Doğru yapılması gereken en zor işlerden biridir ‘‘kelime işçiliği’’. Çünkü herkesin biliyorum dediği ne varsa aslında bilmediğini, bildiği her şeyinse bilinmeyen yönlerini kırmadan, dökmeden, anlatma ustalığıdır.
Herkesten sorumludur yazar. Ustalaştıkça okuyucu üzerindeki etkisi ve sorumluluğu daha da artar. Neyi anlattığına nasıl anlattığına çok dikkat etmelidir. Bireyin kişiliğinin –kimlik demiyorum özellikle- oluşmasında büyük ölçüde etkisi olacaktır çünkü. Yazar, satırlarıyla bir nevi hayata insan işlemektedir nakış nakış. Gerçekler için çağlar boyu ölümü göze alan yazarlardan söz etmemek olmaz burada. Çünkü yazdıkları yüzünden öldürülenleri de olmuştur. Belki de bu yüzden ‘kalem kılıçtan keskindir.’ Ve Blaise Cendrars’ın dediği gibi: ‘‘Yazmak yaşamak demek değildir, yaşamanın dışına çıkmaktır.’’ Ölüm de yaşamanın dışına çıkılan bir kapıdır.
Yeri gelmişken her ‘yazmanın’ yazarlık olmadığını da belirtmek istiyorum. Yazarlığı, yazmaktan ayıran en önemli şey bence kelimelerin matematiğini bilmektir. Neden matematik dedim? Matematik kelimesinin kökeni eski Yunancadır. Matesis kelimesi eski Yunancada “BEN BİLİRİM” anlamına gelmektedir. Daha sonra da sırasıyla bilim, bilgi ve öğrenme gibi anlamlara gelen máthema sözcüğünden türemiştir. Mathematikós öğrenmekten hoşlanan anlamına gelir. Kısacası yazarlık; kelimeleri bilmek, anlamak ve onları hangi cümle içinde nasıl dizeceğini yaza yaza öğrenmek ve en önemlisi kendini sürekli geliştirmek, bunu sevmek, tutkuyla yapmak, demektir.
Bildiğiniz üzere üretmek bir süreç olduğu gibi aynı zamanda bir yaşama biçimidir. Bu yüzden yazar işini yaza yaza öğrenir. Yaza yaza kelimelerin dilinden anlamaya başlar. Buraya kadar yazarlığın ne olduğunu anlattım. Gelelim sancılı bir arayışı olan yazarın kendisine. Yazmanın ne olduğunu bu kadar anlattıktan sonra yazarı iyi-kötü diye sınıflandırmanın gereksizliğinden hiç bahsetmek istemiyorum. Ben yazarı ‘‘Yaratım Süreci’nin’’ kendisi olarak tanımlamayı tercih edenlerdenim. Ruhunun inceliği yüzünden yaşadığı akıl erozyonundan, sistemlerin acımazsızlığıyla boğuşmasına rağmen topluma faydalı dışavurumsal paradigmalarından/aforizmalarından, bazen yüreğinin suyunu sıkıp yazdığı kanlı dizelerden yahut tek bir cümleye sayfalar dolusu anlam yükleyip, sayfalarca yazı yazılması gereken bir şeyi tek cümle ile özetlemesinden… Siz, siz olun diye yazarın kendini tüketmesinden bahsetmek istiyorum. Hepimizin üzerinde okuduğumuz yazarların yadsınamayacak ölçüde emeği olduğu kadar ruhumuzda da bir parça ruhlarından var. Bu yüzden ‘yazar olmak’ öyle sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.
Herkes yazar olamaz. Çünkü kalem kimin elinde olmak istiyorsa o kişiyi kendisi seçer. Yani siz kalemi tuttuğunuzu sanırsınız fakat işin aslı kalemin sizi seçmiş olmasıdır. Yazarlık kumaşı denilen şey insana doğuştan verilmiş bir yetenektir. Doğuştan fakat geliştirilebilmesi de mümkün olan bir yetenek… Son birkaç yıldır ortaya çıkan içi boş kelime dizisinden oluşmuş; romancık, denemecik ve hikâyeciklerin sahiplerine değinmeden edemeyeceğim. Edebiyata gönlünü teyellemiş, kelimelerin dilin çözmüş nice yazara hakaret edercesine ‘eser’ diye sundukları okuyucuyu köreltici yazıları kalem aşığı biri olarak beni kahretmiştir. Bir de eleştirildikleri andan ‘‘Ben iyi yazarlara okuyucu yetiştiriyorum.’’ gibi yine içi boş, anlamsız açıklamaları ‘‘edebiyat’’ kelimesinin anlam ve ağırlığını aşağı çekmekle kalmayıp edebiyatın binlerce yıllık kalitesine hem zarar vermiş hem de hissiyat gelişimine önemli katkısı olan yazın dünyasını kirletmiştir. Keşke okuyucularımız gerçekten ‘edebiyatın’ ne olduğunun bilincine erişip bu popülist yazıların aslında ne kadar yetersiz ve kifayetsiz olduğunu bilse idi. Bazen avaz avaz bu okur kitlesine ‘‘- KRAL ÇIPLAK!’’ diye bağırasım geliyor. Yine de bir umut ortaya çıkan bu yeni modanın – ki özellikle edebiyat türü demiyorum çünkü ortada yapılan bir edebiyat yok- geçici bir dönem –belki de bir buhran- olduğunu düşünüp sabırla avaz avaz susuyorum zor olsa da…