BÖLÜM I: KIZ NURO
Nuri’nin kaderi; babasının iflas edip borçlu oldukları tefecilerden canlarını ve namuslarını kurtarmak için bir gece yarısı sadece üstlerindeki kıyafetlerle ‘Dokuzdolanbaç’a göçmeleri yüzünden böyle yazıldı. Ailenin tek oğlu Nuri ablalarının uykulu ve korkulu bakışları, anasının gözyaşları, babasının tek kelime konuşmadığı o bitmek bilmeyen kapkara gecenin içinde, bir nebze ışık verse karanlığı ve çaresizliği affedilir kılacak ayın bile kapris yaptığı o acıklı gecenin içinde yolda yazıldı. Bütün çocukluğunu bundan sonra sadece hatırlayacağı doğduğu evde bıraktı Nuri, çocuk olmaktan vazgeçti. Çocuk kalmak için yaşam koşulları artık müsait değildi. Para yoktu ve borç çoktu, tefeciler verdiklerinin iki katını geri istiyordu ve vade dolmuştu. ‘Kızları tek tek alırız’ demişti tefeci babasına, ‘bakarsın yetmez karını ve oğlunu da alırız , gene yetmezse seni alırız canınızı alacak değiliz ya!!!’ Kahkahalar atmıştı bunu söyledikten sonra. Nuri’nin babası eve gelmiş, o gece herkesi uyandırıp arabaya tıkıştırmış, kimsenin bağlantısı olduğunu bilmediği ‘Sarız’a göç etmişti.
İnsanlar çok meraklıydı. İnsanlar dışarıdan gelmiş bu ailenin öyküsünü bilmek için, başlarına gelene vakıf olmak için sorup soruşturuyor, fikir yürütüyor, kapı aralarında, kahvelerde, iki kişinin bir-araya geldiği her yerde, ‘Nuri’ ve ailesinden bahsediyordu. Dedikodu bulaşıcı idi, dedikodu bir kere başlamayagörsün kendini çoğaltıp arttıran kara bir çığ gibiydi. ‘Kan davası’ dedi Nuri’nin babası, oğullarını gömmemek için hayatlarını gömüp gelmişlerdi. Onların geldiği yerde ‘kan davası’ hayatın rutin işlerindendi. Sığındıkları yıkık dökük taş evi hale yola sokmaya çalışan anası ve ablaları bütün gün sessizce oturup gökyüzünü, uçan kuşları seyreden Nuri’nin sessizliğine alışkın; pek konuşmaz, içine kapanık, bu zayıf ama zarif, göze batmaz ilgi çekmez çocuk çalgı sesi duymadığı sürece yavaş ve sakin hareketlerle yaşar; “uslu çocuk, pek akıllı maşallah!“ nidalarına sebep olurdu.
Sadece çalgı sesi-müzik çıkarırdı kabuğundan Nuri’yi, iki nota duyunca bedeni kendi aklıyla hareket etmeye başlar; kıvrılır, doğuştan esnek ve yetenekli vücudu müziğe uyum sağlar, Nuri kendini iyi hissederdi. Ablaları alkışlar, annesi gülümserdi ‘Nuri’ göbek atarken. Çocuk başka biri oluyordu dans ederken. Nasıl sıcaktı o yaz, ne evlere sığıyordu insan ne dışarılara, toprak tütüyordu sıcaktan, kapının önünde oturmuş, gömleğinin yakasını açmış, serinlemek için başına bir tas su dökmüş Nuri birden kulağına çalınan, giderek yaklaşan müziğin sesiyle irkildi. Ablalarıyla birlikte fırladılar sokağa, gelin alayı geçiyordu sokaktan, en önde çalgıcılar ‘Maham fate ve Aynalı’ çalıp söylüyor, alay arkalarında yürüyordu. Nuri düşünmedi, düşünemedi. Attı kendini çalgıcıların önüne, en önde göbek at ata gitti kız evinden kızı alıp yeni evine getirdi. Damadın babası çalgıcılarla birlikte Nuri’ye de bahşiş verdi.
Adı o gün ‘kız Nuro’ya çıktı işte. Göbek atmak karı kız işiydi. Herkes düğün alayının başında göbek atan oğlanı konuşuyordu. Lakabı takılmış ağızdan ağıza yayılmıştı bile. ‘Hıdır’ o gün duydu ilk Nuri’nin adını, ezberledi. Terzi Artin neşeli bir adamdı. Çok konuşan, çok gülen, gelene geçene takılıp şakalaşan, hani birlikte bir bardak çay içmek için hiç erinmeden yollar aşarsınız ya, öyle insanlardan. Dükkanı hiç boş kalmaz, hem diker, hem sohbet ederdi. Baba mesleği olan terziliği oğluna öğretme umudunu yitirmişti. Oğlu Yakup o uçurumun dibinde ‘Vasfiye’nin ölüsünü bulmalarından sonra buralara sığamaz olmuş, tebdil-i mekan ferahlık getirsin diye okumak bahanesiyle şehire yatılı liseye gönderilmişti. Terzi yamaklığının boşalan kadrosuna kız Nuro alınmıştı.
