İnsan hayata karşı kendini hep yansıtmaya çalışır. Güzel bir işte çalışmak ister, başarılı olmak ister, iyi bir anne / baba olmak ister, sınavlardan yüksek not almak ister, sağlam adımlar atmak ister, güzel olmak ister, konforlu bir yaşam ister… İnsanoğlu ister de ister. Sanki çok büyük bir savaşa girecekmişçesine hayata karşı tüm cephanelerini yaşarken hazırlamaya başlar. Peki, tüm dünyada herkes nasıl aynı çizgide birleşebiliyor? Neden herkesin hedefleri aynı? Bakış açılarımız neden diğerinden öte değil?
Aslında biraz derine indiğimizde bunun cevabını çocukluk dönemlerimizde bulabiliriz.
Bizlere de öğretilen tam olarak budur. Çocuklarımıza “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” sorusundan tutun da onları yaşam boyu yönlendirmeye giden bir sürecin içerisindeyiz. Küçüklükten beri aynı ortamda bulunan ve sürekli beynine belli başlı komutlar gönderilen çocuklar, büyüdüklerinde bunu bir görev olarak benimser. Sanki bazı temel şeyleri tamamladığında tam donanımlı bir hayat süreceklerini düşünürler. Yetişkinlik dönemine girdiğimizde ise hepimiz seri üretimden geçmiş robotlar hâline dönüşürüz. Hepimizin hedefi bellidir ve o hedef uğruna yapmamız gerekenleri yapmaya çalışırız. Günün sonunda ise bir türlü tamamlanmayan cephanelerimizle kendimizi savaşın ortasında mutsuz hisseden bireyler hâlinde buluruz. Dışarıdan baktığımızda yaratılmamış, üretilmiş bir varlık hâlini alırız. Fakat; hayatın akışında tüm dünyanın unuttuğu bir şey vardır ki insan üretilmişliğe uyum sağlayabilen bir varlık değildir.
O hâlde gelin tekrar şu yaşam döngüsünün başladığı noktaya yürüyelim. Sizlere az önce de bahsettiğim gibi üretilmiş robotlar kavramı tam olarak yaşadığımız şey. Bizler okulumuzu, evimizi, isteklerimiz sandığımız gerekliliklerimizi, başarımızı kendimiz seçmiyoruz. Bir nevi ailemizin ürettiği robotlar hâline geliyoruz. Hayatı bir savaş alanı olarak görüyoruz. Kim savaşta gerekliliklerden önce isteklerine önem verir ki? Kimse. Hayatta kalmak uğruna canla başla savaşırız, “Yoruldum.” demeyiz ve gerekli tüm şeyleri yaparız. Yaşayabilmek, isteklerden her zaman önce gelir. Hepimiz için güzel bir üniversite bitirmek, kaliteli bir yaşamı beraberinde getirir ya da daha basit bir örnekle; bulgur pilavının, pirinç pilavından daha sağlıklı olduğu öğretildiği için hepimiz aynı şeyi yemeye başlarız. Ta ki üniversitenin hayatta her şey demek olmadığını ve bulgura alerjimiz olduğunu öğrenene kadar…
Hayat da keşke bulgura alerjimiz olduğunu öğrenip bırakmak kadar kolay olsa. Maalesef sonuçları bizim için bu kadar basit olmuyor.
25-30 yaşlarımıza geldiğimizde çoğumuz üniversite mezunu oluyoruz. Bize öğretilenlere göre okulumuz bittiği için güçlü bir cephaneye sahip olmamız gerekiyordu bile. Fakat kendimizi çoğunlukla ne yapmamız gerektiğini bilmeyen, kendini yönlendiremeyen, sıkışmış bir ruh hâlinde buluyoruz. Daha sonra farklı olaylarda da aynı duyguları yaşadığımızı fark ediyoruz.
Peki neden?
Bizlere çocukluğumuzdan beri öğretilen şeyler gerçek değil miydi? Gerçek olan tek bir şey var ki bunların yalan olması. Bizler bu dünyaya gelirken üretilmedik, yaratıldık. Bu yüzdendir ki her birimizin fiziksel özellikleri, sağlığı, ruh hâli, istekleri ve hayalleri bambaşka. Ve güzel haber şu ki bir savaşın ortasında değiliz. Gerçeğimiz, gerekliliklerimiz değil; isteklerimiz. Bunları ise belirlemek bizim elimizde. Bu yüzden insanoğlu iki kere yaratılır. Birincisi dünyaya gelirken, ikincisi ise kendini yaratırken. Bizler çocukken sudan çıkmış bir balık gibi şaşkın oluruz. Bir süre sonra anne sütünden kesilip yemek yemeğe başlar, ilk dişimizi çıkarır, düşe kalka yürümeyi öğreniriz. Bunlar doğal ve hayatın akışında olması gereken şeylerdir. Fakat durum biraz büyüdüğümüzde değişiyor. Ne zaman sanki bir göle eğilip yansımamıza bakar gibi kendimizi görmek, tanımak, benimsemek istesek bize farklı bir resim uzatılıyor. Orada ise bizlere gösterilen isteklerimiz değil; olması gereken şeyler oluyor. Bir türlü asıl gerçeği göremiyoruz ve bu resme inanıyoruz. Hayatımızı onun önderliğinde yönlendiriyoruz. Büyüdüğümüzde ise resimdeki şeylerin bizim olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Ve bu gerçek yüzümüze ağır bir tokat olarak çarpıyor. Temel sorun şu ki bizler hayatta kendimizi ikinci kez yaratma şansına sahip olduğumuz hâlde bunun farkında değiliz. Ailelerimiz de bu konuda bizlere güzel bir hayat sunmak isterken yaptıkları yanlışın farkında olamayabilirler. Hep birlikte bu konunun derinine inip çözebilir ve artık o göle eğilip baktığımızda içimizdeki çocuğun istekleri neler, görebiliriz. Bunun sonucunda ise hayatın olağan akışında kendimizi ikinci kez yaratabiliriz. O zaman yaptığımız yanlışlar bile hayatta bize en güçlü cephaneleri sunar.
Unutma ki; sadece gerçekten sana ait olan hisler, en güzel geleceği vaat edebilir.
Yazan: Ecem Akyüz
Sayı: 53