Edebi

Otlu Peynir

Güneşten önce uyandım. Heyecandan gözüme uyku girmemişti; sabaha kadar yatakta döndüm durdum. Üniversite arkadaşları buluşacağız. Yıllar geçmişti aradan. Kim bilir herkes ne kadar değişmişti bunca zaman içinde. Fakat onun sesindeki coşku hâlâ aynıydı. Kim mi?  Hülya. İstanbul’a döndüğümü öğrendiğinde tüm arkadaşları kahvaltıda toplamaya karar vermiş. Onca insanı bi’ telefonla bir araya ondan başka kim getirebilirdi ki? Öğrencilik günlerinde de organizasyon işlerini üstlenirdi hep. Bazen emrivakileriyle kızdırsa da aslında içten içe hepimiz ona minnet duyardık. O da el atmasa nasıl toplanırdık bilemiyorum.

Boğazdaki mekânın kapısından girerken kalbim kıpır kıpır. Saate baktım, herhâlde henüz kimse gelmemiştir diye düşündüm. Fakat çok geçmeden yanıldığımı anladım. Deniz kıyısında ayrılan masada beş altı arkadaşım oturuyordu. Kucaklaşmalar hararetliydi. Hâl hatır sorarken diğerleri de geldi.

Bizler hasret giderirken masa envaiçeşit kahvaltılıkla donatılmıştı. Herkes önündeki tabağı arzu ettikleriyle doldurmuştu. Çok geçmeden ortaya yapılan konuşmalar yerini ikili sohbetlere bıraktı. Uğultunun arasından birinin bana seslendiğini fark ettim. Hülya tabağı uzatmış, “Mutlaka bu otlu peyniri tatmalısın, muhteşem!” diyordu. Teşekkür edip yemek istemediğimi söyledim. “Geldiğin köydekinin yerini tutmaz ama bu peynir de harika,” dedi gülümseyerek. Artık otlu peyniri ağzıma sürmediğimi öğrendiğinde şaşırdı. Öğrencilik yıllarından otlu peyniri ne kadar çok sevdiğimi bildiğinden nedenini sordu. “Çok sevsem de artık bana acı veriyor,” diyebildim güçlükle. Arkadaşların canını sıkmaktan korkuyordum. Sustum. Dağlar arasına sıkışmış köyde geçirdiğim öğretmenlik günlerimi anımsadım. Diğer arkadaşlar da ısrar etti nedenini öğrenmek için. İçimi acıtsa da onları kıramadım.

“Heyecanla adım atmıştım köye. İlk görev yerimdi. Kararlıydım tüm çocukları okullu yapmaya. Fakat yanılmıştım. Önyargılarımdan utandım. Şaşkındım. Köyün tüm çocukları zaten okula devam ediyordu muhtarın dediğine göre. Biri hariç; Berfin. Genç muhtarla küçük kızın ailesini ziyarete gittik. İlk kez çay ikram ederken gördüm onu. Renkli yöresel giysiler içindeydi. Uzun boylu. Zayıf. Sarı saçları örülü. Rengini bilemediğim gözleri yerdeydi. Çayları dağıtıp çıktı odadan. Yaşıtları dördüncü sınıftaydı. O hâlâ okula adımını atmamıştı. Babasını ikna etmek için çok uğraştık muhtarla. Sonunda ‘tamam’ dedi. İnadından vazgeçmişti. Berfin’i göremeden, ne düşündüğünü öğrenemeden ayrıldık. Kapıda vedalaşırken küçük kızın annesinin ilk defa başını yerden kaldırıp minnet dolu gözlerle baktığını fark etmiştim. Işıl ışıl siyah gözler Berfin’in duygularını, coşkusunu taşıyan elçiydi sanki.