Hiç tereddüt etmedi Artin kız Nuro’yu işe alırken, bir arada yaşarken dışlanmanın ne demek olduğunu biliyordu çünkü. Yerleri süpürmek, çay getirip götürmek, teğel atmak, düğme dikmek, paça bastırmak, kumaş taşımak ne iş verirse Artin, yapıyordu Nuri. Yavaş ve sakindi ama tembel değildi çocuk. Sessiz ve ağır yamak, çok konuşan, gülen Artin’e tezattı. Ağırbaşlı ve munis işini yapıyor, gereksiz sorular sormuyor, saygısızlık etmiyordu. Artin’in kuşları vardı, iki tane tepeli kanarya, Nuri dükkanda yalnız kalınca uzun uzun konuşurdu onlarla, kafeslerini temizler, yemlerini sularını tazeler; sabahları günaydın, kapatırken iyi geceler dilerdi. Kız Nuro peşine düşen oğlancıları şikayet ederdi kuşlara, onu buldukları her kuytuda kıstırmaya çalıştıklarını, ellerini atıp önüne “senin kuşun yok mu?” diye sorduklarını, yanağından makas alıp kıçına şaplak attıklarını anlatırdı. Önlerini açıp organlarını gösterdiklerini, yapacaklarını anlatırken kullandıkları sözcükleri, çimdiklediklerini, sıktıklarını, acıttıklarını anlatırdı… Nuri’nin sesini duymaya alışkın olmayan kuşlar; Artin konuşur gülerken yarışırcasına ötüşürken, Nuri konuştuğunda belki de anlattıklarının ses tonuna yansıyan dehşetinden, acısından, korkusundan hayretinden birbirlerine yaklaşıp sinerek suspus olur, duyduklarının ağırlığıyla bırak ötmeyi bir süre yiyip içmeyi bırakırlardı. Kız nuro birdenbire keserdi anlatmayı, kuşları korkuttuğunu görünce sessizleşirdi yeniden. Susup uzaklara bakardı içini çekerek.
Pürneşe Artin’in bu kasabada neşesini kaçırabilen tek şey vardı. Zübeyir-Kemçük. İkisi de çok konuşan bu adamların arasında geçmişe dayanan bir husumet vardı. Birbirlerine rastlayınca neden tüylerini dikleştirip hırlayarak pençe atmak için hazır hale geldiklerini kimse tam olarak bilmez; ”onlar birbirini çekemez” açıklama olarak ortalıkta gezinir, Artin ve Kemçük’ün benzerlikleri yüzünden birbirlerini çekemedikleri fikri herkese doğru gelirdi. Rastlaştıklarında birbirlerini görmezden gelirler bedenleri yan yana geçerken gölgeleri yumruk yumruğa kavga ederdi. Yok bu ikisinin düzelmezdi araları. Artin biliyordu, Kemçük biliyordu, husumetin gerçek sebebini. Artin; Kemçük’ün bacısını sevmişti gençken; Fehime’yi. Kemçük bunu nasılsa öğrenmiş çekmiş Artin’i kenara:
”Bizim ermeniye verilecek kızımız yok” demişti.
Sapsarı Artin bozkırlar gibi sarı Artin koyu bir bordo’ya dönüşmüş, hiçbir şey söyleyemeden Kemçük’e bakmış, Kemçük Dokuzdolanbaç’ın taşlı tarlaları gibi ekin vermez, sert, gaddar; yeşermem diye tutturmuş topraklar gibi kara, Muhammed aşkına olsun bir nebze merhamet göstermeden sarp kayalar durmuş; ses tellerindeki buz saçaklarını eritmeye gerek görmeden:
”Bizde sünnetsize verecek kız yok” demişti tekrar.
Kalbi paramparça Artin, Fehime’ye aşık Artin, canı yaralı Artin; dönmüş arkasını Kemçük’e bir daha bakmamıştı yüzüne. Fehime’yi apar topar başka şehirde yaşayan, dört çocuklu karısı ölmüş konak sahibi yaşlı bir akrabaya gelin göndermişti aile. Gelin giderken Artinlerin dükkanına kaçamak, gizli baktı da Fehime; göremedi Artin’i. Artin, Fehime’yi gördü ama uzun uzun baktı, alay uzaklaşıp ufukta bir nokta olana dek baktı. Sadece içince suspus olur Artin. İki duble içti mi susar, ufukta bir noktaya diker gözlerini nokta kaybolsun diye bekler. Dokunsan ağlayacakmış gibi ıslak gözlerle nokta’nın çivi gibi canına mıhlandığını hisseder. Sadece içki içince sessizleşir Artin.
