Apartmana girer girmez posta kutusuna baktın. Bir şey beklediğin için değil. Alışkanlık işte. Malum su, elektrik faturaları falan gelmişse diye. Birkaç el ilanı atmışlar kutuya. Hepsini toplayıp merdivene bırakırken fark ettin beyaz zarfı. Mektup. Hiç alışık değilsin. İlkokuldayken öğretmenin mektup yazdırmıştı bütün sınıfa. Onun dışında çok yabancı bu sözcük sana. Zarfın üstünü okurken kalamata irisi gözlerin iki misli büyüdü. Yazımı tanıdın. Çivi yazısı gibi der, burun bükerdin hani. Bir haftadır telefonda bile ulaşamamış, sesimi duyamamış, en ufak bir mesajımı bile görememişken… Asansörde bile kalbin durdu duracak. Her zamanki taşikardi meselen. Küskünlük, öfke, merak birbirine karıştı. Yüzünde kan yok. Eve kendini atar atmaz salonun klimasını açtın. Tişörtünü, pantolonunu inadına vişneçürüğü kanepemizin üstüne attın. Beni sinir etmek hoşuna giderdi ya hani. Çoraplarını da aynı inatla cam sehpanın altına fırlattın. Duşunu alıp kendini de diğer kanepeye atarak günün yorgunluğunu çıkarmak istiyorsun ama sırası değil. Aklın mektupta. Mutfağa geçtin. Birkaç yudum alkol hem içini soğutur hem kafanı boşaltır. Daha dolabın kapağını kapatmadan ağzına dikip biranın yarısını götürdün. Diğer yarısıyla salona döndün. Mektup masanın üstünde, sen pencerenin önündesin. Sadece donunla. Akşamın o saatine rağmen temmuz sıcağı hâlâ cama vuruyor. Karşı apartmandaki seksenlik teyze seni öyle görünce başını sokağa çevirdi. Beni hatırladın. Tülü kapat. Bu sefer inatlaşmadan kapattın.
Klimayı karşına alıp masanın başına geçtin. Mektupla bakıştınız. Renk uyumu saplantın depreşti. Masa örtüsünün fildişi rengiyle mektubun beyazı tezat geldi gözüne. Bu beyaz, ne kadar beyaz olabilir ki? Bu beyazın içinden nasıl bir masumiyet çıkar ki? Bazı beyazlar korkunç olabilir. Kefen gibi mesela. Bu zarf da içinde kefen gibi son bulmuş bir şeyi sarıp sarmalamış olabilir mi? Hiç aklından çıkaramadığın, üzerine onlarca senaryo ürettiğin o güne gitti aklın.
Bir saat öncesinde yazışmıştık. Pirzola alacaktın eve giderken. Ben de iş dönüşü ofisin altındaki pastaneden kazandibi kapıp gelecektim. Salatayı sen yapacaktın masayı da ben hazırlayacaktım. Bir kadeh kırmızı şarapla senin hafta sonu keyfine eşlik edecektim. Baştan pazarlık etmiştin. O gece yok yorgunum, yok başım ağrıyor, yok bugün olmaz yarın tantanası yapmak yoktu. Kadınlığımı gösterecektim.
