Ağır ağır çıkıyordu merdivenleri, çocukluğundan beri oynamayı ve tabii ki karıştırmayı en sevdiği odaydı burası, hep koşarak çıktığı bu merdivenler şimdi attığı her adımda daha bir ağır geliyordu. Ne çok anı vardı… Babaannesi çok istemezdi buraya çıkmasını, gizli gizli kaçarak gelirdi buraya. Eski elbiseleri giymek, o muhteşem gösterişli şapkaları takmak, ayağına büyük gelse de o kalın topuklu ayakkabıları giyip dans etmek… Büyüleyici gelirdi. Sanki zaman bu odada hiç ilerlemez, hep o eski zamanla da kalırdı.
Kapının önüne geldiğinde durakladı, sanki birazdan arkasından babaannesi seslenecek ve yakalanmışlık hissi ile geri dönecekti. Öyle olmayacağı gerçeği içini sızlattı bir kez daha, gözünden akan yaşlara engel olamıyordu. Her zaman güzel ve her zaman neşe dolu olan babaannesi yoktu artık ve bir daha hiç o harika hikâyelerini anlatamayacaktı… Acısı ve özlemi onu kapı önünde duraklatsa da, içeri girmek ve içeridekileri görmek merakı daha ağır basıyordu. Ondan gizlenen ve hep yarım anlatılmış bir geçmiş olduğunu hissediyordu, buradaydı, bu odada bir yerlerde, yıllarca ustaca saklanmış, hiç dile gelmemiş anılar ile yüzleşmeliydi artık.
İçeri girdiğinde, pencereden yansıyan gün ışığı, tozlu perdelerin arkasından, belli belirsiz içeri sızıyordu. Her şey gri bir toz bulutunun altına gizlenmiş gibiydi, unutulmuşluk sinmişti odaya. Camın hemen altına yerleştirilmiş büyükçe bir sandık, hemen yanında tekli koltuk ve duvarı boydan boya kaplayan bir kütüphane, işte babaannesinin küçücük bir odaya özenle yerleştirilmiş gizli dünyası gözlerinin önündeydi. Koltuğa oturdu yavaşça, sandığın üstündeki el emeği dantel örtü ve onun üstünde eski bir fotoğraf çerçevesi dikkatini çekti. Nazikçe çerçeveyi eline aldı. Siyah beyaz hatta sararmış bir fotoğrafta, muhteşem güzellikte, saçları özenle topuz yapılmış, üzerinde dantel uçuş uçuş bir elbise, gözleri yaramaz bir çocuk kadar hınzır ve bir o kadar kadın bakan, oturduğu koltukta bile enerjisi ışıldayan bir kadın vardı. Canım babaannem, diye geçirdi içinden, nasıl da güzel… Tam yerine koyacaktı ki elinden kaydı ve büyük bir gürültü ile yere düştü. Oldukça ağır olan demir çerçeve ortadan ikiye çatlamış, cam tuzla buz olmuştu. Üzüntü ile dağılan parçaları toplamaya giriştiğinde, resmin arkasına gizlenmiş bir mektup olduğunu fark etti. Heyecan ile uzanıp aldı yerden mektubu, güzel bir el yazısı ile yazılmış, ama yılların tortusuna dayanamayıp yer yer silinmeler ve sararmalar oluşmuştu.
“Sevgilim, içimin gülen yüzü, Oya’m, gittiğinden beri ellerim ellerin, gözlerim gözlerin oldu. Kendimi, artık sıhhatli ve güvende olduğun gerçeği ile avutuyorum. Burada, bu savaşın içinde olmaman tek tesselim. Çatışmalar iyice arttı. Mahalledeki tüm evler boşaltıldı, insanlar Türk bölgelerine göçe zorlanıyorlar. Gitmemek için direnenlerin gördüğü zulmü anlatmama kelimeler yetersiz. Biz, babam ve amcam, Türklerin güvenli bölgelere geçişi sırasında güvenli ilerlemelerini sağlamak için oluşturduğumuz grup ile birlikte Rum çetelerine direniyoruz. Şimdi böyle yazdım diye korkma hemen, iyiyim merak etme. Türk ordusunun yardıma geleceğinden konuşuluyor, umudumuz var. Bak gör her şey bittiğinde kavuşacağız ve her şey eskisinden çok daha güzel olacak. Sen iyi ol, dua et ve beni bekle… Mutlaka geleceğim! Öyle bir sarılacağım ki, yaşanan tüm hasretleri ve acıları unutturacağım sana. Sakın vazgeçme! Sakın umudunu yitirme! Gözlerin, bilirsin yaşama sebebim. O ışıl ışıl, neşe ile bakan gözlerin. Sakın ola hüzün düşmesin o bakışlara, benim gücüm, amacım, varlığım onlara bağlı unutma!
