Ateş Kuyusu
Tabanın tamamı camdan yapılmış bir laboratuarın tam ortasındaydı Jacob. Dişçi koltuğunu andıran, beyaz deriden yapılmış koltuğa bağlanmış, baygın bir biçimde yatıyordu. Suratına çarpan iki tokatla ayıldı. Gözlerini açtığında ilk gördüğü, solunda ve sağında silahlarını ona doğrultmuş iki adamdı. Her an ateş etmeye hazır bir biçimde tetikteydiler. Jacob’ın tam önünde Isabel duruyordu. Gözlerini açmaya çalıştı, daha iyi görmeye çalışıyordu. Isabel ne olduğunu anlamaya çalışan Jacob’a bakarak ;
‘Sana bir kez soracağım Jacob, mavi alev nerede?’
Zar zor ayılan Jacob, soru karşısında şaşırmıştı.
‘Sa… na verdim.’
Isabel, tabancanın kurma kolunu çekti.
‘Beşe kadar sayacağım, eğer bana yerini söylemezsen, o ölür.’
Isabel silahı başına doğrultmak için biraz sağa kaydığında, Jacob karşısında Erika’yı gördü. ‘Erika!’ diyebildi sadece. Isabel’e dönüp;
‘Onu serbest bırakacağını söylemiştin, sana istediğini getirdim. Bırak onu.’
‘Jacob, Jacob bana bak. Jacob! Bana bir şey getirmedin. O nerede?’
Ağzı bantla kapalı Erika çaresiz bir biçimde olanları izliyor, sadece gözyaşı döküyordu. Isabel saymaya başladı.
‘Bir…’
‘Dur, dur. Sana onu getirdim. Ellerimle teslim ettim.’
‘Jacob, mavi alev nerede?’
‘Bir dakika, yoksa getirdiğim o değil miydi? Anlamıyorum. Sana getirmiştim.’
‘İki…’
Koltuğu sallamaya başladı. Bağlarından kurtulamaya çalıştıysa da pek işe yaramadı. Gücünün tamamını kullanamıyordu. Bir kez daha salladı ancak yine bir şey değişmedi…
‘Tamam, tamam. Berlin’de. Onu bırak sana getireyim. Oturup konuşalım, medeni insanlar gibi.’
‘Berlin’de değil. Yalan söylüyorsun. Üç…’
‘Lanet olsun, onu sana getirmiştim. Onu sana verdim.’
Isabel silahını Erika’nın bacağına doğrultu ve tetiği çekti. Erika, acıdan inliyordu. Jacob ise sinirden bağlı olduğu koltuğu yerinden sökecekti. Isabel, Jacob’a doğru bir adım attı.
‘Yapamayacağımı sanıyorsun ha. Bu bir oyun mu Jacob? Oyun mu sanıyorsun bunu? Mavi alev nerede?’
‘Bana bak Erika, bana bak aşkım. Yüzüme bak, ayık kal, benimle kal! Her şey düzelecek, eve gideceğiz.’
‘Mavi alev nerede Jacob, nerede o?’
‘Seni öldüreceğim. Yemin ediyorum, seni geberteceğim piç kurusu.’
‘Dört. Dört…’
Isabel sakinleşti ve yerini aldı tekrar. Az önce birbirine giren konuşmalar daha anlaşılırdı. Jacob Isabel’in ne kadar ileri gidebileceğinin farkındaydı. Hiçbir şey hatırlamıyordu, her şey bulanıktı. Isabel’in gözlerini içine baktı ve:
‘Ne istersen sana getirebilirim. Lütfen yapma! Onu öldürmek sana bir şey kazandırmaz. Ne istiyorsan almanı sağlayacağım. Söz veriyorum. Lütfen yapma.’