O akşamdan beri kafanda ürettiğin senaryoların çoğunun sonunda bana anasından doğmamış küfürler ettin biliyorum. Demek ki sevmemiştim seni. Demek ki her şey koca bir yalandan ibaretti. Belki önceleri sevmiştim de sonradan aramıza başka biri girmişti. Sende eksik olan neyi bulmuştum ki yeni sevgilimde. Her gün orana burana yenisini yaptırıp durduğun dövmelerine söylenip dururdum. Eli ayağı yılansız, akrepsiz birini sevdim belki o yüzden. Ya da senin yüzünden topuklu ayakkabı giyemediğimden dem vurup durduğum için servi boylu bir zibidiye gönlümü kaptırdığımı düşündün belki. Ya da senin azgın boğalar gibi üstümden inmemenden bıktığım için yaşamdan elini ayağını çekmiş pinpon biriyle inzivaya çekilmiş de olabilirdim belki. Bir de incir çekirdeğini doldurmayan her şeye celallenmelerin. Canlı bomba gibi salonu boydan boya arşınlamaların. Benim mutfağa kapanıp sinirinin geçmesini beklemelerim… Belki kuzu gibi sessiz, yumuşacık biri çelmiştir aklımı değil mi? Gerçi ben de az nane molla değildim. “mız mız,” derdin, “kıl,” derdin bana. Bazen hak vermiyor da değildim. Ninem; anneme erkek kısmı hiç büyümez kızım derdi. Ben büyümeni istiyordum. Ergenler gibi oyun oynamana, takım tutmana, televizyonun çoğunluk spor haberlerine takılıp kalmasına bozuluyordum.
Yine bağırıp çağırmak istedin. Allah belasını versin böyle hayatın deyip eskisini duvara fırlattığın masadaki gondolun yenisini de yere çarpmak için can attın. Ellerin titredi. Kesik kesik soludun. Yine tansiyonun çıkacak, yine başın ağrıyacak. Ben yanında olmadığım için belki de buz torbasını kendin basacaksın alnına. Kalın telli saçlarının bir kısmı önüne düşecek ıslak ıslak. Kalamatalarının üstündeki torbaları kapatacak. Hem kızar hem severdim o hallerini. Annesine atarlanan oğlan çocuğu gibi. “Tatlı belam,” derdim, damarları şişmiş dudaklarından öper, başını göğsüme saklardım. Öfken uçar giderdi bir süre sonra. Sanki hiç olmamış gibi. Sanki az önceki fırtına bizi savurmamış gibi. O fırtına anında tüm ailemi, aileni küfür yağmuruna tutmamışsın gibi. Ben senden korkmamışım gibi, bu adamla bir ömür geçmez, diye aklımdan geçirmemişim gibi. Sen beni kaybetmekten korkmamışsın gibi. En son öfkelenip yağıp gürlediğinde bir daha böyle şeyler olmayacağına söz vermemişsin gibi. Konu komşu, “yine delirdi bu gençler,” diye duvarları tıklatmamışlar gibi…
Yumruklarını sıktın. Mektubu açmadan yakmak istedin. Bütün hıncını yanan kâğıdın ateşine gömüp yok etmek, her şeyi unutmak istedin. Düşündüğünü yapmak yerine biranın kalanını fondipleyip şişeyi masanın ortasına sürükledin. Başını ovalarken gözün duvardaki fotoğrafa değdi. Çok mutluyuz. Yüreğimizdeki kuşlar gözlerimizde kanat çırpıyor. Yüzümüzde güller açmış. Ağzımızda dolu dolu kahkahalar. Trenin kapısında çektirdik onu. Dış mekân çekimi için istasyonda… Gelinliğimin kuyruğu basamaklardan yere kadar akıyor. Kravatın elimde. Sen savaşı kaybetmiş rollerinde dilini dışarı çıkardın. Annen çok söylendi bu fotoğraf için hatırladın mı? Aslanını ne hallere sokmuşum. Zamane kızlarında ar, haya yokmuş. Oğlu da az değilmiş hani. Daha çor çocuğa bile karışmadan ipleri bu kadar elin kızının eline vermek de neyin nesiymiş?..
Sonunda merakın gururuna galip geldi. Bir hafta önce işten çıktıktan sonra sırra kadem basan karının ne haltlar ettiğini bilmek en doğal hakkındı. Ellerinin titremesinden dolayı zarfı açamadın. Mutfağa gittin, dolaptan bir bira daha kapıp yine masaya döndün. Oda iyice soğudu. Klimayı kapattın. Kanepede mahzun mahzun seni seyreden tişörtünü geçirdin sırtına. En azından sırtındaki kuru kafa dövmesi görünmez oldu böylece. Serçe parmağının uzun tırnağını zarfın kanadına geçirdin. Yavaşça çekiştirdin köşesine doğru. İçin hâlâ köpük köpük ama bastırıyorsun. Şimdi olmaz. Yalnızken bağırıp çağırmanın tadı olmuyor onun için, içine içine haykırıyorsun bildiğin bütün küfürleri. Gözlerin buğulu. O buğunun içindeki özlemle karışık küskünlüğü görür gibiyim.
