Sonbaharın bitmesine sayılı günler vardı. O sabah koca şehrin aceleci insanları, rengi solmuş bir gökyüzüne uyandılar. Sıcaklık sanki bir gün içinde dereceler dolusu düşmüştü. Anlaşılan o ki kış, saklandığı yerden kendini göstermeye başlıyordu artık.
Ali erkenden kalkmıştı. Her günkü gibi işe gidilecek, onlarca dosya düzenlenecek ve eve dönülecekti. Havanın karanlığına rağmen alarmı çalmadan uyandığı için kendine şöyle güzel bir kahvaltı hazırlamak istemişti. Her gün arasına peynir sıkıştırıp kapattığı ekmek dilimini bugün kızartmak, üzerini tereyağı ve balla süslemek gelmişti içinden. Biraz daha oyalanırsa bu düşünceden vazgeçerim korkusuyla yatağından fırlayıp kalktı.
Kahvaltıyı oldum olası severdi. Fakat geceleri bir türlü erken yatamadığı için uykusunu alamıyor, sabah da kahvaltıya pek vakti kalmıyordu. Sallama çay ve peynir ekmekle aceleyle de olsa bir şeyler atıştırıp çıkıyordu evinden.
Pencereyi açtığında rüzgâr, sıkıştırıldığı yerden bir boşluk bulup yüzünü tokatladı. “Bu nasıl bir soğuktur böyle.” Diyerek birkaç saniye sonra kapatmıştı pencereyi. İçine çift camın verdiği bir güven dolmuştu.
Yatağını toplamadan önce çayın suyunu koymuş, buzdolabından tereyağını çıkartmış, ocağın üstüne tavayı konduruvermişti. Aynada kendini izlemişti bir de. Yüzüne epeydir böyle dikkatle bakmadığını düşünerek tıraş olmuş, kendisindeki bu tuhaf ruh haline pek bir anlam verememişti.
Çayı demleyip üzerini giyinmeye gitti. Bunları o kadar süratle yapmasının tek sebebi masada daha uzun süre oturmak istemesiydi. Annesinin yazın yaptığı vişne reçeli kavanozun içinden tatlı tatlı bakıyordu Ali’ye. Kahvaltısına, aylardır açmaya kıyamadığı o güzelliğin kapağa bulaşan kısmını ziyan etmemekle başladı. Küçük bir kâseye tatil dönüşü bir sahil köyünden aldığı zeytinyağından da dökmüştü.
Demli çayın iştah arttıran kokusuna bir de kızarmış ekmek kokusu eklenmişti. Kızaran dilimler sade halleriyle bile çok güzel görünüyorlardı.
İçtiği üç bardak çay sıcacık bir battaniye etkisi göstermişti hemen. Masayı toplamadan çıkmak zorundaydı. Montunu ve ayakkabısını hızlıca giyip anahtarını avuçladığı gibi dışarı attı kendini. Düşen yapraklar ve çöp poşetleri adeta havada dans ediyorlardı. Ellerini rüzgâra karşı yüzüne siper eden bir sürü insanla beraber dar sokağı arşınlamaya başlamıştı. Eski arabası sokağın sonunda onu bekliyordu.
İş hayatına ilk adımı attığı bu maliye bürosu üç yıldır ikinci evi olmuştu. Burada çalışan herkes kendisinden büyüktü ve iş tecrübelerini paylaşmayı esirgememişlerdi hiç. Bu yüzden kendini şanslı hissediyordu Ali. Çalıştığı bina evine çok yakın olmasa da huzurlu olduğu bir çalışma ortamı vardı. Yoksa gün boyu kâğıtlara gömülü olan başı nasıl bu kadar ferah olabilirdi? İşinin tek kötü yanı, odaya kapanmaktı. İlerleyen boyun fıtığı ve durmadan sulanan gözleriyle o da artık binadaki diğer insanların arasına karışmıştı.