‘Beş…’
– 72 saat önce –
–spoiler–
Gözlerini açtığında bir tesisteydi. Rosalie ve yanında askeri üniformalı bir kaç adam ile birlikte bir bilim adamı vardı. Gözlerinin açıldığını gören Rosalie ‘Doktor.’ dedi. Doktor kafasını çevirdi ve Jacob’a bir bardak su verdi.
‘Sizi burada ağırlamak büyük bir onur Bay Moore.’ dedi.
Jacob’ın dudaklarından ise sadece tek kelime çıkabildi; ‘Isabel…’
–spoiler–
Yakalanmıştı. Koluna bir serum bağlıydı. Mavi renkli bir sıvı enjekte ediliyordu. Jacob Isabel’in tam olarak kim olduğunu anlamaya çalışıyordu. Bulunduğu laboratuarı incelemeye çalışıyordu. Her yerini göremiyordu. Gözünün hemen önünde, uzun bir pencerenin sonundan başlayan bir duvar vardı. Pencere, o duvar dışında odanın her yerini kaplıyordu. Jacob sadece bir kısmını görebiliyordu. Etrafında sürekli dolaşan beyaz önlüklü bilim adamları vardı. Buranın bir üretim tesisi olduğunu düşündü ilk başta Jacob, belki bir ar-ge’ydi. Isabel kim adına çalışıyordu? Getirildiği bu tesis Roma’da mıydı? Sorular… Sorular… Sorular…
Jacob, yanına yaklaşan topuklu ayakkabının sesini duydu. Gergin olduğunda duyuları çok daha güçlü çalışıyordu. Burnuna her gün barına gelen, güzel gözlü Isabel’in kokusu gelmişti. Yanına gelen Isabel olmalıydı. Ardından bir koku daha hissetti hassas burnu. Bu da Rosalie’ydi. Yanlarında daha önce hiç görmediği üç kişi daha vardı. Isabel yanına geldiğinde Jacob ile göz göze geldi. Karşısına bir sandalye çekip oturdu. Isabel’in arka sağında Rosalie duruyordu. Sol arkasında ise elindeki Heckler& Koch mp5’i ile daha önce görmediği üç kişiden ilki duruyordu. Diğer ikisi de aynı şekilde Jacob’ın sağında ve solundaydı.
‘Eminim aklında tonlarca soru vardır. En başta kim olduğum, buranın neresi olduğu, kimler adına burada olduğumuz?’
‘Seni dinliyorum.’
‘Adolf Hitler’in en büyük hayali sadece Cermen ırkından insanların dünya üzerinde yer almasıydı. Ben bir Cermen’im. Babam bir Cermen’di. Dedem bir Cermen’di. Bu gün burada yaptığımız şey Führer’in hayalini gerçek kılmaktır.’
‘Bunu nasıl yapacaksınız, elinizde bir şırınga mengele gibi insanların gözüne, kulağına, ense köküne enjekte mi edeceksiniz? Planınız gerçekten bu mu?’
Isabel güldü. Jacob’ın onu küçük görmeye çalıştığının farkındaydı. Çok sakindi. Kendinden emindi. Aslında bu durum Jacob’ı içten içe daha da telaşlandırıyordu. Ama yine de kızgındı. Bu yüzden resmi konuşmaya başladı.
‘Yerin altına büyük tarlalar kurduk, Bay Tóth.’
Bu adı duyduğunda Jacob şaşırmıştı. İlk adını kendi bile unutmuştu. Çok uzun zamandır Moore’du. Bir ara Van Leeb olmuştu, bir kaç aylığına Marlowe ama Macaristan’a bir daha dönmemek üzere ayrıldığından beri Tóth olmamıştı.
‘Şaşırdınız. Sizin hakkınızda çok şey biliyoruz.’
Jacob konuya daha fazla dalmamak için ‘tarlalar demiştiniz.’ dedi. Isabel kaldığı yerden devam etmeye başladı.