Zarfı masaya bıraktın, mektup parmaklarının arasında. Neden kokladığına anlam veremedin. Gözlerini kapattın istemsiz. Sanki ben koktum. İçine çekmeye utandın. Şimdi karşı karşıyayız.
Zannederim yazdıklarımdan seni ne kadar çok tanıdığımı görünce şaşırmışsındır. Oysa şaşırmamalıydın. Beş yıllık flörtümüzün ardından gelen bir yıllık evlilikten söz ediyoruz. Doymak için az bir süre belki ama tanımak için uzun, çok uzun bir zaman dilimi bence. İyi ki diyorum, iyi ki hayatımda sana ait bolca anım var. Yoksa sana bu mektubu yazacak kadar bile yaşayamazdım herhalde. Her şeyini özledim biliyor musun? Annenler bize geldiğinde bambaşka bir insan olur çıkardın ya hani. Efevari tavırlarla emirler yağdırır dururdun bana. Annenin ağzı kulaklarına varırdı. Bizimkiler geldiğindeyse suratını asar televizyondan gözlerini ayırmazdın. Keşke yine o günlere dönebilsek de sen yine aynısını yapsan ve ben sana küsmesem. Sofrada ağzını şapırdatıyorsun diye şikayetlenmesem. Uykumun en derin yerinde oramı buramı mıncıkladığında sana gıcık olmasam… Keşke her gün maç izlesen de sana küsmesem. Bazı geceler yaptığımız gibi yine vişneçürüğü kanepemize kaykılıp televizyon seyrederek çekirdek çitlesek. Yere düşen kabuklar için sana çatmasam. Birayı çok kaçırıp sarhoş olduğunda bile gıkım çıkmasa. Ama film üzerine konuşmasak …
Hatırlar mısın? Böyle akşamlardan biriydi. Netflix’ten bir film seyrediyorduk. Kız öğretmendi. Oğlan da gazeteci. Tıpkı bizim evlenmeden önceki halimiz gibi onlarda uzatmalı sevgililerdi. Oğlan kıza evlenme teklif edeceği gün elinde kocaman tektaşla restoranda beklerken, kız her zaman geçtiği küçük koruda sapık biri tarafından tecavüze uğramıştı. Filmin sonunda oğlan kıza sarılmıştı ve “unutacağız aşkım, her şeye yeniden başlayacağız,” demişti. Televizyonu kapattıktan sonra bile uzun süre donup kalmıştık. Onların acılarını içimizde hissetmiştik. Neyse ki biz böyle şeylerden uzaktık. Nenem; insanın şerri, şeytanın şerrinden beterdir, derdi. Ona hak verdim. Göğsüne yaslanıp Allah’a şükretmenin huzurunu yaşadımsa da kendimi o kızın yerine koymaktan bir türlü kurtulamamıştım. Cam sehpayı tıklatıp, kulağımı çekerek cıkcıkladıktan sonra sana sormuştum.
“Şeytan kulağına kurşun ama öyle bir şey bizim başımıza gelse ne yaparsın?”
Bir taraftan çekirdeğini çitlerken bir taraftan gözlerini kısıp uzun uzun susmuştun. Sonra yorgun birkaç sözcük çıkmıştı ağzından. “Zor,” demiştin.
“Çok zor. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz.”
O akşam söylediklerinin benim için pek önemi olmamıştı ama meğer haklıymışsın. Hem de çok haklı. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak aşkım. Hoşça kal.