Çiçeği, yaprakları ve kabuğu ile şifa dağıtırken odunu ile de birçok sektörün hammaddesi olabilen nazenin bir ağaç türü olan bendeniz ıhlamur, ikinci ismim de mahkeme ağacı. Yetenekli bir ustanın ellerinde özenle oyularak ıhlamur kokulu kurşun kalem şeklini aldım. Yaşamım boyunca türlü ellerden geçtim. Bazen sekiz yaşında minik ellerde mutlu sonlu resimler çizdim, bazen de yaşlı ellerde bulmaca çözdüm. Son yolculuğumu, ikinci ismimle tezat bir yerde geçirdim. Bu da benim kaderimmiş. Yirmili yaşlarında toy bir delikanlının kareli gömleğinin üst cebinde süs olarak durduğum zamanların dışında dört duvar arasında, anı defterinde yaşadığı hisleri, hikâyeleri ve çektiği işkenceleri yazdım. Keşke ucum kırılaydı, bir daha açılamaz olaydım da o kelimeleri yazamasaydım. Keşke… Ihlamur kokumla, tükenene kadar annemi babamı çizseydim; dal kardeşlerimi, kuzenlerim olan yemyeşil yapraklarımı çizseydim…
OTUZ BEŞ YIL
YER: 20. yy. dünyasında düzene ayak uyduramayan bir gencin herhangi bir ülkenin herhangi bir şehrinde herhangi bir ilçesinde bulunan, f tipi cezaevinde geçirdiği otuz beş yıldan bir kesit.
Günleri saymaktan bıkıp usandım artık. Çok yorgunum. Cezaevinde geçen o otuz beş yıl; nem, küf ve kan kokulu günlerin esaretinden kurtulmama bir gün kaldı. Bir gün sonra gardiyan kapıyı açacak ve beni katran karası duvarlardan özgürlüğe çıkaracaktı. Buraya ilk geldiğimde yirmili yaşlarımda henüz toydum. Şimdi, yaşlı ama bıçkın bir delikanlıyım. Yemeğe doyamadığınız, lezzetli köfte yapan bu eller şimdi nasırlı, sözde bir katil ellerine dönüştü. Saat: 02:15 sularıydı. Çalıştığım yemek dükkânından çıkmış eve gidiyordum. O saatlerde şehir ölüm uykusunda olur. Sanki şehirde yalnızca siz varmışsınız gibi… Sadece siz nefes alıyor, yaşıyormuşsunuz gibi… Hafif bir meltemin burnuma gelen kokusu o kadar güzeldi ki bir daha bu kokuyu alamayacak gibi içime çektim… Önce köpek havlamaya başladı sonra da sessizliği iki el silah sesi bozdu. Şehir, ölüm uykusundan uyandı. Sese doğru koştum. Kanlar içinde yatıyordu. 20’li yaşlarında bir peri kızı, boylu boyunca asfaltı kana bulamış, gözleri donuk, gözleri hayata doymamış… Sonrası da işte bildiğiniz gibi daha fazla anlatmama gerek yok. Şu köpeğin, şu ağacın dili olsaydı da konuşsaydı, anlatsaydı her şeyi ama işte olan oldu. Öldü mü, yaşıyor mu, diye bakınmam beni katil yaptı. Onu vuranlar gecenin karanlığında sırra kadem bastılar. Ben de burada çürümeye yüz tutmuş kalbimle ölüm kalım savaşı veriyorum. 20. yüzyılın dünyasında adalet bu kadar işliyordu sadece. Şimdi bana “Pişman mısın?” diye soruyorlar. Ben suç işlemedim ki pişman olayım. Ben sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydim, hepsi bu… Lakin bana inanmıyorlar… Zaten bana sevdiğim inanmamış, siz mi inanacaksınız? Buradan çıktığımda gazete manşetlerinde “SUÇSUZ YERE 35 YIL HAPİS YATTI!” yazacak. Siz de o zaman inanmış olacaksınız… Okuduğum bir makalede gördüm: Hayatın sillesini yiyen insanlar, bazı ağrılara ve acılara diğer insanlara göre daha dayanıklı oluyormuş. Ben de dayanıklıyım artık! Girişte defalarca aranmama rağmen her hücre hapsinde anadan üryan soyulup yediğim dayakların acısını, işkencelerin acısını hiç hissetmiyorum mesela… Hatta siz bilmezsiniz, ben izin verildiği ölçüde yaşamayı da öğrendim!
