Halit, namıdiğer şiirkeş; dakikalardır önünde yanıp sönen imlece bakıyordu. Dışarıdan bakıldığında gözleri dalmış gibi bir hâl içinde olsa da hiçbir yere dalmamıştı; gayet açıktı bilinci, gözleri kadar.
Güneşli bir gökyüzüne uyanmış, uzun uzun çay içmişti caddeye bakan balkonunda. Güzel bir gün olacağını hissetmişti nedensiz. Belki de uzun zamandır böyle olmasını istediğinden… Havanın; uzun zamandan sonra böyle ılık olmasından, böyle parlak bir gökyüzünü sarmalamasından… Aklına gelen dizeleri önünde açık duran bilgisayarına aktarmak istemişti lakin sözcüklerin kafasında dolandığı yetmiyormuş gibi az önce peş peşe duyduğu korna sesleri tüm dikkatini dağıtmıştı. Kurban olduğu kâğıt kalem gibisi var mıydı? Aklından uçup giden sözcükleri mümkün değil hatırlayamıyordu. Ne yapacaktı şimdi? En iyisi bilgisayarı kapatıp bir şeyler atıştırmak, sonrasında da birikmiş birkaç iş halletmekti.
Düşündüğü gibi de yaptı. Soğumuş demliğin altını yaktı. Perdeleri sonuna kadar açıp güneşi hem odasına hem içine doldurdu. Radyoda kanalları gezdi, içine sinen bir ezgi bulamayınca tümden kapattı sesini. Kasvetli hırpani hırkasını üzerinden sıyırıp attı. Duş aldı, tıraş oldu, ablasını aradı, yeğenine kumandalı araba sözü verdi. Tüh! Keşke vermeseydi. Mutluyken söz vermemesi gerektiğini kaçıncı kezdir anlatamıyordu kendine. Olan olmuştu. Eline geçen ilk parayla hemen almalıydı en kırmızılısından bir araba.
Kim demiş çay bir insanı daha çok sinirlendirmeye yarar diye. Dört bardak arka arkaya yuvarlamak yumuşacık yapmıştı onu. Dişlerini fırçalarken cep telefonu çalıyordu, hemen koştu. O da ne! Yanlış mı görüyordu acaba. Yayınevinden arıyorlardı. Fransızcadan çevirip geçen ay teslim ettiği roman için hesabına yatırdıkları bilmem kaç lirayı duymuş, ağzında diş macunu köpükleriyle doğru dürüst teşekkür bile edememişti arayan kişiye. Gün artık parıl parıldı. Ve farları yanıp yanıp sönüyordu şimdi kırmızı oyuncak arabanın.
İyi düşünmek iyi hissettiriyormuş demek ki ve güzel haberler getiriyormuş beraberinde. Üniversiteden arkadaşı Turgay geldi aklına. Ne olumlu çocuktu. Yahu insan hiçbir şeye mi sinirlenmez, hiçbir zaman mı karartmaz içini. Bu mümkün olabiliyormuş demek ki… Sahi ne yapıyordu acaba Turgay? Nerelerdeydi? Bir sosyal platformda da hesabı yoktu ki arasın, bulsun. Bir akıllı telefon dahi edinmemişti kendine. Gidemediği mezuniyet balosundan sonra birkaç kez görüşmüşlerdi. En son Samsun’da ailesinin yanında diye biliyordu ama sorup soruşturup aklına düşen bu pozitif delikanlıyı en kısa zamanda aramalıydı. Çok merak ediyordu, değişmiş miydi acaba bunca yıldan sonra?
Bulaşıkları yıkayıp etrafı gelişigüzel topladıktan sonra koltuğunun altına kıstırdığı bir kitap ve cebinde şıngırdayan anahtarlarla düşmüştü çarşının yoluna. İlk işi bankaya gidip alın teri parasını çekmek, sonra iki sokak ötedeki bir başka bankaya on gün gecikmiş kirasını yatırmak –ev sahibi alışmıştı bu duruma, kuru temizlemecide kaç haftadır parasızlıktan alamadığı biri siyah diğeri devetüyü renkli trençkotlarını almaktı. Adama telefonda il dışındaymış ya da aşırı yoğunmuş gibi numaralar yaptıktan sonra göz teması da kuramamıştı alırken. Şimdi sıra oyuncakçıdaydı. Bir yıla yakındır yürümediği bu yolu bitanecik yeğeni Eren için seve seve yürüyordu, biraz da mahcubiyet vardı içinde. Keşke daha çok sevindirebilseydi onu. Bir gülüşü tüm mutsuzluğunu, tüm umutsuzluğunu alır götürürdü.
