“Nesrin, çay yaptım. Kızı da al gel” diye seslendi Kamuran Abla. Şükran Abla’yı da çağırmıştı biz gittiğimizde. Aynı dönemin kadınlarının her şeyi aynı oluyor. Kimse kimseden bir şeyini saklamıyor sanki. Aynı basmadan etekler, omuza doğru sallanan baklava küpeler, düz alyans hani şu herkeste olan, ince. Mutlaka bir yelek, yakasında çiçek olan işlemeli bluzun üzerine. Efkârlanınca bir sigaranın elde ele dolaşması. Kimin evine gidilse aynı sanki.
Kısır var kenarı mavi, iç içe geçmiş halkalı porselen tabakta. Bugün yapılmamış, belli. Kıvırcıklar azıcık baygın. Kimsenin taktığı da, burun kıvırdığı da yok. Çay var bir demlik. Biterse hemen altına biraz su koyup çoğaltmalık. Mühim meseleler konuşuluyor ve ondan olsa gerek ev sahibinin hemen yanındaki küçük tüpte kaynıyor. Kimse gidip yorulmasın, eksik kalmasın bir kelimeden diye. Sigara böreği… Kamuran Abla, sabah kızartmış, taze yani. Domates, salatalık… Zaten bu bir gün değil. Öylesine günün ortasına sıkışıp kalmış bir kadının hayatına üç bardak çaylık bir mola.
Birazdan Kamuran Abla elinde kırmızı bir leğen ve bir poşet yeşil fasulyeyle geliyor. Çayını çekiyor bir seferde. Aman demli olsun bu sefer, zindana buluyor bardağını. Fasulyeler iyi. Çıtır çıtır ses çıkıyor. Ben gülüyorum. Ayşe kadın diyor biri. Yüzüm asılıyor. Kadınlığıma laf değdi, diyorum. Tazeliğim çıtır olmak zorunda mı? Ya da niye illa kadına bir laf değecek, diye düşünüyorum. Ağzımı açıp bir şey söylemek istiyorum. Kamuran Abla soğanı da oturduğu yerden doğramaya başlıyor. Ama ben ağlıyorum.
Herkes üç bardak çayını içmiş. Birer dal da Samsun çekmişler ciğerlerine. Ne var bu akşam da yemek yok desem diyor biri. Ne olacak, ertesi gün kapıya çarptım gözümü dersin, diyor birisi. Öbürü, şöyle bir uyusam da iki saat kimsecikler bana dokunmasa, diyor. Bebeler tependen mi iner Allah aşkına, diyor beriki. Gidip üç beş kılık kıyafet alasım var, diyor bir başkası. Ay sonu gelir mi, diye kursağına tıkıyor en yakınındaki.
Oysa ne küçük, ne minik istekler, diyorum. Annem de istiyor mu, diyorum. Ya da istedi mi diyorum? Acaba o neler diledi, diliyor diyorum. Kamuran Ablanın soğanı bitmiyor da bitmiyor. Ben ağlıyorum da ağlıyorum. İnsan ne küçük şeylerin özleminde, ne büyük şeylerin hayalsizliğinde diyorum. Kısırdan son bir çatal alıyorum. Keşke istemek istemeyi istemesem.
Kız huysuzlanınca bahane ediyorum, oysa kaynıyor içim. Usulca süzülüyorum, bu da amma bebeci falan diyorlar. Bizimkiler büyüdü şuralarda, nereye, diye takılıyorlar. Dudağımın ucundan düşüverecek gülüşüm. On dört basamağı sırtlıyorum ikişer ikişer. Kaç kez saydığımı da kaç kez indiğimi de hatırlamak istercesine bir kez daha sayıyorum. Dili tutmayan kapıyı itişimle, kapının dışındakileri birer birer yüreğime oturtuyorum.
