Fotoğraf: Haluk İlhan- Saklambaç ve SobeDerya’ya
Nazar ile kusurunun halına
Muhabbet yolları düştü falına
Ne kadar meylersen dünya malına
En son nasibimiz ölümdür ölüm
– Ahmet Aslan
Oyunların en eşitlikçi olanıdır saklambaç. Kız çocuğu ile erkek çocuklarının ortak paydada buluştuğu bir direğe ya da duvara yumup ‘önüm arkam sağım solum sobedir, saklanmayan ebedir’ ile başlayıp saklanan son kişinin adını avazınız çıktığı kadar bağırıp sobe yaptığınız anda sonlanır. İp atlamak, seksek oynamak kız çocuklarının sınırlarına dahilse; olmayan direkler arasından mahallenin en zengin çocuğunun -aynı çocuğun futbolun f’sinden anlamadığı halde- sırf topun kullanım haklarının sahibi diye her küsüp gittiğinde binbir yalvarmayla oyuna dahil ettiğiniz erkek çocuklarının sınırındaydı futbol. Haritalardan daha keskin hatlarla çizilirdi hayatın sınırları. Öyle olmalıydı. Çocuktuk lakin bildiğimiz tek şey erkeklerle kızların aynı oyunda yer alamayacağıydı. Saklambaç bunun önüne geçmiş, aradaki o görünmez duvarlar ortadan kalkmış, saklambaç oynayan çoktan kaleye mumu dikmişti. Mum mecaziydi sonradan öğrendik ama içimizde bir yerlerdeydi ateşi. Erkek çocuklarıyla kokulu silgilerimizi paylaşmayı, arka sıramızda oturup saçlarımıza dokunmalarını ve bunu fark edip bilmezden gelmeyi aşk sanmıştık. Yanılmamıştık. İki gönül bir olmasa da samanlık seyrandır, gökten üç elma düşsündür. Sonra bazılarımız büyüdü, aslında hepimiz büyüdük; sadece bazılarımız öyle hızlı büyüdü ki biz hep küçük kaldık sandık. Cebinde babasından aldığı, köşedeki muhallebicide iki muhallebi yemeye yetecek parası olan ilk aşklarla beraber büyüdük. Bırak el ele tutuşmayı, gözlerimiz çarpsaydı birbirine yeterdi. Zaten aşk bir yetinmeyi bilme haliydi; hep verecek, hiç istemeyecektin. “Seni öyle değil, böyle seviyorum” diyebildiğindi aşk. İlk defa gittiğimiz sinema salonlarında, avuçlarımız terledi avuçlarımızda. Aynı sinemanın çıkışında çok büyük günah işlemişçesine utandığımız; uzun zaman istem dışı elimizi götürdüğümüz dudaklarımız aynı paralelde kesişti. O tutkuyu bir daha yakalayamadığımız ağızları öptüğümüzde anladık, öpüşmede dişlerin çarpışmaması gerektiğini.
- Çok geç kalma kızım, biliyorsun baban geldiğinde seni evde görmek istiyor. Sokaklardan toplatma kendini.
- Tamam anne kalmam.
- Bak kime diyorum dinlemiyor bile.
