“Yükümsüz Mağlubiyet
Bir günahkar insanım ben
Yok yüzüm peygambere
İstemem bir türlü gitmek
Böyle huzur mahşere”
Neyzen Tevfik
450 lira kredi,kira,doğalgaz,su,elektrik derken içinden çıkılmayan çok bilinmeyenli denklem şeklinde sürüyordu hayat. Şimdilik. Başını yasladığın cam kenarlarında süregelen sadece düşlerde yaşanması mümkün hayalin var. Fakat nasıl gerçekleşeceğine dair zerre fikrin yok ve aklında sadece bir sonraki ayın ödemelerini nasıl yetiştireceğim düşüncesi, borç borç üstüne katmerleniyor nasıl bir sınav bu. Günde sadece dört saat uyku yeter mi yada nereye kadar yeter bilmiyorsun birbirine çalım ata ata ilerleyen melankolik düşünceler nakış gibi işliyor beynine. Yine bir sabah uyanıyorsun lavaboda suyun ısınmasını beklemekten sıkılmış bir halde buz gibi suyu çarpıyorsun suratına seni kendine getireceğine inanarak. Ayaküstü dolaptan kahvaltılıkları çıkarıyorsun biraz peynir, zeytin, reçel yiyebilecek misin? Bilmiyorsun. Çay suyu kaynadığının haberini veriyor limandan hareket edecek gemi sesi ile karışık, bir an kendini vapurda düşünüyorsun. Üç bardak çay eşliğinde o gün yapılacaklar listesini zihninden bir kez daha geçiriyorsun: derse girilmek üzere fakülteye, yaşamak için işe gidilecek. Aniden çalan telefon sesi ile irkiliyorsun:
– İnsanlara Geçirbank’tan arıyorum
+ Evet, buyrun
-Bankamıza olan borcunuzu ödemediğiniz bilgisayar ekranında görülüyor. En kısa zamanda ödemeyi yapmadığınız takdirde hakkınızda yasal işlem başlatılacaktır.
Dakikalar süren bu minvalde devam eden konuşmalar neticesinde sonuç alamayacağını gören banka personeli nihayet edip telefonu en kısa sürede görüşme temennisiyle kapatıyor. Evden çıkıyorsun İstanbul’un henüz rantsal dönüşüme uğramamış genelde tek nadiren iki az da olsa üç katlı binaları arasından, dar sokak içlerinden geçerek geniş caddeye ulaşıyorsun. Soba bacalarından çıkan dumanlar işgal etmiş sanki mahalleyi, her tarafta toy grilikler mevzilenmiş saldırı emrini bekler vaziyette. Hükmen mağlubiyet. Otobüs olağan yavaşlığıyla yaklaşıyor durağa kapıyı zoraki açan şoförün uyku mahmurluğu gözlerinden okunmakla kalmıyor, görenlere sıkıcı bir öykü izlenimi sunuyor. Günün en sevdiğin kısmına başlamak üzere boş bir cam kenarına bırakıyorsun kendini, çantandan okuduğun kitabı çıkarıyor daha doğrusu kafanı kurcalayan iki dizeyi okuyorsun ısrarla:
“Zeka neyi şad etti istikamet bozuksa?
Ölümün ötesine bakışımız var bizim”
Ne diyordu bunu kağıda döken; neydi ölümün ötesi, biz derken neden birinci çoğul şahısı tercih etmişti, tüm bu düşünceler içerisindeyken yanına gelen ihtiyarın iniltisi ile kendine gelmiştin. O kadar yaşlıydı ki ellerinin kırışıklığına bakamıyordun, sanırım Azrail bu adamın varlığını unutmuş veya o kadar çok ölüm görmüştü ki bizzat Azrail’in kendisi olmuştu. Sıra “bana mı geldi yani bugün mü” diye düşünecekken adamın bugün son günü olduğu ve yalnız ölmemek için bu otobüsü tercih ettiği düşüncesi daha ağır bastığından ikinci seçenek üzerinde yoğunlaşıyorsun. Yine o pespaye İstanbul sokaklarından geçiyorsun, parçalanmış yollar, gelişigüzel yükselen özensiz binalar, yaptığın her yolculukta katledilen bir şehrin günden güne can çekişmesini izliyorsun. Bize ne kadar küçük olduğumuzu hissetirebilme adına bu denli göğü delercesine yapılıyordu artık binalar. Şehir adeta şantiye izlenimi bırakıyordu içinde yaşayamayanlara.
