Haftanın iki günü apartmanın merdivenlerini temizleyen Gülsüm, dakikalarca zili çaldı. Altı numaralı dairenin kapısı, değil uzun uzun çalmak daha butona basmadan açılırdı her vakit. Hele temizlik parasını alma günü geldiğinde Kâmil Bey onu kapıda karşılar, ücretini uzatır, hizmetleri için teşekkür ederdi. Nezaketi elden bırakmazdı. Sesini ne yükseltir ne de alçaltırdı. Sanki sesi doğuştan tekdüzeliğe ayarlanmıştı. Aynı durağanlık bedenine de yüklenmiş gibiydi. Mimikleri, hareketleri tekdüzeliğin sınırlarını asla zorlamazdı.
Bugün Gülsüm’ün evi temizleme günüydü. İki haftada bir pazarları gelir, köşe bucak temizlik yapardı. Geleceğini unutmuş olamazdı. Bu işte bir gariplik var, diye düşündü Gülsüm. Her zaman saatinde çalardı zili. Kapı da aynı dakikaya ayarlanmış gibi bekletmeden açılırdı. İçeride canlılık belirtisi yoktu. Telaşlandı. Ne yapacağını, kime soracağını bilemedi. Cep telefonu da tam bozulacak zamanı bulmuştu; üç gündür tamire gitmeyi bekliyordu. Kapıyı yumruklayacaktı ki aklına Kâmil Bey’in yaşlandığını düşünerek, günün birinde gerekebilir diye verdiği anahtar geldi. Elini çantasına attı. Belki müsait değildir diye anahtarı çıkarmaktan vazgeçti.
Kapı önünden ayrılmadan bekledi. Zili tekrar çaldı. Bir daha çaldı. Kapı duvardı. Daha fazla dayanamadı anahtarı çıkardı. Kilidin tedirgin sesi merdivende yankılandı. Kapıyı yarım açtı, başını uzattı. İçerideki sessizliği neye yorması gerektiğini bilemiyordu. Antreye girdi. Yaşlanmış portmantonun kapağını açtı. Ayakkabısını çıkardı, her zamanki yerine, ikinci rafa koydu. Rengi solmuş lacivert pardösüsünü astı. Aynanın karşısına geçip başörtüsünü düzeltti.
Ürkek adımlarla ilerledi. Salon kapısını usulca açtı. Sevgi sinmiş sesi salonu köşe bucak dolaştı: “Kâmil Bey evde misiniz? Ben geldim.” Karşılık alamadı. Gözleri ev sahibinin oturduğu oymalı koyu kahverengi koltuğun yanındaki sehpada günlük gazeteleri aradı. Boştu. Kâmil Bey’in gazete almaya gittiğini düşündü. Her gün dört gazete alırdı. Gülsüm’ün geleceği gün gazete sayısı bir artardı. Diğerlerine benzemeyen bol resimli gazeteyi en üste koyardı. Gülsüm, o gazetenin kendisi için alındığını zamanla anlamıştı.
İçinden temizliğe girişmek gelmiyordu. Kendini her zaman oturduğu koltuğa bıraktı. Koyu kahverengi ahşap evinden salona tepeden bakan saat sessizliğin üzerinde kırbacını şaklatıyordu: Tik tak. Tik tak. Duvar saati, gözü yerdeki el halısının uzak köşesindeki motiflerinden birine takılan Gülsüm’ün ilgisizliğine sinirlenip intikam almak istercesine sarkacını bir kılıç gibi sallarken naralar atmaya başladı: Ding dong! Ding dong!
Saatin haykırışı uzun sürmedi. Tik tak sesleri zamanın geçtiğin değil de aksine zamanın geçmek bilmediğini anlatıyordu. Gülsüm’ün isteksizliği geçmeyen zamana yapışmış gibiydi. Kalkıp temizliğe girişmek içinden gelmiyordu. Oysa her geldiğinde sabah erkenden işe başlar hava kararana kadar durmak bilmezdi. Aslında onca saat çalışmasını gerektirecek iş yoktu. Tek başına yaşlı bir adam evi ne kadar kirletip dağıtabilirdi ki. Yalnızlığını fark ettiğinden ona ses olmak için işi uzattıkça uzatırdı; bir de, Kâmil Bey’in “Gülsüm Hanım” deyişini daha çok işitmek için. Zaten eve gitse ne yapacaktı ki! Kocası Cemal kahvehaneden çıkmayan kumarbazın teki, ayyaş. Parası bittiğinde kendince şirinlik yapar. Aklına estikçe üstüne çullandığında Gülsüm kendini tecavüze uğramış hissederdi. Gülsüm yine de tek kötü laf etmezdi, iyi dediğini de duyan yoktu. Oysa içinde ne fırtınalar kopardı. Kaderimmiş der ondan ayrılamazdı. Mahkûmiyetinin gerekçesini sormazdı kendine. Oysa suskunluğunun sebebini herkesten iyi bilirdi: Korku… çaresizlik… etrafını saran cellatlar.