Hıdır ile Artin’in dükkanında tanıştı Nuri. Fötr şapkası, iyi dikilmiş takım elbisesi, altın zincirli cep saati, kösele ayakkabılarıyla; giyimin kalıbına kattığı heybeti doğuştan getirdiği bir özellikmiş gibi taşıyabilen, tüm kıyafetlerini diken Artin ile koyu bir sohbete dalmış görünen Hıdır, arada Nuri’ye göz atıyor, istemli istemsiz çocuğu süzüyor, oğlanın ayıntılarını aklına kazıyordu. Düğün alaylarının önünde çalgıcıların içinde dans edip göbek atarak para kazanan, alkış ve beğeni toplayan Nuri’nin şanı şehrin sınırlarına dayanmış, herkes Dokuzdolanbaç’ta değme dansöz karıya nal toplatır kız nuro’nun varlığından haberdar. Kendini bildi bileli tüylenmesine ramak kalmış zayıf erkek çocuklardan hoşlanan Hıdır, birini gözüne kestirdi mi elde etmeden vazgeçmeyen Hıdır, Artin’e yeni bir takım elbise ısmarlamaya gelmemişti. Çay içip iki kelam etmeye de değil, Hıdır bu kez kız Nuro’ya görücü gelmişti.
Yaşarken göze batmadan, suya sabuna dokunmadan, fark edilmeden, sessizce, kimseyi rahatsız etmeden yitip gitse kimse fark etmezmiş gibi hisseden Nuri; dans ederken herkesin kendini seyretmesinden birbirleriyle fısıldaşmalarından, alkışlamalarından kıvanç duyuyordu. Varlığı artıyordu Nuri’nin göbek atarken. Uçabilme hissiydi ona sorsan raksetmek.
Hıdır buradan avladı işte Nuri’yi; göbek atmak ister mi? diye sordu küçük gruplara yapılan oturak alemlerinde. Böyle başladı kız Nuro, oturak alemlerinde tepsilerin sinilerin üstünde göbek atıp raksetmeye. Hıdır kız Nuro’yu dans ederken ilk seyrettiğinde, oğlana karşı hissettiği şeyler biçim değiştirdi. Şehvet ile arzunun nur topu gibi bir çocukları oldu, -sahip olmak- sahip olmak istiyordu Hıdır Nuri’ye; sahip olmak, onu kendinin yapmak. Kız Nuro’nun göbek attığı bütün oturak alemlerinde Hıdır vardı. Seyrediyordu oğlanı, açlıkla, arzuyla, aşkla. Uzaktan bakıyordu, yakından bakıyordu, dokunmak her seyirden sonra daha fazla ihtiyaç halini alıyordu.
Nuri göbek atıyor, herkes onu seyrediyor, herkes alkışlıyor, Nuri kuş gibi özgür dans ederken, kolları kanatlara dönüşüyor raksederken. Bu gecelerden birinin bitiminde Hıdır elinden tuttuğu gibi Nuri’yi üst kattaki boş odalardan birine çıkardı. Üstü çıplak altında özel dikim su yeşili ipek etek şalvar, bir titremedir tuttu Nuri’yi. Hıdır dişlerinin takırdaması durmayan kollarını kendine sarmış ısınmaya çalışan terin damlalar halinde tomurcuklandığı zarif bedene sımsıkı sarıldı önce. Nuri Hıdır’ın bedeninin heybetine sığınıp, sakladı kendini geniş bir göğsün kafesine. Kucaklayıp yatağa yatırdı Hıdır Nuri’yi, koynuna yasladı da soğumuş gerisini, ısınana kadar ellerini gezdirdi yarı çıplak tüysüz, zayıf, zarif, esnek bedende; sevdi Nuri’yi aklına gelen tüm övgülerle. Nuri itaat etti bedeninde dolanan ellere. Teslim etti kendini Hıdır’ın dudaklarının değdiği yerlerde patlayan zevk hüzmelerine. Biri olmazsa diğeri, mutlaka kıstırıp çökertecekti birileri çocuğu, bir yerde bir şekilde fırsat kolluyordu oğlancılar, hiç değilse Hıdır etini kıstırıp sıkmıyor, diğerleri gibi korkutucu sözcüklerle incitmiyordu Nuri’yi. Bunu düşündü, Hıdır’ın bütün gücüyle mengene gibi sararak bedenini, erkekliğinin kalçalarında ve belinde bıraktığı ıslak ize, yerini bulunca canını yakarak ilerlemesine itiraz etmedi. Derin kesik nefeslerden kısa boğuk tek homurtuya yürüyen Hıdır’ a eşlik de etmedi.
Kız Nuro’ya sahip olmanın hazzından bitap düşmüş Hıdır; oğlanın yüzünü, gözlerini, dudaklarını öpüp başını göğsüne bastırdığında, günün ilk ışığını seçen Dokuzdolanbaç’ın kavaklıklarını yurt bellemiş kargalar tüm gece biriktirdikleri sırlarını birbirlerine anlatmaya başladılar.
-sürecek-