‘Evet tarlalar. Bu fabrikada olduğu gibi dünyanın çeşitli yerlerinde bu tarlalardan mevcut. Saf Cermen ırkı. Tabi yüz bin Cermen yaratmak için çok fazla amniyon sıvı üretmemiz gerekti. Bileşenlerini ayrınca değişiklik yapmak daha kolay oluyor.’
‘Değişiklik? Nasıl bir değişiklik?’
‘Amniyon sıvısı bebeğin doğumu öncesi onu korumak için, büyümesini sağlıklı bir biçimde sağlayacak şekildedir. Biz bunu biraz değiştirdik. Dokuz ay değil de yirmi bir yıl yaşayacak ve gelişecek şekilde olmasını sağladık. Tabi bu süre içinde onun için gerekli her tür bilgiyi almasını sağladık. Matematik, fizik, kimya, dünya üzerinde olan güncel olayları, öğretebiliyoruz.’
‘Sizin burada yaptığınız, tanrıcılık oynamak.’
‘Hayır, Bay Toth. Burada yaptığımız şey saf bilim. Düşünün beyin en muhteşem organımız. Tüm faaliyetlerimizi o yönetiyor. Peki, biz onu yönetsek, bunu hiç düşündünüz mü? Kendi beyninize hükmedebilseniz, nelerden vazgeçerdiniz ya da neleri eklerdiniz. Biz istediğimiz şeyi silip, istediğimizi ekleyebiliyoruz?’
Jacob çok daha fazla şaşırmıştı.
‘Bunu nasıl yapıyorsunuz? Siz delirmişsiniz!’
‘Kimse yapabileceklerinin farkında değil. Her elektrik akımı bir elektromanyetik akım yayar. Beyinde elektrik akımı üretir. Bu da bir elektromanyetik akım oluşturur. Burada yaptığımız şey beynin eeg’sinin (elektroencephologram) yani beynin işleyişi sırasında yaydığı e.m. dalgalarının manyetometreler vasıtası ile ölçüp yaydığı, 3-50 herz arasında değişen beyin dalgalarını saptamak. Bu frekans her insanda aynı parmak izleri gibi farklılık gösteriyor. Doğru frekansı bulduğunuzda, istediğiniz bilgiyi silip, istediğiniz bilgiyi ekleyebilirsiniz.’
Jacob duydukları karşısında ne diyeceğini bilemiyordu. Isabel ‘Bay stumpfegger lütfen kapakları açalım.’ dedi. Jacob’ın bağlı olduğu koltuk sol tarafa doğru dönmeye başladı. Onun birlikte laboratuarın duvar olan kısmı yerini cam bir panele bıraktı. Koyu renkteki cam bir anda normal bir cam halini aldı ve Jacob uçsuz bucaksız tarlaları gözleri ile gördü. Her kapsülün başında bir monitör ve o monitörleri sürekli takip eden Protech’li bilim adamları vardı. Jacob kafasında oluşan soruları düşünmekten vazgeçip, sormaya karar vermişti.
‘Benden ne istiyorsun?’
‘Gelelim o konuya. Kolundaki serum birkaç saat daha, tam gücünü kullanmanı engelleyecek. Sonrasında senden yapmanı istediğim bir şey olacak. Tabi hayır diyebileceğini düşündüğüm için, önce neden evet demen gerektiğini göstereyim.’
Jacob tarlaları göründüğü panelin tam tersi istikamete doğru dönüyordu. O dönerken duvar yerini cam kafesin göründüğü pencereye bıraktı. Jacob tam olarak döndüğünde karşısında gördüğü şeye inanamamıştı. Bu Erika’ydı. Dünya da onun gibi olan tek canlı. Eşi, sevgilisi, yıllardır aradığı ama artık bulmaktan ümidini kestiği güzel gözlü Erika’sı…
‘Erika!’ diyebildi sadece dudakları. Gözleri gördüğü şeye inanmıyordu. Erika yarı baygın gibiydi. Isabel’ e döndü Jacob.