Dördüncü katın dört bin on numaralı odasını iki kişiyle birlikte paylaşıyordu. Ahmet Bey yirmi küsur yıldır buradaydı. Neslihan Hanımsa yedi yıldır… Akıl almaz sayıdaki dosyaların içine iş arkadaşlarıyla birlikte dalıyorlar, saatler sonra tekrar su yüzüne çıkıyorlardı.
Masasına istiflediği açık pembe dosyalardan ilkine başlıyordu ki çaycı Resul’ün gülümsemesi dolmuştu küçücük odalarına: “Günaydınlar efendiiiiiim. İsteyen var mı tavşankanı çaydaaaan?” Diye tepelerinde bitivermişti Resul. Eli uzanıp ayıp olmasın diye bir bardak almıştı almasına ama sabah o kadar doymuştu ki Ali çaya, hiç içesi yoktu.
Neslihan Hanım, gözü durmadan saate bakan Ahmet Bey’e takılmadan edememişti:
“Hayırdır Ahmet abi. Yeni mi aldın saatini?”
Gülümseyerek yanıt verdi Ahmet Bey:
“Ah keşke yeni almış olsaydım kardeşim. Öğlen fırtına çıkacakmış diye duymuştum da ondan bakıyordum saatime.”
“Hımm anladım abi. Gerçekten çok ilginç bir hava var bugün. Bana da her an kar bastıracakmış gibi geliyor.”
Vakitler öğleye geldiğinde hakikaten öyle bir yağmur yağmıştı, öyle bir yağmur yağmıştı ki yaşı kemale ermiş on binlerce insan, şehirde uzun yıllardır böyle bir yağmur görmediklerine yemin billâh ediyorlardı.
Üçü de pencerenin önünden sokağa bakıyorlardı şimdi. Kaçışan insanlar, araba altlarına sığınan kediler, ıslak kuşlar ve dumandan bir hava… Sanki kamyon kamyon çamur getirmişti de birileri, yukarıdan boşaltıvermişlerdi şehre.
Gözleri dalmıştı Ali’nin. “En son dokuz on yaşlarımda görmüştüm ben böyle bir havayı.” Demişti uzaklara bakarak. Köylerinde yaşadığı o unutulmaz gün gelmişti aklına.
“Ben kaç yaşıma geldim, görmedim böyle bir tufan.” Demişti Neslihan Hanım. Yaşça onlardan büyük olan Ahmet Bey ise hiç hatırlamıyordu böyle bir gün yaşadığını.
Bakışlarını bir noktaya diken Ali’nin gözlerinin dolduğunu fark eden Neslihan Hanım “Anlatmak istersen dinleriz seni.” Diyerek omzuna dokunmuştu.
“Tamam” Demişti Ali, “anlatayım o halde.”
Yağmur cama iri damlalar halinde çarpıyordu…
**
Her yaz olduğu gibi o yaz da ninemle dedemi ziyarete köye gitmiştik. Dedem çok hastaydı biz gittiğimizde. Hepi topu iki göz odalarının birinde, gözlerini tavana dikmiş öylece yatıyordu. Ninem bize duyurmamıştı dedemin yataklara düşüp bu kadar kötüleştiğini. İki aya kalmadan da dedemi kaybetmiştik. Ağabeylerimle ne zaman bir araya gelsek ve köy lafı açsak hüzünleniriz. O doksan altı yazında sanki birkaç yaş birden büyüdüğümü hissetmiştim. O his hala içimde durur.
Babam küçük bir mandırada çalışıyordu. Yılda sadece yirmi gün izni vardı. Sayılı günleri bittiğinde bizi köye bırakıp işine dönerdi. O yaz uzun süreli izin almıştı tabi. Son günlerinde yanında olmak istemişti babasının. Dedemin durumunu görünce de iznini biraz daha uzattırmıştı.
Amcamlarla ortak kullandığımız seksen bir model açık sarı Murat 131 otomobilimizle on dört on beş saate varırdık köye.