Gülsüm, Kâmil Bey’in evine temizliğe gideceği günü ipler çekerdi. Şimdiye kadar onun gibi insanları sadece televizyonda izlediği filmlerde, dizilerde görmüştü. Önceleri araya mesafe koymak için “Gülsüm Hanım” diye seslendiğini düşünmüştü. Zamanla farkına vardı, ne buyurma ne de resmiyet vardı seslenişinde. Açıklayamadığı bir şeyler sinmişti sesine. Üstüne pek düşünmedi. Sadece, o sese sinmiş duyguları hisseti.
Gülsüm saate baktı. Çay keyfine yarım saat vardı. Her geldiğinde saat 10’da ilk bardakları doldururdu. Daha ilk günden Kâmil Bey ondan kendisine eşlik etmesini rica etmişti. Gülsüm’ün tedirginliğini fark ettiğinde yalnızlık yüklü sesiyle ısrarcı davranmıştı. O günden sonra çayı da kahveleri de karşılık koltuklara oturup içtiler.
Önceleri pek konuşmuyorlardı. Evin ortasındaki iki sessizliği kalın bir duvar ayırıyordu. Çok sürmeden o duvar yıkılıverdi. Gülsüm’ün sessizliği yavaşça eriyen buz gibiydi. Aslında konuşkandı. Karşısındaki adamın nasıl davranacağını bilememenin tedirginliğini üstünden atması kolay olmadı. Kâmil Bey aksine, kaçıp gidenleri yakalamak istercesine her geçen anı değerlendirmeye çalışıyor, sürekli bir şeyler anlatıyordu; bazen de onu konuşturmak için aklına ne gelirse soruyordu. Karşısındakinin hareketlerini de belirleyen eski durağanlığından eser kalmamıştı. Sesindeki coşku, duygu dalgalanmaları hemen fark ediliyordu. Değişmeyen tek şey nezaketiydi. Ev sahibinin bu hâli Gülsüm’ü de etkisi altına aldı. Dili her geçen gün biraz daha açıldı. Yine de, kendisini dinleyen yaşlı adama saygısızlık etmek istemediğinden ağzından çıkanları sürekli süzgeçten geçiriyordu.
Farklı dünyaların insanları birbirlerini pek anlamasalar da şimdiye kadar o kadar çok şey konuştular ki… Anladıklarıyla değil de hissettikleriyle mutlu oluyorlardı. Ev sahibi yalnızlığını unutuyor, canlanan çok zamandır tatmadığı duygular yalnızlık akan yüreğine merhem oluyordu. Gülsüm bir günlüğüne de olsa kelimelere dökemeyeceği duygulara kendini teslim ediyordu. Kâmil Bey’in söylediklerinin çoğunu anlamasa da yüreğinde hissettiği ama anlatmayı beceremeyeceği duyguların verdiği hazla iki hafta sonraki temizlik gününü ayrıldıkları ilk andan itibaren iple çekiyordu.
Kâmil Bey’in demli çayı sevdiğini ilk günden öğrenmişti. Üçüncü bardaktan sonrasını içmezdi. Çayın lezzetini yitirdiğini söylerdi.
Duvar saati çay vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Gülsüm telaşla yerinden kalktı. Çay ilk defa vaktinde hazır değildi. Mutfağa geçti. Çaydanlığı ocağa koydu, demliği özenle üstüne yerleştirdi. Sağa sola bakındı. Her yer pırıl pırıldı. Kendine iş yaratmak istedi. Mutfak tezgâhını sildi. Bardakları raftan aldı, tek tek kontrol etti. Parmak izi bile yoktu. Aldığı gibi yerlerine yerleştirdi. Buzdolabının kapağını açtı. İçi ışıl ışıldı. Kahvaltılıklar şeffaf kapların içindeydi. Yine yemek namına bir şey yoktu. İçi burkuldu. Alışverişe çıkıp en azından üç dört gün yetecek yemek hazırlamak geçti aklından. Cebinde para yoktu ki hemen gidip bir şeyler alsın. Çaresiz Kâmil Bey’i bekleyecekti. Ev temizliğine başladığının ikinci haftasından beri yemekleri pişirdikten sonra eve gidiyordu. Çıkarken de Kâmil Bey’e yemekleri soğuduklarında buzdolabına koymasını sıkı sıkıya tembih ediyordu. Buzdolabını soğuk yalnızlığıyla baş başa bıraktı.
Mutfakta oyalanırken çay demini almıştı. Kendine çay doldurdu. Kâmil Bey her an gelebilir diye diğer bardağı hazırladı, doldurmadı. Çay tabağına tek şeker koydu. Kâmil Bey çayı tek şekerli severdi. İçinden iş yapmak gelmiyordu. Sabah sohbetinden mahrum kalmanın bıraktığı boşluğu ilk kez yaşıyordu. Çayı tepsiye koydu, salona geçti. Her zamanki yerine, Kâmil Bey’in koltuğunun karşısındaki koltuğa oturdu. İlk yudumu aldı. Uzun zamandır böylesine lezzetsiz bir çay içmemişti. Bardağı pencereye doğru tuttu. Bulanık değildi. Demi de yerindeydi, ne eksik ne fazla. Sorun çayda değildi. Kâmil Bey’in yokluğu ne ağzında tat bırakmıştı ne de çayda. Ona ne kadar alıştığının farkına vardı. Yokluğu aklından geçtiğinde korktu. Başka şeyler düşünmeye çalıştı.
