Tıpkı süzülmek gibi. Rutinliğin içinde yitip giden ruhlar gibi, karmakarışık. Her gece aynı şarkıyı dinleyip uyuduktan sonra aynı melodinin tüm gece yetmezmiş gibi gün içinde de beyninden çıkmayı reddetmesi gibi. Oysa tüm bu açıklamaya rağmen, ilginç olan şey; açıklamaya çalışılan şeyin hala belirgin olmaması. Ortada bir yokluk var evet, ama bu o kadar uzun zamandır var ki, sanki yok olan şeyin ne olduğu unutulup yitilmiş gibi. Bir süre sonra her gece tekrar eden melodinin yerine eski bir melodi yakalamaya çalışıyor insan. Eski bir yüz, eski bir alışkanlık, tanıdık herhangi bir şey. Üstüne anlamsız kelimelerin karalandığı bir ajanda bile bu işlevi görebiliyor bazen.
Tüm bunlar olurken, henüz kimsenin açıklayamadığı o şey, insan gölgelerin arasına saklanmaktansa, içindeki dışa vurumculuğun üstüne gidiyor. Bilinmez, belki de kendini bu kadar çok açığa attıktan sonra bir şekilde güvenli mi hissediyor? İnsanların, etrafındaki o güzel insanların, uzun zamandır yüzünde dolaştırdığı maskeyi farketmediklerini mi zannediyor? Daha da kötüsü, insanlar gerçekten farketmiyor mu? Bu kadar mı kendi içselliğinde boğulan insanlar olup çıkıyoruz yani? Cebimize girecek iki kuruş için köleliği kabul ediyor ve nesnelliğin o acımasız dünyasında yaşamayı mı seçiyoruz? Hayır. Hayır, çaresizliğin tadı hala damağımda.
Öte yandan, nesnelliğin insanı henüz keşfedilmemiş bir biçimde iyileştirdiği konusunda bahse girebilirim. Düşünmek dostum, düşünmek asıl insanı yaşlandıran. Vücudunun verdiği doğal bir tepkinin dışında, aklının hapishanelerine hapsettiğin o çözümü olmayan dertlerin. Günlük telaşının arasında, o yalnız kaldığın iki dakikanın sana verdiği his. Annenin kızacağını bildiğinden balkonda içtiğin sigaranın bin bir düşünce ile içine çektiğin sigaranın dumanı seni yaşlandıran. Karanlıkta gözlerini kısıp odanın en ücra köşesine bakmaya çalıştığında aklından geçen keşkeler ve niceleri.
Garip hissediyor insan ama. Bazı eski alışkanlıklar tekrardan kazanılmıyor. Böyle küçük detayları farkedince işte, değiştiğini anlıyorsun. Gerçekten değiştiğini. Değer skalanın önüne geçtiğinde seni şaşırtan şeylerle karşılaştığında. Ağır depresyonların sonucunda, hayata bakış açının çarpılmasıyla. Ne zaman ki bencilliğin başkalarına verdiğin değerin önüne geçmesine izin veriyorsun, işte o zaman değişiyorsun. Zira inanıyorsun ki en ufak bir düşünce senin o bitmek tükenmek bilmeyen derin kuyularına düşürecek. Öyle ki bazılarının derinliğinin değil aylar, yıllar olduğunu bile bile, bu korkuyla yaşamaya devam ediyorsun. Aslında her şeyin pamuk ipliğine bağlı. Birkaç cümle, bir suret, nice küçük detay. İyi haber şu ki, zaman geçtikçe bunların hepsine alışıyorsun. Göz ardı etmeye, hepsi ile veda etmişcesine verdiğin ufak bir gülümseme tepkisiyle. Hiçbir şeyin seni ele geçirmesine izin vermiyorsun. Dedim ya, o kadar korkuyorsun ki o derinliği tekrar tecrübe etmeye. O kadar kolay olsaydı diyorsun, herkes neden bu kadar mutsuz? İnsanların mutsuzluğu yüzlerinden okunuyor, sen de biliyorsun herkesin kendi kuyusunda boğulduğunu. Yavaş yavaş. Bazı açılardan şanslısın bile. Başına geleceklerin hepsinden haberdarsın. Yürüdüğün ince çizgi, başkalarının aksine sana düşünme şansı veriyor. En azından sen kendi sonuna hazırlanırken, düşüncelerini kontrol edebiliyorsun. Ya bundan haberdar olanlar? İçinden hiç acıma duygusu geçmiyor mu? Bu onların suçu mu yoksa gözlerindeki körlüğün nedeni olan insanlar mı? Annesi mi? İşsizliğinden dem vurmaktan bıkmayan babası mı? Yoksa geçen ay aldattığı o güzel sarışın sevgilisi mi? Herkes bir şeyler saklıyor, herkes kendi mutsuzluğunu paylaşmaya, sözüm ona bir başkası ile yok etmeye çalışıyor. Peki bu bencillik değil de ne oluyor?
Yani herkes zaman içerisinde ister istemez değişiyor mu? Tüm bu fars oyunu, anlamsız diyaloglar ve sırf toplumdaki imajının zedelenmemesi adına yapılan aptalca oyunlar, insan oğlu kendisi istediği için mi sahneleniyor?
Dönüp dolaşıp aynı sonuca varmak, kronik bir vaka şüphesiz. Ne var ki hayat, kronik vakaların tekrarlanması üzerine kuruluyor. Ve insan git gide alınan kararın doğruluğundan emin oluyor. Kendini ikna etme çabaları üstüne yazılan makaleler, dinlenilen müzikler, ikili diyaloglar, hepsi vicdan denilen saçmalığın kendi kendini haklı çıkarmasından ibaret. Hayata bu kadar olumsuz bir pencereden bakmak ise, haklısın, başlı başına bir marifet. Bazı şeylerin değişmesi gibi, diğer şeyler ise hiç değişmiyor. Mizaçtan ziyade, insanın düşünme tarzı, çok küçükken elde edilen bir şey. Ve bu, okullarda öğretilmeye çalışıldığı üzere, çoğu zaman değişmesi gereken fakat oldukça muhafazakar doğası olan bir şey. Bunu değiştirmek için çaba sarf edilmediğinden mi şikayet etmek istiyorsun şimdi de? Işte tam bu noktada, nesnelliğin hüküm sürdüğü mantıkta, en önemli kural ortaya çıkıyor. Kabullenmek, her insanın başarabileceği bir olgu değil. Hayatının herhangi bir bölümünde gerçekleri göz ardı edip kendi yarattığı fantazyasında yaşamaya çalışan o kadar çok insan var ki. Kendine acıma konusunda ustalaşmış, başkalarının dikkatini cezbetmesi artık umrunda olmayan, sırf “çaresizlik” adını verdikleri o duygudan kurtulamadığını iddia eden insanlar her yerde. En yakın arkadaşın, bahçede sigara içtiğin sırada aynı sessizliği paylaştığın yabancı… Herkes… Kabullenmek zor. O kadar zor ki, ödenecek bedel her zaman büyükken, insan yüzleşmek istemiyor. Fakat, kabul edelim, bazı şeyler kabullenilmeyi hak ediyor.
İnsanın tüm bunları düşünmesi ise, kendi yalınlığının diğerleri tarafından istila edilmesini talep etmesinden başka bir şey değil.
Sadece, içindeki öfkeyi dışa vurmayı beklerken, bir düşünceyi beyan etmesi gibi. Etrafındaki çoklu yalnızlıktan usanan ve “ben böyleyim” demeye çalışan sıradan biri.
İnan, sen de ben de, farklı değiliz.