Vakit ikindiyi bulmuştu ve yağmur hâlâ ulaşabildiği her yeri sulamaya devam ediyordu. Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerini çıkarken şemsiyesini kapatıp perona koştu. Bir zamanlar tıklım tıklımdı bu istasyon, diye geçti aklından. Şimdi gördüğü tren mezarlığından başka bir şey değildi. En son ne zaman gelmişti? Bir yıl mı? İki mi? Hayır hayır. Tam tamına iki buçuk yıl olmuştu Ayça’yla görüşmeyeli. Küçük büfe bıraktığı gibi duruyordu. Yanındaki berber de. Gar Restaurant’ın kapısı açıktı. Balık kokusu geliyordu içeriden.
Ayça bayılmıştı bu restorana. Şairlerin portrelerinin olduğu duvardan yana oturmuşlardı. Cemal Süreya, Nâzım Hikmet, Aziz Nesin, Can Yücel…
Severdi şiiri. “Annabel Lee”yi ezbere okurken gözleri de şiirlenirdi Ayça’nın. Gerçi iş çıkışında soluğu resim atölyelerinde alıp, “Tuval ile fırçanın aşkını seyrediyorum,” dese de şiirin genç kadın için ayrıcalıklı olduğunu düşünürdü adam.
Çinilerle bezenmiş duvarlar eskisi gibiydiler. Perdeler hâlâ kırmızı, masalar mavi beyazdı. Hüzünle karışık heyecan vardı içinde. Az kalmıştı. Yeniden buluşacak, bu masalarda yeniden oturacaktı onunla. Belki duvarda yine eski Türk filmlerinden birini oynatırlardı. Çağırırdı garsonu. Levrek lokması, Girit ezmesi, vişne yapraklı sarma isterdi masaya. Bir de otuz beşlik ısmarladı mı tamamdı. Bu sefer Ayça’nın ellerini okşarken aklı cebindeki halkanın esaretinde olmayacak ve o akşamki gibi onun gözlerinin içine baka baka onu o geceden sonra bir daha aramayacağını bile bile, “Yarın görüşürüz aşkım,” diye yalan söylemek zorunda kalmayacaktı. “Affet beni,” diyecekti. “Bitti. Artık, özgürüm,” diyecekti, “Unutalım. Her şeye yeniden başlayalım.”
Bir yetmiş beşlik boyuna yakışan uzun bacaklarıyla gar binasına girdi; dışarıda olduğu gibi içeride de eskinin o mahşeri kalabalığından eser yoktu. Koca salon sulu boya eski İstanbul resimleriyle donatılmıştı. Salonun diğer ucunda, ressam olduklarını tahmin ettiği bir grup sohbet ediyordu. Her zamanki gibi dudaklarını bükerek gülümsedi. Ayça da severdi böyle giyinmeyi. Salaş, birçok rengin harman olduğu, çuval mı, elbise mi belli olmayan kıyafetlerin içinde nasıl da güzel hissederdi kendini. Olsun. Ona yakışırdı o ucube kıyafetler. Küçücük boyuyla, şirin esmerliğiyle biblo gibi kızdı işte. Gruba yeniden göz attı. Sırtı dönük kadın uzaktan ne kadar da Ayça’ya benziyordu. Yok canım. Her gördüğün ressam bozuntusunu o zannetmeye başladın artık, diye geçirerek kendisiyle alay etti.
Duvardaki çinilerin, kabartma işlemelerin resmini çeken takım elbiseli bir adam kibarca gülümsedi ona. O da hafifçe dudağını yana kaydırıp gülümsemiş gibi yaptı. Takım elbiseli adama özenip omuzlarını daha bir dikleştirdi. Yüzüne ciddiyet takınarak telefonuyla gar binasının duvarından tavanına her cepheden resimler çekti ve büyük kapıdan rıhtıma çıktı. Yağmur aynı iştahla yağmaya devam ederken gök gürültüsüne vapur düdükleri eşlik ediyordu. Merdivenleri inip koşarak kafenin şemsiyelerinden birinin altına sığındı. Tıknaz bir adam belirdi yanında.
“Bir sade kahve. Yanında su da olsun.”
Saatine baktı genç adam. Ayça’ya çeyrek var. Gür saçlarını uzun ve bakımlı parmaklarıyla taradı. Spor süet ceketinin kollarını silkeleyip krem rengi pantolonunun jilet gibi ütü izlerini gözleriyle okşadı. Dolabından kaç kıyafet çıkarıp yatağın üzerine koyduğunu, kaçını daha giymeden yerine asıp yenisini çıkardığını hatırlayınca yüzü kızardı. Beğenecekti Ayça. Kesinlikle beğenecekti. Tığ gibi çıkacaktı karşısına. Yeniden ve yine aynı tutkuyla titreyecekti. Gerçi telefonda sesi oldukça soğuktu ama olsun. Kadındı sonuçta, biraz nazlanacaktı.
Yeniden telefonuna baktı. Mesajlara girdi ve önceki akşamdan bu yana kaç kez okuduğunu hatırlamadığı mesajları yeniden okudu.
“Yarın üçte. Haydarpaşa’da tamam mı?”
“Tamam.”
“Hâlâ bana kırgın gibisin.”
“Tamam. Yarın üçte oradayım. İyi akşamlar.”
“Görüşürüz.”
“…”
Her okuyuşunda garip bir ürperti sarıyordu bedenini, yine ürperdi. Kafe şemsiyesinin yanlarından toprağa düşen yağmur, önce şemsiyeye gümbürtüyle çarpıyor, sonra akıntıya katılıyordu. Ceketini düğmeleyip ellerini ovuştururken mesaj sesini duydu.
“Değişmemişsin. Hâlâ kahve seviyorsun. Spor ceketin de çok yakışmış ama bir gün aklına esip en ufak bir açıklama dahi yapmadan terk ettiğin kadının asla sana dönmeyeceğini düşünemeyecek kadar da aptal görünüyorsun. Nasıl? Ödeştik değil mi? Hoşça kal, yalıçapkını.”
Sandalyeye çöktü. Mesajı tekrar tekrar okudu. Neden sonra etrafına baktı. Merdivenlere, yan yola, denize, kafede boş boş zaman harcayan sandalyelere. Rıhtımın duvarına dizilmiş martılara değdi gözleri bir an. Hep bir ağızdan kahkaha krizine tutulmuş gibilerdi. Yüzü kızardı. Yerdeki yağmurun açtığı suyolunu izledi. Ayağa kalktı, bir solukta merdivenleri tırmanıp bekleme salonuna girdi ve bakışlarıyla bütün alanı taradı. Yarım saat önce gördüğü yüzler yoktu orada. Resim sergisini gezenlerin ayak sesleri duyuluyordu. Peronlara koştu. Kalbinin sesini duyuyordu neredeyse. Geri dönüp restorana girdi.
“Hoş geldiniz. Nereye oturmak istersiniz?” diye sordu garson.
“Yok,” dedi titrek sesle. “Birine bakıyordum da.”
Masalara uzandı gözleri tek tek. Bomboş masalara. Yoktu. Buhar olup uçmuştu sanki. Garsona döndü.
“Tamam, o zaman.” dedi. “Bir iki kadeh bir şeyler içeyim bari.”
Zeki Müren’in sesi yayılıyordu ıssız masalara.
Aşk gibi sevda gibi huysuz ve tatlı kadın…
Parmağıyla oynuyordu adam. Yüzük parmağı, daha dün özgürlüğüne kavuşmuştu. Tıpkı boş yüzük parmağı gibi içi de bomboştu o an.