Cezaevindeyken kitap okuma fırsatım da çok oldu. Ne hikmetse buna izin veriliyordu. Benim mezar evim olarak adlandırdığım bu cezaevinin bana tek katkısı, Gardiyan Hilas’ın getirdiği kitaplar oldu. Hiç ayrımcılık yapmadım. Ne getirdiyse okudum. Hatta bir keresinde elime ikinci el, sayfaları eksik bir Felemenkçe dil kitabı geçti. İlahi Hilas! Nerden bulur böyle kitapları bilmem ki! Neyse onu da okudum, öğrendim. Ne işime yarayacaksa artık. Bazı geceler de kimse görmeden elimdeki kitapların boş sayfalarına sevdiğimin verdiği bu ıhlamur kokulu kalemle bir şeyler karalıyorum işte. Kalem bereketli çıktı. Aşkı bitti ama kalem yazdıkça bitmiyordu. Burada bir şeyler yazmak suçtur. Düşünce suçlusu ilan edilirsiniz. Fikir beyan edemezsiniz. Neyse ki Gardiyan Hilas sayesinde kitaplarımı açıp bakan yok. Ha! Bu arada sigaraya da başladım. Bu rutubetli, sıvası dökülmüş, kapkara duvarlara baktıkça nikotin daha bir tatlı geliyor insana. Koğuş Ağası İdba ile her gün saat 12.00’da havalandırmaya çıkarız. Koğuş Ağası İdba, kendini bildi bileli bu cezaevindeymiş. Ne zaman çıkacağını o da bilmiyor. Hoş, kendisi de alışmış artık; “Ne yapacağım dışarı çıkıp? Dışardaki dünyanın derdi bitmez, evlat! Burada, iç dünyada rahatım ben.” diyor. E-, tabii bir koğuş ağası olmak kolay iş değil! Havalandırmaya çıktığımız avlumuz, 55 m2’lik düz beton zemin. Avlunun ortasında bir rögar kapağı bulunur. Bazı sabahlar rögar kapağından ölü canlar çıkar. Bizim için çok sıradan normal bir durum hâline geldi. Başta merakla gider bakardım. Şimdi kılımı bile kıpırdatmıyorum. 55 m2’lik alanımızda duvarın dibinde çürümeye yüz tutmuş, bir ayağı çatlak olan, milattan kalma, naçizane bir bank bulunmaktadır. Bu banka dengeli olarak önce birimiz, ardından diğerimiz oturarak kitap okuruz. O bank bizim yerimizdir. Kimsenin oturmaya cesareti olmaz. Akşam saat 18:00’da paslı tabldotlarımızda yemeklerimizi yeriz. Yemekler genelde soğuk ve bayat olur. Kendiliğinden ölmeyenleri böyle öldürmeye çalışıyorlar. Geçenlerde hücre dayağımda gardiyanlardan biri: “Dünya nüfusu çok fazla olmaya başladı. Dünya’ya da yardımcı olmak gerek, değil mi? 365 gün 6 saat dönüp duruyor. Sizin gibileri taşıyor. Zorunda mı? Bence değil. Dünyamıza yardım etmek, bizim birinci vazifemizdir.” dedi ve tüm gücüyle bir sille daha attı. Sillenin etkisiyle kalbim ve beynim çelişki içerisine girdi. Beynim, tüm kepenkleri aşağı indirmekte ısrarcı davranarak kapatıyordu kepenklerimi. Kalbim ise bıçkın bir delikanlı inadıyla var gücüyle savaşıyordu. Ah! Lanet olsun insanoğlunun her ortam ve koşulda bir nebze de olsa yaşama isteğine!
…7/24 kameralarla gözetleniyoruz. Allah’ın cezaları bazen tuvalette bile rahat vermiyorlar. Çişimi bile rahat yapamıyorum. Uzun lafın kısası, burada insan olmayı unutuyorsunuz. Bir bitki veya bir hayvan da olamazsınız çünkü yaşam alanınız yok. Burada bir çeşit evrim geçirmiş ve adı henüz konulmamış bir türe dönüşüyorsunuz. Bu türün, örgüt başları ve üyeleri oluyor. Onlar size nasıl yaşamanız gerektiğini –ayakta kalmanız- gerektiğini anlatıyor. Sonuç olarak, mahpushanede düzen böyledir. Ya bu isimsiz türe ayak uydurursunuz ya da ebediyete teslim olup gidersiniz…
ÇIKIŞ GÜNÜ
Titizlik ve özveriyle, odanın en uç, buram buram küf kokan, duvar kenarında bulunan yatağımı ve üç beş parça eşyamı topladım. İnsanları, ıslah yoluyla eğitmeye çalışan mezar evimden çıkacağım gün geldi. Islah olmuş muydum, orası muamma… Otuz beş yıl boyunca bana hizmet eden tek varlık, yatağımda en sonunda isyan ederek kırıldı bana. Olsun onun da canı sağ olsun…
Ağır adamlarla yaklaştı Koğuş Ağası İbda ve “Uzun zaman oldu. Ne yapacaksın?” dedi.
“Değirmenleri dinleyeceğim.” dedim, elimde ayraç olarak kullandığım ıhlamur kalemimle kitabımı göstererek, “Sonra da ufka doğru yolculuğa çıkacağım.”
Yazan: Kübra Ertürk