Sayfalarını yirminci kez çizdiğim kitap, sana ne çok şey borçluyum bilemezsin. Bu iç konuşmalarımda yalnız kalmadığıma o kadar eminim ki senin sayende… Bazen odamdaki kalın perdeye günlerce dokunmadığım, baharın loş baygınlığını içime çekmediğim günler birbirini kovalarken pencerenin kenarında günlerce oturup bir yudum sıcacık kahveyi bile arzulamadığım zamanlar oluyor. Sana tutunduğum an, benim için güne karşı protesto başlıyor işte. Gün, davetkâr bir şekilde perdenin ardında kendini sunadursun, ben onun salkımlarından koparıp tadına varayım bile demiyorum zaman seninle geçerken. Anılarım, sanki sayfalarının arasında gezinirken karşıma her köşe başından çıkar gibi. Yaşamımı birisi benden gizleyerek bir fanusa hapsedip bu sayfalarda izleyiciye sunmuş. İşin ayakları yere basmayan boyutunu geçelim istersen. Bana gerçek mutlulukların sadece satır aralarında olmayacağını öğrettiğin için minnettarım sana. Çünkü gerçek hayata ayak bastığımızda sana kocaman sarılmak istiyorum nedensizce. Hayattan kopup sana dönme isteğimi bir kez olsun bastıramıyorum.
Hayatın, toprağın kalbinden doğduğu hakkında bir öykü okumuştum. Şu an avuçlarımdaki toz zerrelerine baktıkça hep bunu düşünüyorum. Temizleyen ve yenileyen, doyuran ve doğuran bu toprak değil mi? Toprağa bu yüzden ana demişlerdir diye düşünüyorum. Ana da çocuğunu bir hazine gibi yetiştirip gelişimini izlerken onu beslemekten alıkoymaz kendini çünkü. Bak, bahar geldi. Her yer yeşil. Mevsim yağmurlarından pelte gibi olan narin yumuşaklığın arasından baş veren iki minik fidan. Umutların, mutlulukların çağrışımı tüm insanlığa… Böyle zamanlarda pek mümkün değil derler umutlu olmak. Katılmıyorum. Mutluluğu normal şartlar altında bile buğulu görenlerin kendilerini kandırmak için uydurduğu bahanelerden yalnızca biri bu. Üretene ve ürünü yeşertenin bize sunduğu iyiliğe hayran gözle bakmayı bilmeyen memnuniyetsizler sürüsü hep. Başını göğe kaldırdığında gökyüzü orada duruyor ve ayakların toprağa keskin bir direnişle basıyorsa, bu insan için büyük bir şanstır diye düşünüyorum.
Başka bir öykünün bir yerinde şöyle bir soru geçiyordu: “En son dolu dolu kendini ne zaman mutlu hissettin?” Ben hatırlıyorum, martın ortası canım. Havalar ısındı ısınacak. Kendini dinlediğinde seni yıllar öncesine götüren bir anı artık gerçekten gülümsenerek hatırlanan maziden bir parça olmuş, biliyorsun. Kelimelerin garip cilvesi ya, aynı duyguları sana defalarca hissettirmez gibi geliyor geçen zaman ve tozlu raflardaki duygularını oradan çıkarıp hiç üflemem sanıyorsun. Canım, bu öyle büyük bir yanılma ki, inanamazsın.
Yaşantımız neye evrilirse evrilsin, yanımızdaki insan sayısı ne kadar artarsa artsın ve hatta ne kadar sosyal olursak olalım, zamanında “o insan” diyebileceğin kişiyi bir yere koyman gerektiği hakkında tek fikrin dahi yoktu güzelim. ‘Bir şarkıyı dinlediğimde duyacağım en büyük hissi birkaç yıl önce yaşadım ve bitti’ sandın değil mi? Yanılma kuzum; hayat sana birkaç hafta içinde bir buket gül kokusunda mutluluklar verecek ve içinde yeşeren mutluluk fidanı, gün gelecek iki kişinin aynı sevgiyi sulamasıyla çiçeklenecek.
Bu bir büyüdür.
Yazan: Elif Toy