Gülsüm derin düşüncelere dalmış çayı unutmuştu. Neden sonra bardağa uzandı. Çayı yudumlamasıyla yüzünü ekşitmesi bir oldu. Soğuk çaydan nefret ederdi. Üstelik bugün çayın lezzeti de yoktu. Kalktı, mutfağa gitti. Dolu bardakla döndü, her zamanki yerine oturdu
Tam karamsarlığın karanlığına dalıyordu ki silkindi, kendine geldi. Temizlik yerine ona yemek hazırlamaya karar verdi. Buzdolabında yemeklik malzeme bulunmadığını anımsadı. Canı sıkıldı. Temizliğe geldiği ilk gün gördükleri de canını sıkmıştı. Daha dün gibi aklındaydı. Öğle vaktiydi. Denizliğe çıkmış camları siliyordu. Kâmil Bey salon kapısını araladı, içeri girdi. Halının ortasına geldiğinde durdu. Gülsüm onu fark etmemişti. Kâmil Bey’in sesini işittiğinde irkildi. Telaşla indi. Az kaldı kovayı deviriyordu.
“Ne dediğinizi duyamadım. Bir isteğiniz mi var?”
“Gülsüm Hanım yemek vakti yaklaştı. Sana ne yemek söyleyeyim?”
“Zahmet etmeyin. Mutfakta iki lokma atıştırırım yeter. Size de ne isterseniz söyleyin hemen hazırlarım.”
“Zahmet etme.”
“Ne zahmeti Kâmil Bey!”
“Zaten evde yemeklik malzeme yok.”
“Ben bi koşu alıp gelirim.”
“Yıllar var bu evde yemek pişmeyeli.” Kâmil Bey duraksadı, yutkundu. “Tam sekiz yıldır…”
Gülsüm ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Soran gözlerle baktı. Sessizlik uzun sürdü. Duvar saati imdatlarına yetişmese sonsuz sessizliğin içinde kaybolacaklardı sanki.
Duvar saati yemek vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Kâmil Bey arkasını döndü. Halının tüyleri arasında kaybolan terliğin sesi cilası aşınmış balıksırtı parkeye bastığında tüm salonu dolaştı. Duvar saatinin altındaki sehpanın önüne geldiğinde durdu. Telefona uzandı, ahizeyi kaldırdı. Evdeyken sabit telefonu kullanıyordu. Yanından ayırmasa da cep telefonuna pek alışamamıştı. Çalmayan ev telefonuna onca para ödüyorsun, diyenlere aldırmıyordu. Telefonu ilk kez bağlattığında aldığı numaradan ayrılmaya gönlü elvermiyordu. Ayrılamadığı o kadar çok şey vardı ki; salonun tam orta yerindeki yıpranmış el halısı, ona tepeden bakan taşlı avize, hâlâ kullandığı kurmalı kol saati, markası silinmiş radyo, yatarken gıcırdayan karyola, sık sık çıkarıp baktığı fotoğraf albümü, arayıp sormasalar da gönlünden söküp atamadığı eş dost, eşi Ayla Hanım, kızı Handan ve oğlu Kemal’in çocuklukları… Sanki sabit telefonun kablosu yüreğiyle geçmiş arasında uzanıyordu.
Ahizeyi kaldırdı. Yaşlı telefon, ‘ben hazırım’ diye coşkuyla bağırıyordu. Kâmil Bey döndü, tekrar sordu: “Gülsüm Hanım ne yemek istersin?” Gülsüm, “Siz ne yerseniz bana da aynısından söyleyin,” dedi.
Yarım saate kalmadan zil çaldı. Kaskı kolunun altına sıkıştırmış delikanlı sabırsızlıkla iki poşet uzattı. Kâmil Bey teşekkür etti. Yemeğin bedelini ödedi, her zamanki gibi hatırı sayılır bahşişi vermeyi de ihmal etmedi.
Gülsüm sağa sola bakındı. Ortalarda yemek masası görünmüyordu. Böyle bir evde masa bulunmamasına şaşırdı. Gözüne çarpan zigon sehpanın en büyüğünü aldı, Kâmil Bey’in koltuğunun önüne koydu. Sehpalardan birini de bundan sonraki günlerde sürekli oturacağı koltuğun yanına bıraktı.
Kâmil Bey poşetlerden birini Gülsüm’e uzattı Ağzı kapaklı karton kaptaki çorbayı Gülsüm poşetten çıkarırken “Afiyet olsun,” dedi. Diğer poşetle solundaki kapıya yöneldi. Kapının önüne geldiğinde durdu, ceketinin sağ cebindeki anahtarı aldı. Kilidi açtı. Yarım açtığı kapının arasından odaya geçti. Gülsüm’ün şaşkın bakışlarını salonda bırakırken kapıyı kilitledi.