Geleli bir hafta olmuştu. Gösterilen ilgi anlatılır gibi değildi. Yüreğim öyle coşmuştu ki, yerimde duramıyor gece gündüz köyde dolaşıyordum. Muhtar bir an olsun beni yalnız bırakmıyordu. O gün de yine birlikteydik. Etrafı dikenli tellerle çevrilmiş bir bahçenin yanından geçiyorduk. İçinde elma ağaçları çeşit çeşit. Karşımıza çıkıverdi Berfin. Gözlerinin içi gülüyordu. Ağzından kelimeler çıksa çok şey söyleyecekti. Yutkundu. Kelimelerle anlatılamayacakları bir çırpıda anlatıvermişti o yutkunma; bir de elma… Elbisesinin cebinden çıkarıp uzattı elmayı. Kırmızının minnet dolu tonunu öğrendim o gün. Döndü arkasını. Teşekkür etmeme fırsat vermeden sessizce uzaklaşıp gitti.

Okulun ilk günü o da arkadaşlarıyla birlikte sıradaydı. Yaşıtlarıyla aynı sınıfta olamamanın burukluğunu yaşıyor muydu bilmiyorum. Fakat her şeye rağmen mutluydu. Gözleriyle anlatıyordu her şeyi. İlk teneffüs ziliyle sınıf boşaldığında yerinden kalktı. Elinde bir torba. Masaya bıraktı. “Bunu annem gönderdi. (Duraksadı.) Otlu peynir,” dedi. Hızlı adımlarla sınıftan çıktı. Teşekkürüm arkasından yetişememişti. O günden sonra neredeyse her ay otlu peynir getirdi. Yediğim en güzel otlu peynirlerdi.

Berfin kısa zamanda öğrendi okuma yazmayı. İlk karneyi aldığındaki sevincini anlatmak mümkün değildi.

Geç gelen bahar kendini hissettirmeye başladığında kar köyün içinden sessizce çekip gitti. Hızla vadilere çekilmişti beyazlık. Dereler altını oysa da taşlaşmış çığlar inatla direniyordu. Dağların beyazı yerini yeşile bırakmıştı. Doğa coşkuyla yeniden doğuyordu. Berfin de… Şimdiye kadar görmediğim çiçekler şenlendiriyordu gönlümü. Çocuklarım da açtıkça açıyordu. Bahar dağlara gelmemişti sadece. Sınıfta da ilkyaz havası esiyordu.

Dağlarda kadınlar, çocuklar ot topluyordu; Berfin ve annesi de. Peynire katacaklardı. Mutlaka yine yüreği çarparak getirip verecekti öğretmenine otlu peyniri. Ömrü boyunca yüreğinin baş köşesinde oturacaktı otlu peynir. Olmadı. Acı haber geldi. Ağlaşarak dağa doğru koştu kim var kim yok. Dağdan indirdikleri Berfin’in cansız bedeniydi. Torbasındakilerle yetinmemiş, peynir için otun en iyisini toplamak istemiş. Çığın üstünden karşıya geçmeye kalkmış. Derenin alttan alta o yüreği taşlaşmış beyazı kemirdiğini düşünememiş. Tam ortaya geldiğinde bastığı yer çökmüş. Kim var kim yok yardıma koşmuş. Acılı anne buz gibi suya boylu boyunca uzanmış kızına ulaştığında çaresizliğin çığlığı yankılanmış dağlarda. Berfin’in boynu kırılmış. Elinde torba. İçinde peynire katacağı otlar.

Artık oralarda duramazdım. Tayinimi istedim. Kabul edildi. Köylü eksiksiz uğurlamaya gelmişti. Kızının acısıyla yüreği yanan gözü yaşlı kadın bir torba uzattı vedalaşırken. İçinde otlu peynir. Gözyaşlarımı kimseye göstermemeye çalışıyordum. Uzaklaştım. Yürüdüm, yürüdüm. Geriye döndüm, son kez baktım köye… yukarıdaki mezarlığa… kar kadar ak yürekli Berfin’e…

En güzel otlu peyniri orada yedim. En acısını da…”

Masa sessizdi; o dağlar kadar. Gözlerimi silerken garson otlu peynirleri kaldırıyordu Hülya’nın işaretiyle.

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *