyunca epey araştırdığı ama tam bir cevap bulamadığı için ay bitince rafa kaldırdığı zekât konusuna. Bu tür dini meselelerde hocalardan, fetvalardan falan ölesiye kaçardı Nermin, kendi yanıtını inandığı dinin kitabını okuyarak aramak ve kendi biricik sonucuna varmak isterdi. O yüzden, Kuran’ın ilgili ayetlerini çeşitli çevirilerinden okumuştu, hadisleri incelemişti ama yine de hesaplama işine kafası tam yatmamıştı. Neredeyse her kafadan bir ses çıkıyordu. Biraz altını, oğlunun eğitimi için biriktirmeye çalıştığı ve bankada vadeli hesapta duran bir tasarrufu vardı, o kadar. 85 gramın üstünde altının kırkta birinin zekât olarak verilmesi gerekiyordu. Ulaştığı en net bilgi buydu. Bir de gümüş konusunda net bilgi vardı ama Nermin’in çok az gümüşü vardı ve bu durum onu sevindiriyordu. Malın insana yük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamıştı.
Net olmayan durumlar vardı Nermin için. Altının karatı mesela, önemli miydi; pırlata takıların değeri neye göre hesaplanacaktı; oğlu 18 yaşına gelene kadar vade yapılmış olan hesap bozulursa, bankanın keseceği acayip miktar ne olacaktı; yoksa o paraya hiç dokunmadan ayrıca mı biriktirip vermek lazım gelirdi gibi bin türlü düşünceyle işin içinden çıkamamıştı Nermin. Kalbindeki vesveseyi savmak için Ramazan ayından bu yana ihtiyaç sahibi bir üniversite öğrencisine, aydan aya bir miktar para göndermeye başlamıştı, zekât niyetine. Yine de bugün yolda gelirken kafasında aynı soru vardı: bankadaki birikimin ve düğününde takılmış olan hediye ziynetlerinin zekâtını vermeli miydi?
“Şimdiki gençler çok müsrif, kılık kıyafet almaya doymuyorlar be kızım” dedi Halime Hala Nermin’e hitaben. Diğer misafir kadın ve iki ergen kızı yerlerinde hafifçe kıpırdandılar. Herkes bu laf bana mı geldi muhasebesi yaparken o konuşmaya devam etti.
“Benim anam otuz iki yaşında loğusa yatağında öldü. Anam öldüğünde ben yeni evliydim, daha yılım dolmamıştı. Biz üç kardeştik ama ben evlenirken gebeymiş meğer anam – ben de çocuk yaşta evlendiydim ya- bir kardeşim daha oldu böylece, ettik dört kardeş.”
“Kaç yaşındaydın teyze evlendiğinde?” Muhabbet artık Nermin ile Halime Hala arasındaydı.
“On altı ancak vardım. Bizim Gürcü adedidir, evlenecek kıza top top kumaş getirirler hediye. Bana da, hiç unutmam, beş top basma getirdilerdi. Anacığım gelin olup da evden çıkacağım gün, beni odaya çekti, dedi ki: ‘kızım beş top kumaş çeyiz geldi sana, alıp gideceksin. Bu kumaşları bir yıl içinde kullanıp bitirmen mümkün değildir. Ama sana vasiyetimdir, bir yıl sonra kullanmadığın basmaların zekâtını vereceksin’
Yaşlı kadın sözün burasında sustu, yutkundu. Nermin’in beyni uyuşmaya başlamıştı. Yaşlı kadın ağlıyor muydu, anlayamadı. Hiçbir şey diyemedi, altmış yıl önce ölmüş bir insan için ‘çok üzüldüm’ dese olur muydu? Basmaların zekâtı da neyin nesiydi? Allak bullak olmuştu, muhabbetin geldiği nokta onu şaşkına çevirmişti. Sessizliği Halime hala bozdu:
“Anam ölünce babam kırk gün zor bekleyip yeniden evlendi. Bahanesi de hazır: ‘üç çocuğa nasıl bakacağım…’ Üvey ana da hemen hamile kaldı, çocuğu doğunca, benim kardeşlerim ona yük olmaya başladılar. Ben kucağımda kendi bebem her gün ağlıyorum; kocam çöktü dizlerimin dibine -Allah gani gani rahmet eylesin- dedi ki ‘alalım kardeşlerini de yanımıza, biz ne yersek onlar da onu yerler’. E tabii kaynanamla duruyoruz. O ne der diye çekiniyoruz ama -Allah yerde değil nurda yatırsın- o da ‘al kızım kardeşlerini yanımıza, bırakma üvey ana elinde’ dedi.
