Otuz yıl önce
Sabah üç sularında eve girmeden önce son kez kustum. Soğuk havayı ciğerlerime çekip ayılmayı denedim. Başaramadım. Binanın çevresini dolaşıp üçüncü katta bulunan dairenin ışığının yanıp yanmadığına baktım, yanmıyordu.
“Nerede bu asansörün düğmesi amına koyayım!”
Asansörün ışığı sönüyor, kapıyı açıp kapatıyorum. Işık yanıyor, ben düğmeyi buluyorum. Evin kapısında anahtarları birer birer deniyor ve doğru anahtar, doğru delikte, doğru kapıyı açıyor. Bu hep böyle olur. Yanlış anahtar doğru kapıda, doğru anahtar yanlış kapıda bir işe yaramaz.
Babam mutfak penceresinin kenarında duran masaya dirseklerini dayamış sigarasının ucunu kızartıyor. Bu gibi durumlarda hep söylediğim gibi “Ssssssiktir!!!”
“Chao!”
“Efendim baba.”
“Sarhoş musun evladım?”
“Evet baba.”
“Oğlum sen daha bugün hastaneden çıkmadın mı?”
“Çıktım baba.”
“Oğlum bu yaşta akıl hastanesinde madde tedavisi görüyorsun ve çıktığın gün yine sarhoşsun!”
“Arkadaşlarla madde bağımlılığından kurtulmamı kutladık baba.”
“Git oğlum bu evden. Bu saate kadar neredeysen oraya git.”
“Peki baba!”
* * *
Bugün
Sabah üç sularında oğlumla mutfak penceresinin kenarındaki masada karşılıklı oturuyoruz. Bitki çayı içiyorum, oğlum da su. Telefonumdan gelen e-postaları kontrol ediyorum.
“Baba kötü bir şey mi oldu? Şoka girdin.”
“Yok oğlum, olmadı.”
Sevdiğim kadın terk etmişti yalnızca. Hem de bence hiçbir mantıklı izahı olmayan, gerçek dışı gerekçelere dayanarak. Bir de “kendine iyi bak” demiş, taşa söyler gibi. Bakarım tabii…
“İyi o zaman.” diyor ve beni yalnız bırakmaya karar veriyor. Yüzüm yalnız kalmak istediğimi yeteri kadar net bir şekilde ifade ediyor olmalı. Çocuk beni maskesiz yakaladı. İğrenmiş olmalı, utanmış olmalı acz içindeki babasından.
İçim acıyor, telefon ekranına bir şeyler karalıyor, fikrini değiştirmesi için ikna etmeye çalışıyorum ama o kararını çoktan verdi. Değişmeyecek. Posta kutusunu kapatmış. Ulaşabileceğim her yer kapalı… Baştan sona bir yalana inandırıldığımın farkında olmama rağmen yine de inanmayı seçmiş olmak benim tercihimdi.
Normal bunlar. İnsanlar sıkılır, insanlar gider, insanların arabaların arkasından koşan köpeklerden farkı yoktur. Bir o arabanın peşine, bir bu… Ben de o köpeklerden biriyim ve köpekler git denildiğinde giderler.
* * *
Arkadaşlarımın hiçbiri yok. Bu saatte herkes evine gitmiş olmalı. Bir apartman boşluğuna sığınıyorum. İki de sokak köpeği yanımda. Bekri’nin beslediği köpekler bunlar. Bekri evsiz. Evsiz kaldığı zaman henüz sekiz yaşında… Şimdi neredeyse otuz. Daha ilk günden buna sokak köpekleri sahip çıkınca bu da sokak köpeklerine sahip çıkıyor. Dilendiği paralarla kasaplardan kemik alıp esnafa kaynattırıp köpeklere vermeyi alışkanlık ediniyor. Bu yüzden ağzı ilik kokan iki köpeğin sıcak nefesiyle ısınıyorum.
Sabaha karşı kalkıyor köpekler, kuşlar cıvıldıyor. Kocatepe Camiinde okunacak ezanın ardından yeni bir gün doğacak ve benim sokakta geçirdiğim sayısız günden biri daha geride kalacak. Serseri üniformamla okuduğum liseye gidecek, yarı kapalı gözlerle ders dinleyecek, tenefüste damarıma zerk edeceğim ilaca ulaşmaya çalışacağım. Köpekler Bekri’yi bulacak, Bekri onlara “Şerefsizler! Neredesiniz la ibneler! Dün gece nerede kaldıysanız siktirin gidin orada kalın!” diye fırça atacak ama başlarını okşamayı, kulaklarını ısırmayı ihmal de etmeyecek çünkü onları çok özlemiş olacak.
* * *
Faydasız emek sarf etmeye alışık her insan gibi bir cigara sarıp ucunu ateşliyorum. Gözlerim buğulanıyor, başım ağırlaşıyor, içimden konuşurken mahalle camisinden ezan sesi, ağaçlardan kuş cıvıltıları eş zamanlı yükseliyor. Yeni bir gün, yeni yoksunluklara alışmak için hep hazır bekler. İçindeki sıkıntıyı saklamalı, alay konusu olur… Günün en güzel tarafı budur. Hemen yamalarını sıvar, taş gibi olursun. Elin günün içinden dimdik geçersin hatta karşına çıkacak olursa poker maskeni takıp, kolaylıkla “Nerede kaldıysan oraya git!” diyebilecek yüze ulaşırsın. Az sonra ifadesiz bir yüzle çıkacağım evden. İlk gördüğüm arabanın peşine takılıp hayatımın rutinine koşacağım.
Odasına girip oğlumun saçlarını okşuyor, yüzünü görebilmek için parmaklarımın ucuyla yüzündeki saçları kulağının arkasında topluyorum. Onu sevdiğimi söylüyorum, narin bir kuşa söyler gibi usulca. Uyanmıyor.
* * *
Okul bittiğinde ayaklarım beni eve sürüyor. Doğru anahtarla, doğru kapıyı açıyorum. Sarhoşum. Ayağımda postallar, üzerimde deri mont ve altımda siyah kadife pantolonla kendimi yatağıma bırakıyorum. Ne kulağımdaki çengelli iğneler, ne de darmadağınık uzun saçlarım rahatsız ediyor. Sızma ile ölme arası bir uyku tutturuyorum.
Babam saçlarımı okşuyor, gözlerinden yaşlar süzülürken yüzümü görebilmek için, saçlarımı parmaklarının ucuyla kulağımın arkasına topluyor. “Neredesin Chao?” diye soruyor ağlarken:
“Hangi dünyadasın oğlum!”
Yanlış anahtarla açılmış, yanlış kapıdan girilmiş bir hayat yaşadığımı bilemeyecek.
Uyuyor numarası yapıyorum. Sevilmeyi seviyorum.
Yazan: Altuğ Altıntaş
Sayı: 38