Gülsüm’ün şaşkınlığı fazla sürmedi. Peçeteye sarılmış plastik kaşık ve çatalı yemeklerin yanına bıraktı. Soğuk sevmediğinden çorbayı hızla kaşıkladı. Poşetteki şeffaf plastik kabı çıkardı. Pilav üstü dönerin yanındaki közlenmiş biber ve domatesi gördüğünde ağzı sulandı. Ayran kutusunu aldı, çalkaladı.
Yemeği bitirdiğinde ne var ne yok topladı, poşete doldurdu. Rehavet çökmüştü. Kendini koltuğa bıraktı. Gözkapakları ağırlaştı. Tam dalıyordu ki arkasında ne sakladığını bilmediği kapı açıldı. Kâmil Bey elinde poşetle çıktı. Kapıyı çekti. Kilitledi. Anahtarı ceketinin sağ cebine koydu.
Kapı sesiyle gözlerini açan Gülsüm yerinden fırladı. Kâmil Bey’in elindeki poşeti zorla aldı. Plastik çatal kaşığın, boş yemek kaplarının hafifliği yüreğini burktu. Kâmil Bey gibi kibar, güngörmüş bir insanın yemeği, sofrası böyle olmamalı diye aklından geçiyordu. Gerçi nasıl olması gerektiğini de bilmiyordu. Ama böyle olmamalıydı… Çöpü mutfağa götürdü.
Gülsüm çayı demlemişti. Tepsideki iki bardak çayla salona girdi. Kâmil Bey koltuğunda şekerleme yapıyordu. Yüzüne baktı. Sanki yüzünü örten bir maske arkasındaki tüm duyguları saklıyordu. Bu tarifsizlik yüreğini yaraladı. Uyandırmaya kıyamadı. Çayı sehpaya bırakırken çıkan sesle Kâmil Bey gözlerini açtı. Gülümsedi: “Dalmışım…”
Gülsüm elinde çay pencereye doğru birkaç adım atmıştı ki Kâmil Bey “Lütfen şuraya otur Gülsüm Hanım,” dedi. Tereddüt etti. Yüreğine dokunan sese karşı duramadı. Döndü. Kâmil Bey eliyle karşısındaki koltuğu gösteriyordu; “Birlikte içelim.” Hayır demek içinden gelmedi. Yalnızlık yüklü sesin arkasından neleri sürüklediğini o anda değilse de karşılıklı içecekleri ikinci bardak çay bitmeden yüreği sızlayarak fark edecekti. Yalnızlık, hayal kırıklıkları, çaresizlik… Sessizce koltuğa oturdu.
Gülsüm o günün nasıl geçtiğini anlayamadı, Kâmil Bey de.
Duvar saati paydos vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Kâmil Bey gündeliği ve fazlasını Gülsüm’ün avucuna sıkıştırırken teşekkür etti.
Yol boyunca geride bıraktığı günü düşündü Gülsüm. Keyifle çalışmıştı. İşine bir kez olsun karışılmamış, peşinde kusur bulmaya çalışan biri dolanmamıştı. Kâmil Bey gittiği diğer evlerdekiler gibi değildi. Üstelik gündeliğinden fazlasını vermişti. Ama bir şeyler eksikti. Ne yaptıysa eksiklik duygusundan kurtulamıyordu.
İki hafta geçmişti. Gülsüm, Kâmil Bey’in kapısını birkaç dakikaya kalmadan çalacaktı. Duvar saati Gülsüm’ün işbaşı vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Kâmil Bey zilin ikinci kez çalmasını beklemeden kapıyı açtı. “Hoş geldin Gülsüm Hanım” derken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Karşısındaki kadının eli kolu poşetlerle doluydu. Hâl hatır sormadan Gülsüm soluğu mutfakta aldı.
Şaşkınlığı üzerinden atamayan ev sahibi koltuğuna oturmamış salonun kapısında bekliyordu. Mutfaktan çıkan Gülsüm, “Kâmil Bey beni öğlene kadar yalnız bırakır mısınız?” dedi.
“İyi güzel de neden? Varlığımla seni rahatsız mı ediyorum?”
“Öyle şey olur mu Kâmil Bey!”
“O kadar saat ben nasıl zaman geçiririm?”
“Gidin gazetenizi alın. Hava güzel, yürüyün. Bir yerlerde oturup çay için. Öğle vaktinde de eve dönersiniz.”
Kâmil Bey çaresizce boyun eydi. İlk defa kendi evinden gönderiliyordu. Dış kapı kapanırken Gülsüm temizlik işlerini sonraya bırakıp mutfağa geçti.
Duvar saati öğle yemeği vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Dışarıda gezip dolaşmayı unutmuş Kâmil Bey dakikalardır kapının önünde bekliyordu. Duvar saatinin çaldığını işitir işitmez zil butonuna bastı. Gülsüm bekletmeden kapıyı açtı. Yıllar sonra ilk defa yemek kokuları Kâmil Bey’i karşılıyordu. Eşikte durdu. Gözlerini kapadı. Derin derin nefes aldı. Gülsüm içeri geçmesini söylemese dakikalarca kımıldamadan o havayı soluyabilirdi.