Amcam babamı kışın arayıp dedemi hastaneye yatırdıklarını söylemişti. Babam apar topar yola çıkmıştı. Bir hafta sonra dedemi eve göndermişlerdi. Sonrasındaysa gelmişti babam. Biz gitmeden iki ay önce tekrar nüksetmiş hastalığı. İyileşemez diye düşündüklerinden olsa gerek ameliyat da etmemişler.
O gün vardığımızda akşam inmek üzereydi. Ağabeylerimle her zaman itişerek indiğimiz arabadan bu sefer sessizce inmiştik. Sanki dedem uyuyordu da bizim sesimizle uyanmasını istememiştik.
Arabanın sesine avlu kapsına çıkıp gelen ninem kollarını açıp kucakladı bizi hemen. Ardından evin hemen bitişiğinde oturan Adnan amcam çıktı. Yengemin yemek hazırladığını, dinlendikten sonra istediğimiz zaman sofraya oturabileceğimizi söyledi. Amcamın iki kızı vardı. Biri evlenip komşu köye gelin gitmişti. Diğeri de öğretmen olmuştu. Yakın bir ilçede görev yapıyordu.
Evin kapısından girişte hemen sağda boş bir odacık vardı. Depo derdik biz oraya. Eşyaları oraya taşımıştık. İçeri en son ben girmiştim.
Camın önündeki sedire boylu boyunca yatırmışlardı dedemi. Yaz günü olmasına rağmen kahverengi bir battaniyeyi beline kadar örtmüşlerdi. Sedirin yanındaki masada bir bardağın içinde baktıkça büyüyormuş hissi uyandıran takma dişleri vardı dedemin. Şimdi nasıl konuşacak diye düşünürken ninem bir tabağın içine doldurduğu suya pamuk batırıp dedemin dudaklarına bastırıyordu. O gün ve orada kaldığımız günler boyunca sadece bir kez eğilip gözlerine bakabilmiştim dedeciğimin.
Evde ölüm sessizliği vardı. Yemekler sessizce yeniliyor, sofra sessizce toplanıyor, yataklar sessizce yapılıp sabah yine aynı sessizlikle toplanıyordu.
Aradan ne kadar bir süre geçti bilmiyorum, amcam ve ağabeylerim yakın bir kasabaya kavun satmaya gitmişlerdi. Bana haber vermeyip sabah erkenden yola çıkmışlardı.
En yakın arkadaşım Hasan’la ne yapalım diye düşünürken aklımıza piknik yapmak geldi. Yanımıza yiyecek bir şeyler alıp derenin orda piknik yapacaktık. Çok uzaklaşmamak koşuluyla babamdan izin alıp çıktık yola. O gün hava epey kapalıydı ama biz kararımızdan vazgeçmemiştik.
Hasan benden bir yaş büyük, tombulca bir çocuktu. Uzaktan akrabamız da olur. Eşyaların çoğunu benim sırtlanmam yetmiyormuş gibi adımlarıma yetişemeyip yol boyunca söylenmişti. Dün gibi aklımda…
Eski ahırın yanından ilerleyip küçük tepeyi aştığımızda önümde uzanan uçsuz bucaksız yeşilliği seyretmiştim bir süre. Hasan yorulmuştu ama durmak istemiyordu. Manzaraya alışık olduğundan benim hayranlığımı görmezden geliyordu.
Ne kadar yol yürümüştük bilmiyorum. Belki bir, belki iki saat. Derenin sesini duyduğumuzda yağmur çiselemeye başlamıştı. Bu kadar geldikten sonra dönmek olmaz diyerek yürümeye devam ettik. Dereye ulaştığımızda yeşilin bin bir tonuyla büyülenen ben manzaraya inanmaz gözlerle bakıyordum. Hareketli bir tablodan fırlamış gibiydi her şey. Sesli, renkli, alışılmışın dışında bir tablo gibi…
Bulabildiğimiz en sık dallı ağacın altına oturmuştuk. Yanımızda ninemin yaptığı yufka ekmeği, haşlanmış patates, elma, köy peyniri ve biraz da domates vardı. Yağmur şiddetini ara ara arttırıp azaltıyordu. Her yer çamur olmasa bari diye düşünürken dedemi sormuştu Hasan. O dedesini geçen yıl trafik kazasında kaybetmişti.