Seni çok seven, sonsuza kadar sevecek olan Rıfat’ın…
Kıbrıs 1975”
Okudukları karşısında, şaşkına dönmüştü. Dedesinin ismi Rıfat değildi! Babaannesi de bildiği kadarı ile İstanbulluydu, Kıbrıslı değil! Nasıl bir gizemdi bu? Niye saklamışlardı ondan bunu? Neden kimse Kıbrıs’tan hiç bahsetmemişti? Merakı iyice artmıştı. Sandığı açmaya karar verdi. İçi pek çok eski eşya ile doluydu; eldivenler, şapkalar, küçük çantalar, şallar, elbiseler… Hepsini özenle çıkardı koltuğun üzerine, başka bir şey daha olmalıydı bu aşka dair. Sandığın en altına doğru geldiğinde bir defter buldu, sayfalarının aralarında resimler, mektuplar olan eski bir defter. Defteri eline aldığında, yere düşüp kırılan genç Oya’nın resmi ile göz göze geldi. İşte tam o anda, rüzgar hızlıca eski pencereyi açıverdi, elindeki defterin arasına gizlenmiş tüm sırlar yere savruldu. Tüm tozlar havaya uçuşmuş, gri bir bulut olmuştu sanki. Kendisini toparlayıp, açılan pencereyi kapatmak için doğrulduğunda onu gördü karşısında. Bembeyaz dantel elbisesi üzerinde, saçları hafif dağınık topuz gülümseyerek ona bakıyordu. Korkudan donup kalmıştı.
Korkmana gerek yok, ben de buraya gelip, beni bulmanı bekliyordum. Senden başkasına güvenemem. Sen benim en kıymetlimsin, anılarımı bir tek sen koruyup sonsuza kadar yaşamalarını sağlayabilirsin. Oku o defteri, sonra da gün ışığına çıkmalarını sağla, yeterince gizli kaldılar. Ben cesaret edemedim, hakkıyla sahip çıkamadım onlara, oysa haykırmak isterdim, yaşadığım her şeyi. Çok acılar çekildi Kıbrıs’ta, zulüm her yerdeydi, kardeşimi ve babamı yitirdim ben o cehennemde sonra da sevdiğimi… Oku, yaz, anlat dünyaya…
Uzanıp, yüzünü iki eline aldı, seni çok seviyorum bebeğim, dedi. Hep çok seveceğim…
Kendine geldiğinde, tekli koltukta öylece oturup kalmıştı. Etrafına bakındı hızlıca, kimse yoktu. Rüya mı görmüştü? Ağlamaya başladı, bağıra bağıra, yaşadığı anın ağırlığı ile çöküp kalmıştı. Ne olmuştu? Gerçek neydi bilmiyordu ama ne yapacağını biliyordu artık. Elinde defter, hızlıca çıktı odadan.
O günden sonraki günlerde uzun uzun okudu defteri, babaannesine olan hayranlığı bin kat daha artmıştı. Onca acıya ve yokluğa nasıl katlanabilmişti? Hayattaki en büyük aşkı olan Rıfat’ın yokluğuna nasıl dayanabilmişti? Dayanmakla kalmamış, bir de yeni bir hayat kurmayı başarabilmişti tek başına. Yaşarken, anlattığı hikâyeler ile kişiliğini şekillendirmiş, giderken bıraktığı son hikâye ile de bambaşka bir hayat dersi daha vermişti işte.
Son isteğinin yerine gelmesi için kolları sıvadığı ve o defterde yazılanları kitaplaştırmaya başladığı bir gün, yorulduğunu fark ederek arkasına yaslandı, canı Kıbrıs tatlısı çekmişti, babaannesinin her pazar yaptığından, ben de yapabilirim dedi kendisine, ne de olsa ben de Kıbrıslı sayılırım.
Yazan: Buket Özbek
Sayı: 39