Bu halde olduğum için Tanrı’yı suçladım yıllar boyu. Benim bu duruma gelmeme engel olabilirdi. İrade denilen şey niye vardı sende, sen kendine sahip çıkamıyorsan O ne yapabilir ki. Ne demek ne yapabilir? Her şeye gücü yeten, kaim olan o değil mi O, her bir şeyi tek bir kelime ile var eden için çok mu zordu beni bu halden alıkoyması. Benim bu duruma geleceğimi daha olmadan bilen de O, neden engel olmadı bana. Sen kendine engel olmazsan ne engel olabilirdi ki sana, sen hazır değilsen kim neye başlatabilirdi seni. Sen dur demeyi bileceksin kendine, öyle hamuduyla buldum ye oluyor muydu? Yiyecektim tabii, her şey insan için değil miydi? İnsan içindi, ben de bu güzelim nimetlerden aşurelerden, parmak kalınlığında sarılmış zeytinyağlı yaprak sarmasından, ciğerli-kavurmalı düğün pilavlarından… Sen öyle yersen elbet bir yerden çıkacaktı bunun cürmü, çıkmalıydı ki denklem yerini bulsun. Kendi kendimle, galibi meçhul mağlubu ortada, hem de kocaman devasa bir cüsse ile ortada, çekişmelerle geçti hayatımın uzun dönemi şu yatakta. Kendimi koca bir et yığınının içine hapsolmuş gibi hissediyordum. Asla çıkamayacağım hapisti ve hapse atıldığım mahkeme gününü hatırlıyordum. Yaşama dair beklentim sadece ölmekti. Bunun kendiliğinden gerçekleşeceği en azından şimdilik mümkün görünmüyordu, evet harekete geçmeliydim. İntiharı çok düşündüm lakin bunu yapmam için evvela yataktan çıkmalıydım, bunu da 7 kişi olmadan yapamıyordum. Siz de hak vereceksiniz 7 kişinin ortasında intihar etmek çok makul değildi. Bir de size acıdığım için bunu yapmadım. Sonuçta 358 kiloluk bir devi dördüncü kattan taşımak… Hadi taşıdın, bu bünyeyi yerleştirecek tabutu yapmak… Hadi onu yapacak işinin ehli bir marangoz da buldun, mezar diye krater düşmüş gibi genişlikte alanı tahrip etme hakkım var mıydı? Yoktu, hem şişmanların -ne şişmanı canım obezlerin- neye hakkı olacaktı, onlar bütün haklarını karbonhidrat, protein ve yağlarla tüketmişlerdi. Lakin bir gün öleceğim ve tabutumu taşırken edeceğiniz küfürleri şimdiden işitir gibiyim. Evet, evet ne bok vardı bu kadar yiyecek. Çok haklısın dünyanın yarısını öbür tarafa götürüyorum. Kesinlikle kara kıtada açlık oranı yüzde 25 civarında azalacaktı benden sonra. Ölümüme en çok hamburger zincirleri üzülecek, cenazeme çelenk bile göndereceklerdi. Daha hayattayken sigortalatmışlardı beni. Ünlü mobilya markaları bana uygun yatak yapabilmek için sıraya girişmişlerdi. ‘Dünyanın en şişman insanını dahi biz yatırıyoruz!’ sloganıyla satışlarını olağanüstü düzeyde arttırmıştı bir firma. Ben hariç herkes memnundu bu durumdan. Vücudum adeta reklam tabelası haline getirilmişti, bir tek neon ışıklarım eksikti onu da varın’dı siz tamamlayın’dı.
Sizin dünya dediğiniz yer benim için sadece bu yataktan ibaretti: yemeğimi burada yiyor, iki kişinin nezaretinde burada yıkanıyor, o esnada çıplak vücuduma bakar, göbeğimden aşağısını asla görememiş olmanın verdiği utanç ile insanlığımdan tiksinir, her tarafımdan sarkan et ve yağ yığınlarını gördükçe dolu dolu küfrederdim kendime. Hem yatak hem de tabut işlevi görüyordu bu demir karyola. Yemek dışında tek tutkum kitaplardı. Gazeteciler ve böyle ilginç bir vakayı incelemeye dünyanın çok çeşitli yerlerinden gelen doktorlardan kalan zamanları kitaplarla değerlendiriyordum. Son zamanlarda elime nerden geçtiğini bilmediğim daha evvel adına hiçbir yerde rastlamadığım öykülerinin sonunda kahramanlarını öldürmeyi şiar edinmiş bir yazarın çıkardığı öykü kitabını okuyordum. Arama motorlarına adını yazdığımda sosyal medya profilleri dışında bir şeyin çıkmadığı: Özgür Andaç. Süklüm püklüm dünya üzerinde kubbede hoş bir sada bırakmış nice isimden biriydi. Allah’ım ölmeyi arzular bir haldeydim ve hiç tanımadığım bir ismi düşünüyordum. Zaten tanıdığım birini düşünsem belki ölümümden sonra üzülür diye sözde ona kıyamadığımdan özde ise intihar edecek cesareti kendimde bulamadığımdan o dakika vazgeçerdim. Bir şeyi yapacaksan üzerinde çok düşünmeyeceksin, alimallah delirirsin sonra, dakika sonrasını görmeye kabil olmayan insanoğlundan bu dünyanın sırlarını çözmesini beklemeyeceksin.
