Önce Karl Marx ile bakıştım. Zamanında “Eğer sevgi üretmiyorsa yüreğiniz, başarılı bir üretici değilsiniz’ demiş. Söyle be Karl, biz nerede yaptık hatayı?
Duvarda asılı posterden bana bakıyordu Karl Marx. Yok, dedim, bu böyle olmaz. Kalktım bir bardak su doldurdum. Düşünmeye devam ettim.
İçimden 3 kere tekrarladım.
‘Olmuyor, olmuyor, olmuyor…’
Sanki iç sesimi duyar gibi ‘Olmuyor değil mi?’ dedi. Şaşkınlıkla kafamı kaldırdım, önce Karl Marx’a baktım, sonra yatakta oturan ona baktım.
Bir elinde sigara, bir elinde kül tablası duruyordu. Sigarasının dumanları yüzünü kaplamıştı. Sigarayı içerken gözlerini kısışını gözlerimi kısarak izledim. Ona kızgındım ama yine de bu duruma susuyordum.
‘Olduramıyoruz’ dedim.
Uzun uzun baktı, sonra sigaradan yine bir nefes çekti, her zamanki gibi 2 defa üfledi.
‘Söylesene hangimizi daha çok seviyorsun?’ dedim.
‘Her seferinde koşarak sarıldığın bu sigarayı mı yoksa beni mi?’
Güldü, ‘Bu ne çocukça bir soru’ dedi
Çocukçaydı belki ama güzeldi, doğruydu.
‘Ben en çok sigara içerken beni hayran hayran izleyen seni seviyorum’ dedi.
Karış karış ezberlediğim adam, sigarasına karışmama yine izin vermedi. Bilgisayarın ekranına bakıyormuş gibi yaptım. Filmin en heyecanlı sahnesinde, kavgalarımızın en hararetli kısımlarında böyle susmaya çalıştığım zamanlarda hep yaptığım gibi, bilgisayarın başına geçip uzun uzun ekrana yansımasından sigara içişini izledim. Öksürdü, öksürdü, daha çok öksürdü. ‘Bırak işte şu illeti’ dedim.
‘İlaçlarımı unuttum, ondan bu öksürük’ diyerek mutfağa ilaç almaya gitti.
Onu tanıdığım günden beri sigara en yakın arkadaşıydı. Pantolonun sağ arka cebinde cüzdan, sol arka cebinde sigara paketi vardı. Sigarasının ezilmemesine dikkat ederdi. Sigara kutusunun üzerinde duran o adamın fotoğrafını, sigarayı ilk açtığı çöp ile kapatırdı.
‘Bunu neden yapıyorsun’ dediğim zaman, ‘ben bu adama üzülüyorum, sigarayı içemiyorum’ derdi.
‘E içme işte!’ dediğimde, ‘ama ben seviyorum, olmaz’ diyerek alnımdan öpmüştü.
İlaçlarını içmeye gittiğinde kalktım yine o adamı kapattığı çöpü söktüm, yırtıp attım. O sigara içmekten vazgeçmiyor, ben sigaradan vazgeçirme çabamdan vazgeçmiyordum. İlaçlarını içip geldi. Ertesi gün vedalaşacağımızı hatırlatıp bugünü kavgayla geçirmeyelim, diyerek sarıldı. O gece son gecemiz olduğunu bilerek uyumadık, uyuyamadık.
Evet, son geceydi ama ikimizin hayatının kaosunun başlangıcıydı. O sabaha kadar sigarasını içti, anlattı, ben de dinledim. Ben anlattım, o dinledi.
“Birlikte gittiğimiz spotçuya gidip onu rahatsız etmeyi, kahvesini içmeyi unutma! Ben yokken sakın o parkta tek başına ıslanma…” ile başlayan bir sürü uyarı dolu sözleri kafamın bir köşesine tekrarlaya tekrarlaya kazıdı.
Vedalaştık, sarıldık ve uyuduk.
O, can yakan tüm hasta anılarımızla sevgisinde kaybolduğum, dumanında boğulduğum, en eksik hislerimdi. Aslında ona sarılmam, tüm bu konuşmalar düşmüş, rüyaymış. Ben ona sarıldım, gerçek gibi. O bana sarıldı, sonsuzmuşuz gibi. Sanki beni hiç bırakıp gitmeyecekmiş gibi. Tüm bunlar düşmüş, ben de her gün bu düşü yaşıyormuşum. Her sarılmada düşmüşüm. Uyandım, onsuzluğa düştüm. Üzerimde yıkamaya kıyamadığım sigara kokan o tişörtüyle tavana baktım. Peki ya şimdi, dedim. Günlerce kendimce devamını bulamayıp ezberlediğim cümleyi yine yarıda bırakarak söyledim:
Peki ya şimdi…
Tüm üzüntümle yutkundum. Yataktan kalktım, telefonuma uzandım. Attığı o fotoğrafı gördüm. Fotoğrafın altındaki açıklamayı okudum:
‘Bugün daha iyiyim. Bugün de yeryüzünden gökyüzüne, gökyüzüme, tüm mesafelere rağmen savuruyorum tüm gülüşlerimi, seni seviyorum Destina…
Kemoterapinin 7. Haftası –Fransa-Monte carlo Temmuz 2018
Yazan: Tutku Kaynarcı
Sayı: 36
harika