Rahmetli babası çok istemişti düzenli bir işi olmasını. Ne kravatlılar takımına girebilirdi Halit, ne de ay sonunu zor getirenlerden olabilirdi. Hoş, şimdi ayın sonunu da başını da getiremiyordu ya. Peki, mutlu muydu? Bu soruyu son zamanlarda o kadar çok soruyordu ki kendisine. Fakat, cevap? Bilmiyordu…
Elindeki eşyaları, fırından aldığı somun ekmeği eve bırakıp yine kitabıyla şehrin öteki ucuna giden belediye otobüsüne binmişti. Onca dur kalktan sonra yaklaşık kırk dakika sonra en sevdiği caddedeydi. Az sonra en sevdiği kitabıyla beraber en sevdiği sokağa girecek, en sevdiği yerin bir köşesine oturacaktı.
İşte gelmişti, tam karşısındaydı şairler kıraathanesi. Evet, buranın müdavimlerinin hepsi şiir yazamıyordu belki ama şiir gibi konuşurdu herkes. Şiirler okurlar, şairlerden bahsederler, bambaşka âlemlere yolculuk yaparlar, yaptırırlardı. İçeri girerken anne, baba, abi, abla, evlat, öğrenci, memur, ev sahibi, dayı, amca, teyze, hala, bankacı, işçi, öğretmen, kiracı, umutsuz, yorgun, tükenmiş, geç kalmış, çaresiz olduklarını unuturlardı. Hepsi dosttu içeride, yarendi, yaşamaktan umutluydu; tükenmemişti hiçbiri.
Kavrulmuş susam kokusuyla kendine geldi. Başındaki tepsiye on on beş kadar simit doldurmuş üzüm gözlü bir çocuk en güzel gülümsemesiyle Halit’e bakıyordu.
“Vereyim mi abi bi tane?”
Halit azalan parasına rağmen “Hadi ver bakalım yedi tane,” demişti. Varsın daha az dolansın çocuk. Niye yedi dediğini de bilmiyordu. Belki de cebinde artık sadece yedi lirası kalacağından…
Çaycı Battal’ı çocukluğundan beri tanırdı. Yıllardır olduğu gibi o gün de “Peynirin benden,” demişti Halit’e göz kırpıp. Ayten abla köşe masasında okuduğu kitabına gömülmüştü. Diğer köşeyi de emekli Naci amcaya kaptırmıştı demek. Elinde yarılanmış bir bardak çayla mırıldana mırıldana bulmaca çözüyordu. Üniversiteli olduğunu tahmin ettiği iki genç vardı bir de içeride. Hararetli hararetli konuşuyorlardı dünyadan soyutlanmış. İki fincan duruyordu önlerinde, içilmiş ve kahvesi kurumuş.
Halit daha fazla düşünmeden kitabını kırmızı kadife örtünün üstüne bırakmış, simitlerden birini çıkarmış çayının gelmesini bekliyordu. Ve tabii ki peynirinin. Üç yanını çeviren caaanım kitapları sevdi önce gözüyle. Sonra kokularını içine çekti, her birini ayrı ayrı bilirdi.
Battal elinde demli bir çayla geldi. Sonra yavaş yavaş demini azaltacak, en sonuncuyu da limonlu getirecekti.
“Afiyet olsun gözüm,” diyerek Halit’in işaret ettiği paketi aldı. Minik parçalara bölerek misafirlere ikram ediyordu bu simitleri. Mis gibi kokuyordu etraf.
Sonra sol köşeden Naci amca ortalığa attı her zamanki gibi bir sorusunu: “Eski dilde bulunmama durumu, yokluk. Altı harfli.”
Çaycı Battal bardak yıkarken, “Ah be Naci Bey, oldu mu şimdi hatırlatıp durmak. Yaramıza dokunmak,” demişti hemen, alınmış gibi.
Halit gülümsemişti, oldum olası severdi tatlı atışmalarını. Akşamları da ozanlar gibi doğaçlama dizeler okurlardı paslaşarak. İkisinin de birbirinden yetenekli olduğunu düşünürdü.
“Fıkdan, Naci amca. Sorunun cevabı,” diye cevapladı. İçinden de “umutsuzluğun yokluğu, Naci amca, demişti. “Umutsuzluğun yokluğu olsun bu.”