Kimsenin beni bulamayacağı bakmaya akıl dahi edemeyecekleri bu yere saklanmakla ne iyi etmiştim. Öyle karanlıktı ki içerisi, el yordamı bir yere sinmiştim. Beni bulmaktan ümidi kesip “tamam kurtsun! yeter çık” diyene kadar bu karanlıkta saklanacak, işaret verildiğinde zafer kazanmış komutan edasıyla “aha burdaydım, nasıl görmediniz” diyecektim. Bu bir kuraldı; yaptığını ne kadar küçük gösterirsen, övgülerin o denli büyüğünü işitirdin. O karanlıkta evvela kediye ait olabileceğini düşündüğüm bir çift göz gördüm. Yoksa köpek miydi? Eğer öyleysem kapıyı açıp avazım çıktığı kadar kaçmayı düşünüyordum. Ama yavaşça yanıma yaklaşmaya başlayan şeyin kedi ya da köpek olmadığını anlamam çok uzun sürmedi. Parmağını dudağına götürmüş sus işareti yapıyordu bana. Ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaştı, burnuma değen iğrenç koku midemin bulanmasına yetmişti. Kapıyı açıp çıksam oyunu kaybedecektim, içeride kalsam bu kokudan bayılacaktım. Bu düşünceler arasındayken birden sanki gideceğimi hissetmiş gibi kapıyla arama girdi. Artık dışarı çıkma ihtimalim de kalmamıştı da şu koku olmasa… O an daha da yaklaştığını gördüm; “çok kötü kokuyorsun” dedim. “Biliyorum, o yüzden buradayım” diye yanıtladı. “Babamın tıraştan sonra sürdüğü kolonyadan sürsen böyle kokmazsın” dedim. Artık nefesini hissedecek kadar yakınıma sokulmuştu. Kekre, bozuk bir tat yayıldı ağzımın içine. Çıkardığı sesleri duyuyordum, bağırıyordum da kimse duymuyordu. Seslerinden anladığım kadarıyla oldukça mutluydu. Oysa ben… Bir taraftan hissettiğim o iğrenç koku, diğer taraftan hissettiğim çaresizlik… Fermuarını çektiğinde “tamam” demişti sadece, “tamam”. Kapıdan çıkar çıkmaz eve gitmeliydim, oraydı kendimi huzurlu hissettiğim yer. Doğrudan mutfağa geçtim. Ağzımda o berbat tat. O tadı bastıracak daha keskin bir şeyler aradım. Bulabildiğim ne varsa hepsini ağzıma tıkıştırıyordum, şu tat gitsindi. Ama gitmedi, evvela annemin akşam için yaptığı kuru patlıcan dolmalarını attım ağzıma. Çiğnemeden yuttuğumda zerre değişiklik olmadığını, o iğrenç tadın bir yere kaybolmadığını anladığımda uzun uzun çiğnedim. Sonuç yine aynı. Banyoya koşup diş macunundan koca bölümü fırçaya bıraktığımda öyle sert fırçalamışım ki dişlerimi, kanı lavaboya tükürdüğümde gördüm. Kanın dahi tadını hissedemiyordum. Tekrar mutfağa gidip buzdolabını açtım, elime ne geçtiyse aldım. Margarin, siyah ve biberli yeşil zeytin, peynir, reçel… Hepsini kocaman ekmeğin içine tıka basa doldurup yemeye başladım ama hiçbirinin tadını alamıyordum. Ne çok sevip leblebi niyetine yediğim biberli yeşil zeytinin ne de annemin bahçede kaynattığı reçelin.
Şimdi attığım her adımda, içimde hayatımın karışık ve zor bir kısmını geride bırakmak üzere olduğum duygusunu taşıyordum. Kendim için öngördüğüm hiçbir planı uygulayamadığım; bundan ötürü hayatın bana sunduklarını itirazsın, retsiz bir şekilde kabul ettiğim düşüncesi geçiyor beynimden. Hatıralara saplanıp kalmak insanı mutsuz ve umutsuz kılmaya yeterliymiş. Uzak geçmişte yaşananları hatırlayıp dünü kara bulut gibi gören alzheimer hastalarının asabiyeti gün geçtikçe ölüme yaklaşmalarından değil, sadece anıları ayan beyan hatırlamalarından ötürüymüş. Bildim. Ruhumun hafiflediğine şaşarak sokaklardan, evlerden geçtim. Dirseklerim köprünün korkuluğunda olduğu halde tüm bunları düşündüm. Akıp gitmekte olan suya aks eden güneşin görüntüsünü, masmavi göğe eğreti duran bembeyaz bulutları gördüm.