“Bana hiçbirşey bırakmadın…” diye haykırdı soluk benizli adam.
Yılların haykırışıydı bu anladığım kadarıyla.
Zamanı ayaklar altına alan,
Geçip giden günlere duyulan bir öfke,
Ağız dolusu küfür ve aşkla hem de…
***
Zamanın sabırla eskittiği, ahşap, her daim tatlı bir tonda gıcırdayan penceremden izliyorum bu adamı, kader ortağım olan penceremden… Hatırlıyorum da; ilk sigaramı burada içtim, ilk sevdiğimi düşündüğüm kadınla burada konuştum, sonuncusuyla da öyle… İlk dayağımı yediğimde; bu ahşap, kahverenginin en solgun ve de en anlamlı tonuna sahip pencereme koştum. Gökyüzünü parçalamak için…
Kızgın olduğumda buradaydım, yorgun olduğumda, mutlu olduğumda da. Her şey burasıydı sanki. Hayatta bazı yerler vardır, bazı eşyalar, bazı sesler, işte onlar iyi ki varlar; seni tamamlar, yarım olarak yaratılan sana bir anlam katarlar, seni bir bütün yaparlar… İşte bu yaban pencereydi beni ben yapıp tamamlayan.
***
İşte adamdan bir haykırış daha: “Her şey bitti artık benim için!”
Anlamaya çalışıyorum bu esrarengiz adamı; onu bu hale getiren sebepler sıralanıyor, çürümeye demir atmış beynimde. Eşi ölmüş olabilir mi? Çocuğunu mu kaybetti? İflas mı etti? Peki ya ihanet? Olabilir mi? Belki de sarhoştur. Her şey olabilir ama hayatın acımasız anlarla anlam bulduğundan bihaber sanki bu saflığa hayran adam.
***
Benim de böyle anlarım oldu dostlarım. “Her şey bitti” dediğim anlar. Hiçbir zaman peşimi bırakmayan gölge anlar. En mutlu zamanlarımı zehire çeviren anlar. Boğazıma düğümlenip nefes aldırmayan anlar. Kaçıp kurtulamadığım anlar…
***
Adamdan bu kaçıncı olduğunu hatırlayamadığım bir haykırışıklık daha; “Ölümü bekleyen bir adam olmayacağım.” Büyük ihtimalle intihar edecekti bu saygıdeğer adam. Koşup durdurmak istedim bir anlığına, merhametim girdi devreye yeniden ve bana hiç sormadan. Ama ona izin vermeyeceğim bu sefer. Adam umrumda değil, değerli dostlar, gerçekten umrumda değil.
Hayır! Koşup durdurmalıyım belki adamı ve anlatmalıyım ona hayatın zor da olsa yaşanması gerektiğini, anlatmalıyım ona insanın tek bir nefes dahi daha fazla almak için nelerden vazgeçebileceğini. Anlatsam gerçekten anlar mıydı dostlarım?
Anlatmama değer mi bu gizemli adam. En iyisi hiç karışmamak ve olan biteni yüksek ama gönlü alçak penceremden izlemek. Beynimdeki bu aptal düşünceler kemirmeye başladı tüm benliğimi. Hep bi arada kalmışlık var, hep bit ikinci kişilikle mücadele var ama neden?
Bir yandan da ‘ölümü’ görmek istiyorum. Adamın kaldırıma çuval gibi yığılışını. Bir şeyin artık hiçbir şeye dönüşünü görmek istiyorum. Varlığın yoklukla kucaklaşmasını izlemek istiyorum. Simsiyah olan gecenin kan kızılına boyanışını görmek istiyorum. Onun artık nefes almayacağını bilmek istiyorum.
Bu nedeni sonuçtan aykırı isteklerim engelledi beni, bencilliğim ve de merakım yine hüküm sürüyor anlaşılan bu anlamsız hayatımda.
***
Adamdan son olduğunu hissettiğim bir haykırış daha umutsuzca ve yürekleri parçalarcasına: “artık geliyorum.” İşte çekti tabancasını, beyaz bir tabanca, bir hayatı sona erdirecek bir demir parçası. İşin tuhaf yanı cesurdu adam, yüzyıllık bir çınarın akıl almaz heybetine sahipti. Yüzünde ise hafif bir gülümseme. Yanakları bir çocuğun anne aşkı kadar ıslanmış… Biz ise; tüm kainat susmuş adamı izliyoruz. Tek bir hareketini bekliyoruz. Sadece tek bir hareketini… Yeryüzündeki tüm ağaçlar, kaldırım taşları, bembeyaz ay, rüzgar, yerde duran çöpler ve ben ve de aydınlığa sırdaş olarak yaratılan karanlık… Hepimiz bu tuhaf adamı bekliyoruz…
***
Ve duyulan son ses, bir el silah sesi tam kalbine. Saniyeler içerisinde tüm yaşanmışlığı, koskoca hayatı, hep atmak için çabalayan kalbi parçalayan bir mermi… Bu tanımadığım adam her şeyi götürdü yanında dostlarım. Ağaçları, rüzgarı, gökyüzünü, denizi, güneşi, ayı… Bana kalan ise sadece uçsuz bucaksız bir karanlık. Adamı karanlığın kollarına teslim eden bana, bu hediye edildi. Kendimi kandırmaya başladım hemen. “Ölmeseydi hep acı çekecekti.” İçimi rahatlatmaya başladım, kendimi avutmaya…
Ana rüzgara ihtiyacım vardı, beni serinleten,
Adam götürdü…
Güneşe ihtiyacım vardı, yüreğimi ısıtan,
Adam götürdü…
Aya ihtiyacım vardı, karanlığıma ışıldak olan,
Adam götürdü…
Ağaçlara ihtiyacım vardı, yapraklarıyla gözlerimi doyuran,
Adam götürdü…
Denize ihtiyacım vardı, her hırçın dalgasında seni bana hatırlatan,
Adam götürdü…
Gökyüzüne ihtiyacım vardı, gönlümü bulutlar yastık yapan,
Onu da adam götürdü…
***
Ve son haykırış, bu bana ait: “Hiçbir şey bırakmadın be adam, ben de geliyorum…”
Çok sevdiği penceresinden aşağı hızla düşen bir ceset… Yere çakılmadan ölen bir insan… O da karanlığı götürdü yanında. Sana ise; hiçbir şey kalmadı götürecek.