Asıl sürpriz salonda bekliyordu. Kâmil Bey’in koltuğunun önündeki sehpadaki boş çorba kâsesi onu davet ediyordu. Ellerini yıkayıp döndüğünde çorbanın üzerinde tüten dumanı izledi gülümseyen gözlerle. Gülsüm “Soğumasın Kâmil Bey,” demese çorbaya kaşık sallamak yerine dakikalarca öyle kalabilirdi.
Kâmil Bey’in ısrarıyla Gülsüm kendi yemeğini tepsiyle getirip ilk geldiği gün oturduğu koltuğun önündeki sehpaya bıraktı. Salondaki sessizliği duvar saati bozuyordu: Tik tak, tik tak…
Gülsüm’ün gözü Kâmil Bey’in tabağındaydı. Çorba biter bitmez yerinden kalktı, mutfağa geçti, dolu tabaklarla geri döndü; köfte-patates, pilav, cacık. İkisi de konuşmuyordu. Kâmil Bey kaşığı, çatalı her ağzına götürdüğünde uzun zamandır göremediği dostlarına kavuşmuşçasına o lezzeti zerresine kadar hissetmeye çalışıyordu. Gülsüm yemeğini yerken belli etmeden ev sahibini izliyordu; çenesinin ağır hareketlerini, yüzündeki değişimi, gülümseyişini. O gülümsemeyle yüreği kıpır kıpır etti. Kâmil Bey yüzünden gülümsemeyi eksik etmezdi. Ama bu seferki diğerlerinden çok farklıydı. Kelimelerle anlatılır gibi değildi. Bu gülümseme açılacak yeni kapıların habercisiydi. Daha önce merdivenleri temizlediği, evi silip süpürdüğü, ortalığı topladığı için teşekkür eden Kâmil Bey bu kez küllenmiş duyguları, hazları ortaya çıkarttığı için teşekkür ediyordu.
“Teşekkür ederim Gülsüm Hanım.”
“Afiyet olsun. Ne yaptım ki!”
“Unuttuğum zevkleri tattırdın. Daha ne olsun!”
“Siz isteyin yeter, her geldiğimde yemeğinizi yaparım.”
“O zaman anlaştık. Hadi şimdi çay demle de karşılıklı içelim.”
“Çayı ocağa koymuştum. Beş dakkaya kalmaz demini alır.”
O gün akşam olmasını istemeyen sadece Kâmil Bey değildi. Gülsüm de günü uzatmak için kendine iş yaratıyordu.
Duvar saati paydos vaktinin gelip geçtiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
İkisi de duymazdan geldi. Güneş binaların arkasından çekip giderken geriye ayrılığın karanlığını bıraktı.
Gülsüm ayakkabısını giyerken Kâmil Bey gündeliğini uzattı. Yemekliklerin parasını vermeye kalktığında Gülsüm itiraz edecek oldu, fakat ısrarlara dayanamayıp kabul etti. Kâmil Bey’in teşekkürü üç beş kuruştan daha değerliydi. Vedalaştılar. Kapıdan çıkarken onun yüreğinin sıcaklığıyla yoğrulan seslenişiyle durdu.
“Gülsüm Hanım sizden bir ricam olsa…”
Gülümseyerek döndü: “Buyurun Kâmil Bey.”
“Bir dahaki geldiğinde de yemek yapmanı rica etsem…”
“Seve seve… Ne hazırlamamı istersiniz?”
“Senin gönlünden ne geçerse…”
Kâmil Bey elini pantolonunun arka cebine attı. Cüzdanı çıkardı. Gülsüm’ün bu çok demesine rağmen iki yüz lira azattı.
Gülsüm yol boyunca o parayla neler yapacağını düşündü. Yemeklerin en güzelini hazırlamalıydı. Kâmil Bey de şimdiden o günü iple çekmeye başlamıştı.
İki hafta sonra Gülsüm elinde poşetlerle kapıya geldiğinde soluk soluğaydı. Zili çaldığında kapı her zamanki gibi bekletmeden açıldı. Aynı anda duvar saati bugünün bir başka gün olacağını haykırıyordu: Ding dong! Ding dong! Bugün başka bir gün olacak! Bugün başka bir gün olacak!
Bugünü iple çeken Kâmil Bey yüzünde gülümseme, “Hoş geldin Gülsüm Hanım,” dedi. Poşetleri mutfağa taşımasına yardım etti. Gülsüm kibarca evi terk etmesini istediğinde öğle yemeği vakti geldiğinde tam saatinde eve dönme sözü verdi, çıktı.