Halime hala yutkundu boğazında kocaman bir lokma varmış gibi. Lokma gitmemiş gibi bir daha yutkunurken Nermin dayanamadı.
“Ay Allah razı olsun kadından. Kocan da ne iyi yürekli adammış teyzeciğim! “dedi. Sesi normalden yüksek çıkmıştı. Ama öyle taze, öyle heyecan doluydu ki sesini tanıyamadı. Halime hala gülümsedi Nermin’in yorumuna. Bir kez daha yutkundu, yumruyu tamamen gönderdi boğazından.
“Allah her ikisinin de mekânlarını cennet etsin” dedi. Derin bir nefes çekti içine.
“Ne anlatacaktım, bak neler anlattım” dedi gülerek. “İkinci yılında evliliğimizin, benimkiyle birlikte dört çocuğum olmuştu. Hiç unutmam Ramazan ayıydı, yazın ortasına rasgelmiş bir ramazandı, her yer yanıyor sıcaktan. Ben kıvranıyorum anamın vasiyetini yerine getiremedim diye. Basmalar benim olmasına benim, ama çekiniyorum işte kaynanamdan, büyüğümüzdür diye. Ona sormadan bir şey yapmak yakışmaz. Nasıl söyleyeceğim bilemiyorum, el ovuştura ovuştura vardım bir gün yanına.”
Ellerinde kavrulmuş kurban eti dolu tabaklarla ev sahibi kadın ile kızı çıkageldiler o sırada, kendi kurbanlarından kavurmuşlar onca işin, onca kalabalığın arasında. Önce teyzeye, sonra Nermin’e ve sobanın öbür tarafında oturan kadınla iki kızına ikram ettiler, yanında ayranlarla. Birazdan kuzineden yeni çıkmış mis gibi köy ekmeği geldi. Tepside eliyle parçaladı ekmeği, orta sehpaya koydu ev sahibi. “Haydin buyurun” dedi herkese kıvançla. Nermin elinde kavrulmuş et donakalmıştı. Vejetaryen değildi ama kurban eti yiyemezdi o. Kafasında ev sahibini kırmadan nasıl geri çevireceğini tartıyordu ki Halime hala ilk lokma ağzında “çevirme geri kurban etini, ye” dedi Nermin’e. Bir şey diyemedi, tedirgin gülümsedi sadece. Sehpaya uzanıp ekmek aldı, isteksizce bol ekmekle az az etten alarak yemeye çalıştı. Sabırla Halime halanın yemeğini bitirmesini bekledi. Bitirince sanki onun işiymiş gibi kalkıp boş tabağını elinden aldı, çaktırmadan yarım yamalak yediği tabağının üstünü kapayarak mutfağa götürdü.
“Bir su getiriver kızım gelirken, sana zahmet” diye seslendi Halime hala ardından. Suyu aldı geldi Nermin. Sabırla içmesini beklediği anlaşılmasın diye diğer kadına bakıp gülümsedi.
“Sonra ne dedi kayınvalideniz basmalara?” Nermin’in damdan düşer gibi sorduğu soru karşısında Halime hala hem biraz şaşkın, hem de onun konuya ilgisinden memnun “Basmalar…” dedi ve durakladı. Nermin’in yüzüne baktı bir an, söyleyeceği şeyi Nermin’in anlayıp anlayamayacağını tartarcasına. “Bu dünyada insana basmalar bile yük, be kızım” dedi. Nermin sanki uzun zamandır soluk almayı unutmuş gibi aniden derin bir soluk aldı, aldığı soluğu heyecanı belli olmasın diye yavaş yavaş bırakırken Halime hala konuşmasına devam etti.