Dedesini çok severdi o da benim gibi. Birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Ne diyeceğimi, arkadaşımı nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. “Hadi dedemin yanına gidelim.” Dedi sonra. “Nasıl yani?” diye sorduğumda mezarlığı işaret etti. Çok istemeyerek de olsa teklifini kabul etmiştim. Şu durumda Hasan’ı kıramazdım.
Eşyalarımızı ağacın altına koymuş, yağmura aldırmayıp yollara düşmüştük. Çamurlara bata çıka ilerliyorduk. Epey bir süre ilerledikten sonra mezarlığa varmıştık. Uzaklarda ara ara öten kuş sesini saymazsak her taraf derin bir sessizliğe bürünmüştü. Sanki yağmur taşı, toprağı yıkarken sesleri de alıp bir yerlere götürmüş gibiydi.
Mezarların arasından ilerleyerek Hasan’ın dedesinin yanına gelmiştik. İkimiz de konuşmuyorduk. Ben Hasan’ı dedesiyle bir süre yalnız bırakmak istediğimden biraz ilerlemiş, etrafa bakıyordum. Mezar taşları içimi ürpertiyordu.
Elimi gözüme siper etmiş uzaklara bakarken tepede etrafı demirlerle çevrili bir mezar görmüştüm. Nedense içimden o mezarın yanına gidip kime ait olduğunu öğrenmek gelmişti. Gözlerimle Hasan’ı aradım. O da bana bakınıyormuş. Yanıma geldiğinde oraya gitmek istediğimi söyledim. Zaten ıslandığımız kadar ıslanmıştık. Hasan pek istekli görünmese de peşimden gelmek zorunda kalmıştı.
Yakın gibi görünen yol, yürümeye başlayınca o kadar uzun gelmişti ki… Üstelik yağmur daha bir hızla yağıyor, çamura saplanan ayakkabılarımız yürümemizi engelliyordu. Mezara yaklaştığımızda aslında bir değil, iki mezarın yan yana olduğunu gördük. Çınar ağacı olduğunu düşündüğüm bir ağacın altında, rengi mezarlıktaki diğer taşlardan daha koyu ve eğri kesilmiş iki mezar taşı vardı. Taşların üzerinde yazılanları anlamamıştık. Alfabemizin kabulünden daha önceki bir tarihte vefat ettiklerini sonradan öğrenecektim.
Mezar taşlarındaki tarihleri anlamaya çalışırken birden şiddetli bir ışık çakmasıyla yerimizden sıçradık. Art arda gök gürültüsü ve ışık eşliğinde gökyüzü delinmiş gibi yağmur yağıyordu. Hayat bilgisi dersinden öğrendiğim bir şey aklıma gelmişti. Gök gürlediğinde ağaç altında durmak tehlikeliydi. Fakat yağmur o kadar şiddetle yağıyordu ki ikimiz de altımızdaki toprakla birlikte sürüklenmekten korkmuştuk. Orada epey bir süre kalmıştık. Bizi aramaya çıktıklarını düşünürken mezarlığın orada sesler duymuştuk. “İşte oradalar.” Diye bağırıyordu birisi. Yanımıza yaklaşmak istiyorlar fakat rüzgâr ve yağmur buna engel oluyordu. Çaresiz bekleyecektik. Kâh birbirimize sokularak kâh mezarları çevreleyen demirlere tutunarak savrulmamak için elimizden geleni yapıyorduk.
Rüzgârın etkisi hafiflediğinde yanımıza yaklaşan iki kişiden birinin Hasan’ın babası, diğerinin de Sami dayısı olduğunu görüp rahatlamıştık. Yanlarında getirdikleri sopaları toprağa saplaya saplaya yanımıza gelip kolumuzdan sımsıkı tutmuşlardı.