Dışarıda beklemek zor gelmişti Kâmil Bey’e. Sanki zaman geçmek bilmiyordu. Aldığı gazetelerin bir kısmını kahvehanede, diğerlerini parkta okudu. Sadece bir tanesine, ilk kez aldığı, Gülsüm’ün okumaktan hoşlanacağını düşündüğü bol fotoğraflı az yazılı gazeteye dokunmadı. Bugünden sonra onun geleceği her gün o gazeteyi sektirmeden alacaktı.
Kâmil Bey zili çaldı. Kapı açıldığında kendini karşılayan kokular alıp onu eski günlere götürdü.
Duvar saati haykırdı: Ding dong! Ding dong! Bugün duvar saati farklı şeyler anlatmak istiyor gibiydi.
Gülsüm mutfağa geçti. İki tepsi hazırladı, salona götürdü. Kâmil Bey ortalarda görünmüyordu. Elini yıkamaya gittiğini düşündü. Sehpaları her zamanki yerlerine koydu. Yemeği karşılıklı koltuklarda oturup yiyeceklerdi. Onun yüzündeki mutluluğu görmek için sabırsızlanıyordu. Mutfağa geçti. Çorba tenceresiyle salona adımını attığında şimdiye kadar giremediği odanın kapı kilidinin açıldığını işitti, irkildi. Kâmil Bey gülümsüyordu: “Gülsüm Hanım yemeği buraya getir lütfen.”
Ne yapacağını bilemeyen Gülsüm elinde tencere çakılıp kalmıştı. Kâmil Bey, “Gülsüm Hanım yemekleri soğutmayalım,” dediğinde tedirgin adımlarla odaya ilk adımını attı. Perdeleri kapalı odanın orta yerinde duran şimdiye kadar sadece dizilerde, filmlerde gördüklerine benzeyen gösterişli masa şaşkınlığını bir kat daha arttırdı. Tüm gösterişiyle tavandan sarkan avize masayı aydınlatıyordu. Odanın kalan yerleri loştu.
Gülsüm şaşkınlığını attığında dikdörtgen masadaki altı sandalyenin karşısında duran tabakları fark etti; altta geniş tabak, üstünde daha dar ve derin tabak, en üstte çorba kâsesi. Kâmil Bey sağ eliyle yer gösterdi, “Gülsüm Hanım lütfen şuraya otur,” dedi. Kapıyı gören dar kenardaki sandalyeye kendi oturdu, sağ tarafındaki ikinci sandalyeye Gülsüm. Şaşkın gözlerle etrafa bakındı. Önündeki tabaklar, çatal kaşık, bardak pırıl pırıldı. Kâmil Bey’in önündekiler de. Diğerleri toz içindeydi, sanki yıllardır dokunulmamıştı.
Gülsüm ilk defa kendini böyle hissediyordu, sanki elleri ayakları görünmez bir iple bağlanmıştı. Etrafı incelemeye korkuyordu. Göz ucuyla gördüklerini neye yoracağını bilemiyordu. Sessizlikten ömrü boyunca hiç korkmamıştı. Şimdi korkuyordu. O kibar, saygılı adamın içinde bir caninin saldırıya geçmeye hazırlandığı aklından geçiyordu.
Kâmil Bey “Çorbayı soğutmasak…” dediğinde Gülsüm irkildi. Sesin dinginliğini algıladığında kendine geldi. Telaşla kalktı. Önce Kâmil Bey’in kâsesine çorbayı koydu, iki kepçe. Sonra kendi kâsesine. Yerine otururken tozlu tabakların önünde, çatal kaşığın orta yerinde duran beyaz kartlara takıldı gözü. Neden o kartların orada durduğuna anlam verememişti; sormaya da cesaret edemedi. Dilinin ucuna gelen merakını sessizliğe gömdü.
Çorbayı bitirdiklerinde karnıyarığı geniş tabağa koydu, yanına da pilavı. Sessizce yerinden kalkan Gülsüm mutfağa gitti. Buzdolabından çıkardığı cacık tenceresi ve kâselerle döndü. Merakını yenemedi. Diğer tabakların önünde duran, çatal kaşığın orta yerindeki beyaz kartlara göz ucuyla baktı. Yine bir anlam verememişti. İçinden, beni ilgilendirmez, diyerek kendini rahatlatmak istese de merakını yenemiyordu.
Cacık kâselerinden birini Kâmil Bey’in önüne koydu, diğerini kendi önüne. Çatal kaşık sesinin bozduğu sessizlik resmiyet havası verse de gerçek başkaydı. Kâmil Bey’in yüzünü gören, yıllar önce kaybedilenlere kavuşmanın coşturduğu duyguları sindirmeye çalıştığını düşünürdü. Gülsüm’ün de sessizliği bozmaya niyeti yoktu. Kâmil Bey’in sessizliğinin ne anlama geldiğinin farkındaydı.
Kâmil Bey şimdiye kadar yapmadığını yaptı. “Gülsüm Hanım şu revaninin tadına baksam,” dedi. Oysa tatlıyı hemen yemeğin üstüne yemek âdeti değildi. Sanki yılların hasretini dindirmenin aceleciliğine teslim etmişti kendini.