Sen benim çörek otumsun,
Sen benim kara kuzumsun,
Sen benim ekşi hamurum,
Sen benim minik bulutum,
Sen benim, sen benim…
Dilimden dökülen ninniye, ılık bir süt gibi yakışıyor uyku. Mahallenin kadınları erkeklerini öldüredururken ben en çok anneme ömür veriyorum. Murat geliyor aklıma. Annesi ve babası boşanmıştı. Birinci sınıftık. Müzik dersinde tahtaya çıkıp – çok modaydı o zamanlar – boğaz temizlenir ve en iyi söylenildiğine inanılan şarkı her defasında bıkıp usanmadan sınıfta yankılanırdı. Murat, kapkara gözleri ve kısacık kesilmiş saçlarıyla karşımda belirdi şu an. Kulaklarımdaysa çoktan ezgisi.
Güneşin alası çok
Her evin çilesi çok
Analar çeker yükü
Kimsenin bilesi yok…
Gerisini hatırlamak için zorladım beynimi. Annenin çocuğuna baktığından, evine taptığından bahsediyor. Murat yanık sesiyle sınıfı inletiyor. Boşanmak pek yoktu bizim oralarda o zaman. Hayret ediyordum Murat’a. bir de gıpta ediyordum iki evi var diye. Ne bileyim babası da annesi de ayrı ayrı bayramlık falan alıyorlardır ona diye. Ama o analar çeker yükü derken niye öyle aktı gözlerinden damlalar. Şimdi düşünüyorum da ne çocuk şarkıları dinlemişiz diyorum. Çileyle bezenmiş, yüklerle donatılmış dizeler. Kadına tanınan haklar, ömründen çalmış da çalmış. Kederden erken gitmişler bu âlemden kim bilir. Oysa büyükbabam, otobüslerde hep kadınların olduğunu, kocaları mezara yollayıp kendilerinin gezdiğinden bahsediyor. Oysa babaannemin ondan önce gittiğinden haberi yok gibi.
Murat çok geliyor aklıma bu sıralar. Her anne deyişimde o kara çocuk öyle kara tahtanın önünde mavi önlüğünün altında şimşeklerini çakacak iki gözüyle bana bakıyor. Annesinden alamamış da yüklerini.
Kızı ayağımda sallıyorken beynim gel-gitlerle oyalıyor beni. Nefesini minik bir mendil gibi yüzüme örtmek istiyorum uykuyla mayalayıp. Nefesi mi çoğalır, uykum mu ağırlaşır bilmiyorum. Perdenin arasından Murat güneş gibi parlıyor, bütün alasını almış güneşin. Kara, kısa kesilmiş saçlarını okşuyorum, anne de bana, diyorum. Hıh, diyorum gözlerimi aralamaya çalışıp, tekrar dalıyorum. Kız uyanıyor, memeyi veriyorum kuş gibi açtığı ağzına. Kalbim sıkışıyor ve her defasında öleceğimi sanıyorum. Bizim ailenin kadınları kırklarını göremiyorlar, kalbim diyorum. Kalbim bana bağışla yavrularımı. Ölmekten korkmuyorum da annesiz kalacakların başlarına gelecekten korkuyorum. Murat uzanmış yanımda, yedi yaşında. İki diş dökülmüş ağzından oysa kalbinden dökülen sözleri sayamıyorum.
Annem tıklatıyor kapıyı, yüzüğünün tınısı gözümü alıyor. Çay koydum gel, diyor. Ne çayı, dün içtim, bugün günlerden ne, Murat şarkıyı niye söylüyor, Celal öğretmen fişlerin önünde, ağzı süt kokan bebe de kimin? Aklım dünyanın çevresinde kaç tur attı da kendine bir mekân bulamadı. “Kerahat vakti uyuyan, uyandığında deli olmadıysa şükretsin” demiş Hz. Peygamber. Allah’ım, kalbimi ve aklımı bana bağışla. Bir de bütün anneleri çocuklarına. Annesi olmayınca bebelerin babaları da olmuyor dediler bana küçükken. Şimdi ben hepsinin annesi olsam, kalbim, evet kalbim kaldırır mı? Ben acıya dayanıksız, eziyete takatsiz otuz beşini henüz görememiş, kırkına varacağından şüpheli bir kadınım. Dayanır mı kalbim Allah’ım? Dayansa olur mu? Dayansın Allah’ım.
Yazan: Özlem Doğan
Sayı: 39