‘Konuşmak istiyorum onunla.’
‘Elbette, Bay Stumpfegger uyandıralım lütfen.’
Stumpfegger, Erika’nın bulunduğu koltuğa ufak bir elektrik akımı verdi. Yerinde zıplayan Erika uyanmıştı. Jacob ise bağlı olduğu kayışları zorlamaya başladı. Erika gözlerini açtı karşısında 86 Çernobil sızıntısından beri görmediği Jacob’ı gördü. Onunda dudakları sadece ‘Jacob…’ diyebildi.
Isabel Jacob’ın arkasına geçti. Ona cam kefesin solundaki paneli ve üzerindeki monitörü göstererek;
‘Her saat başı, kafesin oksijen oranı bir kademe aşağı çekiliyor. Orada yedi çubuk görüyorsun. Bu da altı saatte bir, biri sönecek demek. onu kurtarabilmenin tek yolu bana mavi alev’i getirmen.’
‘Mavi alev?’
‘Türkiye’de üretilen bir prototip. Havadaki oksijen seviyesini on iki katına çıkarabilen bir madde.’
‘Onunla…’ Jacob amacını anlamıştı. Güneş ışınlarını kullanacaktı. Oksijen miktarı on iki katına çıktığı zaman güneş tüm insanlığı yakacak kadar ısı yayabilecekti. Soluduğumuz hava ciğerlerimizi yakacaktı. Jacob, bunu ret etmeyi istese bile Erika’nın hayatı söz konusuydu. Önündeki 42 saatte bir şeyler düşünebilirdi.
‘Ne yapmak istediğimi anladın. Hayır diyecek misin? Kahramanı oynayacak mısın? Yoksa sevdiğin kadına tekrar kavuşup, dünyanın geri kalanını umursamayacak mısın?’
‘Sana nasıl güvenebilirim?’
‘Güvenemezsin Jacob. Bu bir iş anlaşması. Senin bende istediğin bir şey var, benim de sende. Anlaşmaya uy ve herkes istediğini alsın.’
‘Yapacağım.’
‘Güzel, tüm bilgileri beyninde bulacaksın. Şimdi iyi uykular.’
Koluna saplanan iğne ile uykuya daldı Jacob. Uyandığında Bursa adında bir şehirdeydi. İstanbul’a 200 km uzaktaydı. Küçük bir hava alanında, bir uçağın içinde açmıştı gözlerini. Güneş gözlüklü üç adamla birlikte, uçağın içindeydi. Isabel’in dediği gibi ona lazım olan tüm bilgi beynindeydi.
***
Merkez binası yaklaşık 155 metreydi. Yanında ondan 50 metre kısa ikinci bir bina vardı. Fabrika bu iki binanın arkasında tek katlı bir yapıydı. Hava alanında onları bekleyen iki adet Lang Rover araca binip fabrikanın olduğu sanayi bölgesine vardılar. Etrafı ağaçlar ile çevreli geniş bir alana kurulu, birden fazla fabrikaya ev sahipliği yapan bir alandı. Her sokak adı bir renk ile adlandırılmıştı. Jacob’ın gitmesi gereken fabrikanın adı Brusaa’ydı. Dışarıdan tekstil fabrikası gibi görünen ama altında gizli silah üretimi yapmak için araştırma geliştirme faaliyeti yürüten devlet tesisiydi.
Güvenlik oldukça sıkı da olsa gözle görmek imkânsızdı. Çok dikkatliydiler bu konuda. Bu yüzden net bir güvenlik görevlisi sayısı yoktu. Gece saatlerinde lobi ikili devriyeler halinde toplamda 8 kişi tarafından korunuyordu. Giriş için fabrikanın arkasındaki ham madde girişini kullanacaktı. Ancak çıkış için çatıya çıkması gerekiyordu, çünkü bir kez girdiği anlaşıldığında tüm çıkışlar kendini otomatik olarak kilitliyordu. Yapılacak tek şey çatıdan atlamaktı. Yeterince yüksekti. Paraşütü açılmaz ise mavi alev ile birlikte orada havaya uçabilir, tüm dünyanın sonunu oracıkta getirebilirdi. Onunla birlikte gelen adamlar iki arabada yerini almıştı altı kişiydiler. Geri kalan dört kişi ise hava alanında kalmış acil bir kaçış için hazır bekliyorlardı.