Gülsüm tabağa iki dilim revani koydu, uzattı. Kâmil Bey’in yüzüne vuran duygulara ortak oldu. Ev yemeğine hasret kalmış evladını doyuran annenin hazzıyla kendinden geçmişti. Son lokmayı ağzına atıp sandalyeye yaslanan Kâmil Bey yanıltmadı: “Teşekkür ederim. Eline sağlık. Çok basit görünse de herkes yapamaz revaniyi.” Duraksadı, yüzündeki buruk gülümsemeyle devam etti. “Aynı tat, aynı lezzet. (Duraksadı, yutkundu) Ayla Hanım’ın yaptığı gibi.” Devamını getiremedi. Oda sessizliğe gömüldü. Gülsüm, Ayla Hanım’ın kim olduğunu sorma cesaretini kendinde bulamasa da Kâmil Bey’in suskunluğu her şeyi anlatıyordu. Ayla Hanım kaybettiği eşi olmalı diye düşündü.
Odadaki sessizliğin çığlığı rahatsız ediciydi. Donmuş anı bozmaya korkuyor gibiydiler. İkisi de birbirinden medet umuyordu.
Salondaki duvar saati hayatın devam ettiğini anımsatıyordu: Ding dong! Ding dong!
Kâmil Bey ayağa kalktı. Gülsüm’ün merak dolu bakışlarının farkına varmadan masanın karşı tarafına geçti. Heyecandan titreyen elleri ters duran karta uzandı, aldı. Biriken tozları üfledi. Kartı çevirdi, uzun uzun baktı. Gözleri nemlendi. Gözpınarlarının kapakları açıldı açılacaktı. Gülsüm nedenini bilmediği sessizliğe gömülmüştü.
Kâmil Bey gözlerini elinin tersiyle sildi. Fotoğrafa bakarak, “Ayla Hanım yıllar sonra ilk kez masada yalnız değilim. (…) Bir misafirim var,” dedi. Fotoğrafı çevirdi: “Gülsüm Hanım bak! yıllar önce kaybettiğim eşim.”
Gülsüm ne diyeceğini bilemeden hüzün dolu gözlerle bakıyordu. Suskunluğun gizlediği soruları fark etmişçesine Kâmil Bey devam etti.
“Ayla Hanım’ı sekiz yıl önce kaybettim. (…) Kanserden.” Ağır adımlarla yürüdü. Gülsüm’ün karşısındaki kartları aldı, arkasını dönüp tozları üfledi. Döndü, sağ elindeki kartı çevirdi.
“Gülsüm Hanım! bu, kızım Handan. Doktor. Antalya’da yaşıyor. İki torun verdi, biri kız biri erkek.” Sol elindeki fotoğrafı çevirdi: “Oğlum Kemal. İzmir’e yerleşti. Büyük bir şirketin genel müdürü. Bir oğlu var.”
Ayaklarını sürüyerek yürüdü, Gülsüm’ün yanındaki sandalyenin arkasında durdu. Tabakların önündeki kartı aldı, geriye dönüp tozunu üfledi. Gülsüm’e döndü, kartı çevirdi. Kart bomboştu. Sözcükler ağzından güçlükle döküldü: “Bu da yıllardır beklediğim gelmeyen misafir.”
Gülsüm yutkundu. Artık gözyaşlarını tutamıyordu. O sessizce ağlarken Kâmil Bey yerine geçti, oturdu. Fotoğrafları önüne dizdi. Yemek odasında her şey donup kaldı.
Duvar saati, yaşamaya kaldığınız yerden devam etme vakti, diye haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Saatin çağrısına kulak verdi Kâmil Bey: “Gülsüm Hanım hadi birer kahve yap da karşılıklı içelim.”
Gülsüm şefkatle bakan gözlerini sildi. Konuşacak hâli yoktu; başıyla ‘tamam’ diyebildi.
Karşılıklı koltuklarına oturmuş kahvelerini içerken saatin tik takları salonun hâkimiyetini ele geçirmişti. Fincan yarılandığında Kâmil Bey yerinde doğruldu. Sanki bir şeyler anlatmak için uygun anı bekliyordu. Bir yudum su içti. Bardağı sehpaya koyarken içinde birikenlerin kapısını aralayıverdi.
“Gülsüm Hanım o masa benim için çok değerli. Altı üstü bir masa diye düşünüyor olabilirsin.”
