“Bir 45’lik lütfen; plak ya da tabanca
Stresli bir ganster başka ne ister?”
Murat Menteş
Her semtin böyle bir fiyakacı kabadayı takımı vardı. Bu takımlar Aksaray, Yusufpaşa, Cerrahpaşa, Şehremini, Tophane gibi yerlerde basbayağı hüküm sürerler; keserler, biçerler ,zabıtadan el buldukları için serbest gezerler; kumarhane, genelev, meyhane gibi yerlerden yerler, içerler, ev, dükkan basarlar kadınlara, delikanlılara sataşırlardı.
Ahmet Rasim – Muharrir Bu Ya!
Tarihi yarımadayı en dar yerinden ve en alçak geçidinden geçerek ikiye bölen ve Haliç’le Marmara kıyılarını birbirine bağlayan berzahın Bayrampaşa vadisi ile kesiştiği düzlükte yer alır Aksaray semti. Fetih’ten sonra şehirdeki Türk ve Müslüman nüfusu artırma ihtiyacı hasıl olmuş, Aksaray halkının bir bölümü getirilerek yerleştirilmiş bundan sonra da semtin adı Aksaray olmuştur. Semtin konumu kentin nüfus dağılımı açısından da önem teşkil etmektedir. İstanbul’un Marmara kıyıları, Samatya’dan Kumkapı’ya kadar mübadele ve tehcirlerle ülkeden gönderilmeden evvel Rum ve Ermenilerin ikamet ettiği yerlerdi. Buna karşılık Cerrahpaşa, Kocamustafapaşa gibi iç mahallelerde Türkler oturmaktaydı. Aksaray, -bugün de aynı önemini korumakta olup- Hıristiyan ve Müslüman cemaatler arasında bir buluşma noktasıydı.
Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği Ayşe Sultan ve Kara Mustafa Paşa saraylarının varlığına bakarak Aksaray’ın itibarlı bir semt olduğunu söylemek mümkündür. Bu itibar ve saygınlığına rağmen Aksaray, III.Murad döneminden sonra sürekli huzursuzluk meydana getiren ve kontrol edilemeyen yaklaşık 40.000 yeniçerinin büyük bölümünün oturduğu yerdi. Yeniçeri Ocağı’nın II.Mahmud tarafından ortadan kaldırıldığı 1826 yılına dek İstanbul yaşamında önemli bir yere sahip olan Yeniçerilerden ötürü, Aksaray çok canlı ve olaylarla dolu bir semt olarak tanınmıştır. Yeniçeri Ocakları’nın giderek kontrolden çıkmalarına bağlı olarak semt çevresinde bir yolsuzluk ve fuhuş bölgesi oluşmuştur. Bütün bunlara bir de halkın korkulu rüyası haline gelen tarihe Aksaray’ın Onikileri olarak geçen çete eklenmiştir.
Başlangıçta bulundukları semt halkı tarafından sevilen ve hürmet gören kabadayılar, idare ve düzenin ortadan kalkmaya başladığı anlardan itibaren bozulmaya, halka yardımcı olmaktan ziyade adeta bir parazit haline gelmeye başladılar. Bu kabadayı çetelerinin en namlısı ise II.Abdülhamid devrinde ortaya çıkan ve halk içinde korku salmış Onikiler çetesidir. Onikiler’in reisi olarak daha çok Fehim Paşa’nın adı zikredilmektedir. Fehim Paşa saraya yakınlığından ötürü -babası padişahın esvapçıbaşısıydı- yasadışı faaliyetlerde bulunur, polisten kaçanları kendi kirli işlerinde kullanmak üzere saklar, eğer gerekirse nüfuzunu kullanarak ceza almamalarını sağlardı. Her devlet dairesinde sözü geçen, adamlarının saldığı korkudan ötürü ses çıkarılmayan Fehim Paşa, kendisi gibi çete reisliği yapan diğer paşaların adamları ile uğraşmayı çok severdi. Onikiler ve rakip kabadayılar çoğunlukla Beyoğlu’nda birbirlerine girerler, galip gelen tarafın paşası o gün sarayda diğerlerine caka satardı.
Ahmed Rasim; Onikiler’e, önce Hariciye Nezareti’nde görevli, sonra da paşa olan “Arap Abdullah”ın reislik ettiğini yazar. İstanbul halkı arasında Onikiler’in korku veren ünü, o yıllarda eğlence ve ziyaret yerlerinden, mesirelerden, komşu ve akraba gezmelerinden gelenleri korkutur hatta anneler yaramazlık yapan, yemek yemeyen çocuklarını bu kötü şöhret ile yola getirmeye çalışırlardı.
Eski İstanbul kabadayıları arasında bir dönem için ‘sayılı fırtına’ olarak anılanlar arasında Onikiler’e mensup olanlar yoğunluktaydı. Bu yüzdendir ki bazıları öyle olmasa da kendilerini bu çetenin elemanı gibi gösterirdi. Zamanla etkinlikleri azalan ve dağılmak zorunda kalan bu çete de yerini değişen şartlara göre başka topluluklara bırakmıştır.