Jacob, dışarıda onu bekleyecek ekip ile bağlantısını sağlayacak kulaklığı kulağına takıp, çantasını son bir kez kontrol ediyordu. onunla birlikte gelen ekibin lideri; ‘Planın nedir?’ diye sordu.
Jacob da ‘Arabaları – eliyle göstererek – şu boşluğa park edin. Ve beni orada bekleyin.’
Ekip lideri merakla sordu; ‘İçeri girdiğinde, çıkabileceğin tek yer çatı.’
Jacob; ‘Biliyorum, siz yerinizde hazır bekleyin. Size haber vereceğim.’
Ekip lideri; ‘Bunu nasıl yapacaksın?’
Jacob; ‘Gözün yukarıda olsun.’ dedikten sonra arabadan çıktı. Uzun ve yüksek duvarları geçip, ham madde girişine gitti. İki güvenlik görevlisi vardı. Onlara görünmeden geçmesi imkânsızdı. Girişin doğusunda duruyordu. Sırtındaki çantadan bir tenis topu çıkardı. Onu girişin batısına doğru fırlattı. Sesi duyan güvenlik görevlileri sese doğru gittiğinde Jacob duvarı bir zıplayışta geçip, girişten içeri girdi. Artık içerideydi. Hızlı hareket ediyordu. Kafasındaki krokiye göre b kapısından geçmeliydi.
Fabrika bölümler halindeydi. Dört farklı bölümden oluşuyordu. A bölümünde ham madde ayrıştırması yapılıyordu, c bölümü de teknoloji bölümüydü. Fünyeler, bomba tetikleyiciler, uydu kontrolleri yapılıyordu. D bölümünde ise deney bölümü olarak kullanılıyordu. Silahlar bu bölümde deneniyordu. Jacob’ın gitmesi gereken B bölümü ise hazır silahlarının bulunduğu bir bölümdü. Bölümler arası geçişler ise, birbirine bağlanmış binalar arasındaki körükler sayesinde yapılıyordu. Jacob B bölümüne ulaşmak için merdivenleri kullanarak iki kat aşağı indi. Herhangi bir alarmı kapatmak ya da kameraya yakalanmamak gibi bir düşüncesi yoktu. Bir an evvel mavi alevi alıp Erika’yı kurtarmayı düşünüyordu. İki kat aşağı indiğinde C bölümünde olduğunu fark etti. Körüğe doğru koştu. Körüğe geldiğinde karşısında devriye halindeki nöbetçileri gördü. Nöbetçiler mp5’lerinin tetiklerini asıldıklarında Jacob kendini körüğün dışına attı. Diz kapaklarının üzerinde, baldırana bağladığı kılıflarından çıkardı Glocklarını. önce siper aldı ve ateş etmeye başladı. İlk atışında nöbetçilerden birini vurmuştu. Ardından ikincisini de hemen körükten içeri doğru girdi ve b bölümüne geçmek için var gücüyle koşmaya başladı…
***
Dışarıda bekleyen ekip meraklanmaya başlamışlardı. Normalde içeri girip çıkması için tahmin edilen zaman 17 dakikaydı. 21 dakika geçmiş henüz bir ses yoktu Jacob’tan. Arabanın içinden cep telefonunun sesi duyuldu. Sarı saçlı, renkli gözlü saf kan Cermen ekip lideri telefonu açtı.
‘Rammstein.’
‘Geciktiniz.’