Otobüsten iniyorsun burada ne işim var diye bakan, ülkesindeki iç savaştan kaçıp gelen elleri mendil dolu çocukları görüyorsun, onları görmezden gelenlere ağız dolusu küfürler ediyor ve yanlarından geçip gidiyorsun sessizce; sanki hiç yoklar hiç var olmamışlar gibi. Kapısında top oynadığı evini, en sevdiği spor ayakkabısını, terliğinin tekini bırakıp kaçtıklarını düşünmeye devam ediyorsun; aklında, burnundaki sümük ağzına doğru yol almış soğuktan saklanacak sıcak bir yer arayan o küçük çocuk kalıyor. Ne kadar umutsuz olduğunu düşünüyordun yağmur denizle usulca buluşurken kendi dünyalarına hapsolmuş insanlara baktıkça, o insanların gündelik konuşmalarını duydukça umudun ne kadar uzakta olduğunu görüyordun. Biliyorum siz de duyuyorsunuz onları, bir şeyler söylemek istiyor ama nedensiz susmalara sürüklüyorsunuz kendinizi… Karnını doyurmak için insanlara el uzatılmasını sektör haline getiren ve bu sektörün kendi dilini konuşmayan birinin eline geçmesinden rahatsız olanları duyuyorsunuz siz de benim gibi. Onlara eşref-i mahlukat diyen ben değildim neticede.
Gece 02.00 sularında işten çıkıyorsun daha birincisi bitmeden ikincisini yaktığın sigaradan çıkarıyorsun günün bütün yorgunluğunu. Yeni bir güne başlamak üzere evine çekilmiş insanlardan azade halde yürüyorsun sokaklarda. Soğuk geceyi birlikte geçirmek için sıkı pazarlığa girişmiş olan iki kişiyi görüyor istemsizce konuşmalarını duyuyorsun. 250 Lira ısınmak için yeter mi? Adam ellili yaşların ortalarında yaklaşık 30 yıldır devam eden evliliğin getirmiş olduğu rutin sevişmelerden sıkılmış. Değişiklik arıyor. Siyah şık bir takım giymiş traş olup varlığını belli eden parfümü ile orada. Kadın ise İsrafil’den güzel sesi, artık sevişmelerin getirdiklerinden sıyrılmış gece kadar siyah eteği, uzun dalgalı saçları, İstanbul kadar kullanılmış deri ceketiyle duruyor. Adam bütün gece ona neler yapacağını anlatarak üçüncü sınıf bir otele doğru yol alıyorlar. Kadın bu fikrin ne kadar hoşuna gittiğini belli edercesine yalandan gülücükler sunuyor. Masumiyetini yitirmiş her şey bu şehrin mağaza vitrinlerinde sergileniyor, kredi kartına dokuz taksit. Boğulduğunu hissediyorsun, içinde ne varsa kusarak bir anlığına elleri mendil dolu çocuk oluyorsun. Eve gitmek istiyorsun günün bütün pislikleri yakana yapışmış seninle içeri gelmeyecekmiş gibi. Boğazın kuruyor, için yanıyor, havanın olanca soğukluğuna rağmen içindeki od sönmüyor, art arda dördüncü bardak suyu içiyorsun ama geçmiyor. Zaten ne zaman geçti. Uyumak istiyorsun gördüğün şeyleri unutup uyumak. Başını yastığa koyduğunda bir binadan aşağı düşüyorsun olanca hızla. Bağırmak istiyor bağıramıyorsun, kimse duymuyor seni, etrafında mahşer yerini aratmayacak kalabalık ortalarına düşüyorsun, kimse görmüyor.
yüreğinize sağlık, siz lütfen yazmaya devam edin… saygılar…
Teşekkürler yorumunuz için. Kalemimiz el verdiği sürece yazacağız.
Masumiyetini yitirmiş her şey bu şehrin mağaza vitrinlerinde sergileniyor … Yazan ellerine sağlık, yazdıran kadere ise çok şükür.