Merhaba sevgili dostum;
Bana neyim olduğunu sorduğun bir mektup göndermişsin. Endişeni anlıyor, ilgine teşekkür ediyorum. Uzun zamandır cevapsız bıraktığım bu sorunu sıkılmadan, ısrarla bana defalarca soruşun olduğundan bu kez hemen konuya girip sana her şeyi anlatmaya karar verdim. Sevgili dostum, yasak şeylere meylediyorum kendimi son zamanlarda. İçimdeki yangını körükleyecek ne varsa atıveriyorum yaşamıma. Geceleri sokaklarda yabancılarla dolaşıyor, sabahı, bilmediğim yerlerde selamlıyorum. Parmak uçlarımda yürümüyorum. Hatta gürültü yapıyorum bağırıp şarkılar söyleyerek. Ayaklarımı yere vuruyorum yürürken ve bedenimin ayakta kalmakta güçlük çektiği günlerde, kamburumu çıkarıp omuzlarımı düşürüp topuklarımı taşlı yollara sürterek yürüyorum. Caddelerin kalabalık oluşu rahatsız etmiyor beni. Kargaşa yüklenmiş sesler, kulağıma iyi bestelenmiş bir müzik gibi geliyor. Korna seslerinin kuş seslerini bastırması, kulaklarımı delip geçen hayali sesleri yok ediyor. Kendimi apartman boşluklarına atıyor, sokak dansçılarıyla dans ediyorum. Çıkmaz sokaklara evimden daha sık uğruyorum. Daha önce hiç olmadığım kadar umursamaz ve dalgınım. En fazla bir hafta süreceğini düşündüğüm bu durumu daha önce de yaşadığımı hatırlıyorum. Zaman geçtikçe basit yaşamlara benzeyen hayatıma geri dönüyorum. O zaman da karanlık sokakları çıkmaza tıkıyor, nadiren anımsıyorum o karanlık günleri. Ancak bir akşam var ki kafamın içi tozla da kaplansa unutmam imkânsız. O akşam son zamanlarda hislerimi ele geçiren duygulara tekrar tutsak olduğum bir geceydi. Paslanmış ve çökmüş yatağımdan gıcırtı sesiyle kalkmıştım. Evim dediğim bu dört duvar arasında sıkıntılı bir şekilde ileri geri dolandıktan sonra sonunda dayanamayıp kapımın arkasından montumu sırtıma geçirip kendimi ölü hayvan kokusunun ve sineklerin hapsedildiği sokağa attım. Kimseye anlatamadım içimde vahşete neden olan o anları sevgili dostum. Eğer kırkımı geçmeseydim ve uzun bir yaşama dair umudum olsaydı, sessizliğimi korur bu mektubu yazmazdım sana. Ama işte kırk beşim, hastayım ve göğsümden derimin üstüne geçip de geceleri beni terleten bu duyguları ancak o gece yaşadıklarımı birisine anlatarak parmak uçlarımdan yere akıtabileceğimi düşünüyorum. O gece içimde yanıp duran bir şeyler vardı ve bu yangınla sokağa çıkmak iyi bir fikir değildi dostum. Sokağa çıktığımda saat ikiyi yirmi geçiyordu. Sokaklar boş görünüyordu ve bu daha da canımı sıkıyordu. Adımlarımı hızlandırıp sokağımdan ayrıldım. Dört-beş blok öteye gittim ve deniz kenarında sakinleşme ümidiyle dolaşmaya başladım. Burnumda sokağımdan kalma kan kokusu vardı ve başımı döndürüyordu. İçimde öfkeyle karışık tiksinme ve damalarımda durmak bilmeyen şehvet dolanıyordu. Uzaklardan gelen bir sesle irkildim. Bu ses aynı ritimde ilerliyor, bana yaklaşıyordu. Ancak bir anda ses farklı yöne saptı. İçimdeki duygulara merak da karışınca sesi takip etmekten kendimi alıkoyamadım sevgili dostum. Bu bir çift topuklu ayakkabının sesiydi. Kadının kısa siyah saçları ve dar güzel bir elbisesi vardı. Ayaklarım uyuşmuştu ve kontrolümü kaybetmiştim. Bir süre onu takip ettim. Sonra beni fark etmiş olmalı ki endişelenmeye başladığını hissettim. Adımlarını hızlandırdı ve arkasına bakmaya korkmakla, tehlikede olup olmadığını anlamak arasında kaldığından başını sağa sola çeviriyor belki de bir gölge bulmaya çalışıyordu. Ayakkabısından görünen o beyaz ince ayakların beni caddeye götürdüğünü fark ettim. Siyah bir araba durdu ve kadın içine binip gitti. Ona korku vermiştim dostum ama bunu yapan ben değildim, anlıyorsun beni değil mi? Arabanın arkasından bakarken öfkemin yükseldiğini hissettim ve sahil yoluna geri döndüm. İşte bu sefer de bir kedi sesi bana yaklaşmaktaydı. Önce usulca yanına yaklaştım ve yumuşak beyaz tüylerinde kirli ellerimi gezdirmeye çekinerek elimin tersiyle onu okşadım. Bacağıma dolandı. Kuyruğunu dizlerimde gezdirdi. Tüylerinin yumuşaklığı sakinleştirir beni sandım. Kucağıma aldım ve… Ne olduğunu anlayamadım ilk başta. Karanlıkta beyaz bir şey göğe yükseldi ve bir su sesi duydum. Ellerime baktım. Artık boştu. Koşarak eve gittim ve dört duvarımda sağlam kalmış son aynamı da camdan dışarı attım. O günün ardından bir hafta boyunca evden çıkmamış, yemek dahi yememiştim. Bir hafta sonraysa normal yaşamıma geri döndüm ve her şeyi unutmaya karar verdim. Ve işte dostum artık biliyorsun. Beni içten içe hasta eden, beynimden başlayıp bütün organlarımı kemiren duygular işte bunlardır. Bu zavallı, ihtiyarlamış dostun yavaş yavaş yok olmakta. Hoşça kal.
Yazan: Seda Vural