‘Efendim, henüz ses yok. İçeri girmek için izin istiyoruz.’
‘Dört dakika daha bekleyin. Ha…’
Sözü bitmeden telsizden Jacob’ın sesi duyuldu.
‘Peşimdekilerden kurtulamıyorum, çatıya ulaşamadım.’
‘Ne demek çatıya ulaşamadım, kaçıncı kattasın?’
-Arka taraftan otomatik silahların sesi geliyordu.-
‘Sanırım on sekiz ya da on dokuz bilmiyorum, yukarı bakın.’
Arabadan kafalarını kaldırdıklarında cam kırığı sesi geldi ve Jacob’ın camdan atladığını gördüler. Arabaları çalıştırıp, hemen düşüş noktasına doğru hareket ettiler. Jacob’ın atladığı camdan mermi yağıyordu. Jacob’ın paraşütü tam açılmamıştı. Onu açmak için uğraşıyordu ki sonunda bunu başardı. Yere yirmi metre var ya da yokken başarması bir şeyi değiştirmiyordu. Arabalar gelmek üzereydi. Jacob yere sert bir düşüş yaptı. Taklalar atarak yuvarlanıyordu. Tesis güvenliği arabalar ile takibe başlamıştı. Jacob yerden kalktı. Seke seke araca bindi ve arkasından gelen silah seslerine aldırmadan telefona sarıldı.
‘Geciktin!’
‘İstediğin şey bende, onu bırak.’
‘Gelince kendin alıp götürürsün onu, zamanın daralıyor.’
Telefonu kapatmıştı. Silahlar konuşmaya başlamıştı. Takibe yerel polis ekipleri de katılmıştı. Ana yola çıktıklarında hızlandı Rammstein ve diğer arabadaki adamları. Sürekli ateş ediliyordu. Polis ekipleri yola barikat kurmuşlardı. Adamlardan biri aracın arka tarafındaki çantayı aldı. İçinden çıkardığı bazukayı, yolda barikat kuran polis ekiplerine doğrulttu ve ateşledi. Arabalarının başında olan polisler sağa ve sola koşuşturuyordu. Arkalarındaki konvoydan kurtulmaları gerekiyordu. Bazukayı bir kez daha doldurdu. Bu kez sol taraflarındaki yeraltı treni raylarını yoldan ayıran iki metrelik duvara ateş etti. raylarda zarar görmüştü, birkaç metre ileriden gelen metro vagonları, onlar geçer geçmez raydan çıktı ve yola savruldu. tüm güvenlik ekibinin araçları ile polis arabaları yola fırlayan metro vagonlarına çarparak durdular. Yol boşalmıştı. Daha da hızlanarak hava alanına gittiler. Onları hazır bekleyen ekip, uçağın motorlarını çalıştırmış, kalkışa hazır hale getirmişlerdi. Araçlar alana geldiler, hava alanındaki tüm güvenlik personeli ölmüştü. Jacob, uçağa koşarken yerde kanlar içinde yatan insanları gördü. Arkasından sürekli olarak itiliyordu. Uçağa bindiler, kapaklar kapatıldı ve uçak havalandı.
Ekip kendine gelmeye çalışıyor, yaralılar kendi arkadaşları tarafından tedavi ediliyordu. Tüm adamlarına bakan Rammstein, birkaç dakika sonra elinde bir kadeh ile Jacob’ın yanına geldi.
‘Bunu içmen gerekiyor.’
‘Neden?’
‘Isabel’in emri bu. Soru yok, düşünmek yok, hayır demek yok.’
Jacob Rammstein’in elindeki kadehi sinirle aldı. Bir yudumda hepsini içti. Verilen sakinleştiricinin etkisi çok hızlı bir şekilde görülüyordu. Jacob’ın önce gözleri karardı. Ardından başı dönmeye başladı. Söylenenleri, zar zor duymaya başladı ve sonra derin bir uykuya daldı…
– devam edecek –