“Siz değerli diyorsanız…”
“Dedem, yanında çalıştığı köklü, zengin bir aileden gelen tüccardan almış. Zamanının en iyi ustalarından biri yapmış masayı. Sabah kahvaltısında, akşam yemeğinde tüm aile masaya otururmuş. Nedendir bilmem vefat ettiğinde masayı dedeme bedelsiz verilmesini vasiyet etmiş. Tek isteği, tüm ailenin yemek vakti masanın etrafında toplanmasıymış. Dedem vasiyete sadık kalmış. Babam da o geleneği sürdürdü, ta ki kardeşlerim evlenip evden ayılıncaya kadar. Annemi kaybettiğimizde babam masayı önce ağabeylerime vermek istedi. Kabul etmediler, ablam da. Sıra bana gelmişti. Tereddüt etmeden masayı sahiplendim. Masayla birlikte babam da bize geldi. Babam, Ayla Hanım, Handan, Kemal ve ben geleneği sürdürüp kahvaltıda, akşam yemeklerinde masanın etrafında buluşurduk. Misafirlerimiz de eksik değildi. İki yıla kalmadan babamı kaybettik. Bugün babamın boş sandalyesini sen doldurdun. Babamın ardından iki evladım masayı boş bıraktı, sonra Ayla Hanım. Yıllar var ki kapım çalmıyor; ne eş dost ne de akrabalar… Uzun zamandır yalnızım. Masanın ilk sahibinin kemikleri sızlıyordur. Bugün senin sayen de biraz da olsa kendimi affettirmişimdir. Sana ne kadar teşekkür etsem az.”
Gülsüm ne söyleyeceğini bilemiyordu.
Duvar saati yüreklerin önündeki kapakların açılma vaktinin geldiğini haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Duvar saatinin çağrısına uyan iki çift gözpınarının önündeki kapaklar açılmıştı.
***
Meraklanma vakti gelmedi mi Gülsüm? diye soruyordu duvar saati: Ding dong! Ding dong!
İçinden iş yapmak gelmeyen Gülsüm kalktı, pencereden sokağa baktı. Kâmil Bey ortalarda görünmüyordu. Başına bir şey geldiğini düşünmeye başlamıştı. İlk defa biri için bu kadar telaşlanıyordu. Yerinde duramıyordu. Bir pencereye bir dış kapıya gidiyordu. Onunla karşılıklı oturdukları koltukların ortasına geldiğinde durdu. Elini cebine attı. Cep telefonunun tamire gitmeyi beklediğini unutmuştu. Kâmil Bey’in numarasını da anımsamıyordu ki sabit telefondan arasın.
Çaresizce kıvranırken aklına cüzdanına bakmak geldi. Antreye koştu. Portmantoda asılı çantasını aldı, fermuarı açtı. Telaşla karıştırdı. Sonunda aradığını bulmuştu. Kâmil Bey’in ilk gün kâğıda yazıp verdiği telefon numarası titreyen parmaklarının arasındaydı. Yüreği ağzında sabit telefona koştu. Ahizeyi kaldırdı. Tuşlara basarken titreyen parmaklarına söz geçirmekte zorlanıyordu. Kısa sessizliğin ardından telefon çaldı. Aynı anda o bildik zil sesini işitti. Kulak kabarttı. Ses yemek odasından geliyordu.
Hızlı adımlarla yürüdü. Kapının kolunu indirirken eli titriyordu. Kalbi yerinden fırlayacak gibi çarpıyordu. Kapıyı açtı. Kâmil Bey kıpırdamadan, başı öne düşmüş her zamanki yerinde oturuyordu.
***
Kâmil Bey’in çocukları Handan ve Kemal akşama kalmadan gelmişti. Tüm hazırlıklar hızla yapıldı. Ertesi gün öğle ezanının ardından kalabalık sayılmayacak bir cemaat Kâmil Bey’i son yolculuğuna uğurladı. Kâmil Bey eşi Ayla Hanım’ın yanına sessizce uzanmıştı.
Gülsüm koltuğuna oturmuş boş koltuğa bakıp gözyaşı döküyordu. Kâmil Bey’in çocukları evin kaderini yazıyorlardı.
Duvar saati, Gülsüm son görevini yerine getir, diye haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Gülsüm yerinden kalktı. Gözlerini elinin tersiyle sildi. Handan ile Kemal’i alıp o odaya götürdü. Sessizce tozlu tabakların başına gitti. Arkası dönük fotoğrafları çevirdi, “Hep sizi bekledi,” dedi sesi titreyerek.
Ertesi sabah duvar saati anlaşılmaz bir dille haykırıyordu: Ding dong! Ding dong!
Eskici, adamlarıyla erkenden geldi. Kâmil Bey’in masası hariç evde ne var ne yok alıp götürdüler. Duvar saatini unutmuşlardı.
Kâmil Bey’in masası için çağrılan antikacı boş eve geldi. Kâmil Bey’in çocukları masanın iyi bir fiyata satılacağını düşünüyorlardı. Antikacının kendinden emin ayak sesleri yemek odasının duvarları arasında gezindi. Masanın sağını solunu inceledi; eğildi, uzun uzun altına baktı. Doğruldu. “İyisi mi siz bir eskici çağırın. Bu masa beş para etmez. Tahtakurtları yıllarca iyi çalışmışlar. İçin için tüketmişler,” dedi. Arkasına bakmadan çıkıp gitti.
Çağrılan eskici Kâmil Bey’in masasını tahta parasına aldı. Adamları masayı taşırken salon duvarında unutulan duvar saatine gözü takıldı. Anlaştıkları parayı Kemal’e uzattı.
Duvar saati hıçkırarak vedalaştı: Elveda Kâmil Bey! Elveda Gülsüm!
SERDAR ŞEN