Derenin yanından ıslanmış çıkınımızı almış, birbirimizin yüzüne bakmaktan utanarak ilerliyorduk. Çok kızmamışlardı ama o gün gerçekten ölebilirdik.
Eve geldiğimde üstümü başımı çıkarırken, annem ve ninemden epey bir azar işitmiştim. Dedemi üşütmemek için yaktıkları kuzinenin yanına bağdaş kurup oturmuştum. Sinirlerinin yatıştığından emin olduğum bir vakit mezarlığın yukarısındaki, demirlerle çevrili o eski mezarları sormuştum nineme. Derin bir iç çektikten sonra “Hatice’yle Müslüm’ü soruyorsun değil mi?” Diye sormuştu bana. “Evet” Demiştim, “isimleri buysa eğer, onları soruyorum. Âşık mıydı onlar birbirlerine?”
Ninem gözlerini yere indirip yumuşacık sesiyle “Onlar sevdalılardı birbirlerine sevdalı olmasına ya, asıl kara sevdalı olan anaları ve babalarıydı onların.” Demişti. Kafam karışmıştı epey. Annemi ve beni karşısına oturtup başlamıştı o mezarların hikâyesini anlatmaya…
***
“Vaktiyle bizim köyde Ayşe adında bir kızcağız yaşarmış. Anası o küçükken ölünce babasıyla kalmışlar iki başlarına. Babası çobanlık yaparmış bu kızın. Köyün davarlarına göz kulak olur, karşılığında da onlara yiyecekle öteberi verirlermiş.
Gel zaman git zaman Ayşe büyümüş. Güzeller güzeli bir genç kız olmuş. Bakanların dönüp tekrar baktığı bir içim suymuş. Köyün delikanlısı Mehmet’le birbirlerine sevdalanmışlar. Mehmet ağa oğluymuş. Babası önce inat etmiş tabi. Oğlunu bir çoban parçası dediği adamın kızıyla evlendirmek istememiş. Ama köylünün baskısı üstün gelmiş, hazırlıklara başlanmış.
Ayşe’nin çeyizini köyün kadınları el birliğiyle hazırlamışlar. Ağanın yaptırdığı evlerden birini de yeni evliler için hazırlamışlar.
Ancak, kına gecesinden sonra bir atlı gelip Ayşe’yi kaçırmış. Her şey öyle bir anda olmuş ki kimse ne olduğunu anlamamış. Daha sonrasında da köyde dedikodular almış başını gitmiş. Yok Ayşe başka birine göz kırpmışmış da, yok aslında Mehmet’le evlenmeye niyeti yokmuşmuş da… Mehmet de bu olanlardan sonra bağrına taş basmış. Bir zaman sonra da köyü terk etmiş.
Aradan uzun yıllar geçmiş tabi. Ayşe bir gün babasını ziyarete gelmiş köyüne. Onu kaçıran adamla evlenmiş, iki tane de çocuğu olmuş. Bunca zaman aramamasına karşın, babası torunlarının hatırına kızını affetmiş.
Mehmet de çalışmak için büyük şehre gitmiş ama fazla duramamış oralarda. Kendi köyüne yakın bir kasabaya gelmiş. O da evlenmiş. Çocukları olmuş.
Demem o ki günlerden bir gün pazar kurulmuş, Ayşe’yle Mehmet’in kavuşamadıkları köye. İşte o pazarda vurulmuşlar birbirlerine Hatice ve Müslüm.
Ayşe’nin kızıymış Hatice ve kader bu ya Müslüm de Mehmet’in oğluymuş. Ana babalarının evlenmelerine razı gelmeyen kader, çocuklarını buluşturmuş.
İşte onlar vefat ettiklerinden beri, Ayşe ve Mehmet adına yukarıda, sessiz tepe dediğimiz yerde uyuyorlar Hatice’yle Müslüm. Canına yandığımın sevdası; kimilerini kavuşturuyor, kimilerini de dilden dile söylenen efsane yapıyor işte böyle. Kavuşmaya aşk, ayrılığa da sevda deniyor.”