“Kardeşlerime de sahip çıkan kaynanama diyemiyordum basmaların zekâtını vermem gerektiğini. Utanıp sıkılıyordum. Anamın sözleri kulaklarımda çınlıyor, acısı yüreğimi yakıyordu. Ama söyledim sonunda. ‘Anam bana vasiyet ettiydi’ dedim. Kaynanam, –Allah ondan bin kere razı olsun– ‘yavrum, sen 3 tane yetime bakıyorsun. Bunlar büyüdükçe o basmalar onları giydirecek. Sen ananın vasiyetini yetimlerine bakarak yerine getiriyorsun zaten’ dedi bana, biliyor musun?” Sesi cümlenin sonunda kırılmıştı.
Nereden bilecekti Nermin. Birden şakaklarında bir zonklama peyda oldu; gözlerinin içi yanmaya başladı. İki dudağını içe doğru dişlerinin arasına çekerek durdurmaya çalıştı gözlerini yakan hüznü. Zekât için Ramazan ayından beri sorduğu sorulara cevabı Allah bu kadının ağzından kendine iletmişti sanki. Bundan belki altmış yıl önce ölmüş bir kadının verdiği dersle anlamıştı ödevini. Altınlarının gramından, pırlantaların altından sayılıp sayılmayacağına, 24 ayarla 18 ayar arasında nasıl bir hesaplama yapılması gerektiğine kadar yaptığı bütün hesaplardan tiksindi tek tek. Beş top basma onu almış, yerle yeksan etmişti!
Birazdan kocası başını uzattı odanın kapısından “Haydi Nermin, bitti bizim kesim, gidiyoruz.”
Nermin, burnunun direğine yapışıp kalmış ince sızı, yaşlı teyzenin elini tuttu iki eliyle, öptü. “Seni tanıdığıma çok memnun oldum teyzeciğim. Allah anneciğine, kocana, kayınvalidene rahmet eylesin. Sana da sağlıklı uzun bir ömür versin.” dedi. Halime hala, iki eliyle Nermin’in başını kavradı, yüzünü kendi yüzüne yakın tutarak sevgiyle baktı yüzüne, “Haydi yavrum Kurban Bayramın kutlu olsun” dedi.
Odadaki diğer kadın cep telefonuna gelen mesajları okuyordu bir süredir. Kızlardan biri de kendi telefonunda tek parmağıyla hızlı hızlı bir şeyler yazıyor, ondan küçük olanı da ekranı görmek için kafasını ablasının omuzundan uzatıp duruyordu. Nermin onları rahatsız etmeyecek kısalıkta ‘iyi günler, iyi bayramlar’ dileyerek çıktı odadan.
Dış kapının önünde evin hanımına ‘her şey için teşekkür’ ederek vedalaştı. Bahçenin sol tarafında, o gün için kesimhaneye çevrilmiş çardakta başka bir hayvan asılıydı şimdi. Yeni kesilmiş ve derisi yüzülmeye başlanmıştı. Evet, kim sever ki Kurban Bayramlarını? Seyreden adamları görünce, “seven çok” diye cevapladı kendini. Hafifçe ısıran soğuklukta kapalı bir kış günüydü. Nermin arabaya doğru yürüdü. Kurban etleri parçalanmış ve kalın çöp torbalarına paylaştırılmıştı. İki adam torbaları arabanın bagajına yerleştiriyor, kocası da işlemi seyrediyordu. Nermin etlerin yerleştirilişiyle ilgilenmiyordu. Eğilmiş diz kapaklarına kadar uzanan yeni deri çizmelerine bakıyordu, bir sağdan bir soldan. Allah kahretsin, topuklarına çamur bulaşmıştı.
Okurken gözlerim doldu. Bir bir gözümde canlandı olay ve mekan.
Kaleminize, yüreğinize sağlık…
Nazik mesajınızı yeni gördüm. Çok teşekkür ederim yorumunuz için. Selamlar, sevgiler.