Albayın karısı iç sıkıntısı ile uyandı o sabah, göz pınarlarındaki çapakları temizledi yatağın içinde gerindi; hizmetçisine seslendi.
-Seniha, bana sade kahve yap!
Seniha beş dakika sonra gümüş fincanla kapıdan içeri girdi, albayın karısı Huri hanım güzel bacaklarını yataktan aşağı uzatıp üzerine ipek sabahlığını giyerek saçlarını elleriyle düzeltip kalktı yataktan cam kenarındaki berjere geçti. Gümüş tabakadan çıkardığı sigarayı yaktı bir yudum aldı kahvesinden camdan dışarı bahçeye baktı.
-Seniha bu kahve hiç güzel değil nereden aldınız bunu? Şekerciden alın dememiş miydim size?
-Şekerciden aldık dün.
-Pişirememişsin o halde yenisini yap bunu içemem ben…
Huysuzluğu üstünde gene diye düşündü Seniha, yatağı toplamayı bırakıp kahve pişirmeye mutfağa döndü.
Huri bir sene önce atandıkları bu şehirden nefret ediyordu, tozdan, topraktan, hastalıktan, bitmek bilmez kuru sıcağından, konuştukları dilden, cehaletlerinden nefret ediyordu. Şehir kurutuyordu insanı sıcağıyla, suyunu çekince güzelleşmiyordu insan, yaşlanıyordu. Havinde çıldırmış gibi açan gülleri görmüyordu Huri’nin gözü, insanların samimiyeti geçer akçe değildi Huri’nin gözünde, sürgünde idiler Huri’nin fikrince ve albayın yeteneksizliği idi onları buraya sürdüren, süründüren. On senedir evli lakin çocuksuz Huri hayatının boşa akıp gittiğini düşündü Seniha kahvesini getirene dek. Mutsuzluğu huysuzluk olarak hayata yansıtmak uzun yıllar önce seçtiği bir yoldu Huri’nin, albay bağışıklık kazanmıştı karısının hallerine, ne yaparsa yapsın vazgeçememişti güzelliği insanda yara bırakan karısını sevmekten.
-Banyoyu hazırla Seniha.
Dedi Huri hanım fincanı fal bakmak için kapatırken. Seniha odayı toplamayı bitirip hamamı açmaya yollandı. Huri bir süre camdan dışarı sabahın beşinden beri ortalığı kavuran güneşe baktı, “sıcaktan nefret ediyorum” diye geveledi ağzının içinde, gümüş tabakayı açıp bir sigara daha yaktı. Seniha’ya seslendi:
-Gel şu fincanı aç Seniha.
Seniha, odadan içeri elinde kürsü ile girdi, hanımının dizinin dibine kürsünün üstüne oturdu, “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek açtı fincanı.
-Aa!, üstüme iyilik sağlık hanımım, tez vakitte hayatın tamamen değişecek senin, adı B ile başlayan ufak tefek kara çirkince bir adam bütün hayatını değiştirecek, ha! buraya yazıyorum. Kalbin feraha çıkacak, sıkıntı gam hanene uğramaz olacak. Hanımım sakın hamile olmayasın sen?
Huri başını iki yana salladı. Seniha’ya albayın durumunu anlatacak değildi, hoş evde yaşayan hizmetçiler gece yarıları Huri’nin ağlamalarına tanık olmuşlardı ama kimsenin cesareti bunu soracak yüzleyecek kadar yüksek değildi. Zaten ayıp diye bir şey vardı, yatakta olan yataktan dışarı çıkmazdı.
-Hanımım bir kalem çıkmış burada, kaderin değişecek senin , mutlu olacaksın tez vakitte öyle ay filan değil billahi birkaç gün içinde su serpilecek yüreğine.
-Gitseydik buradan, nefret ediyorum bu sıcaktan…
-Belki tayin çıkar albaya hanımım!
Huri gerindi,
-Hocaya götürecekler bu gün beni, hanımefendiler gelir birazdan yıkanıp hazırlanayım artık…
Basir hoca sabah namazından sonra tespih çekerken seccadenin üstünde uyuyakaldı. Dokuz yaşından beri duyduğu ses “nikahını ona kıydım, mübarek sana, nikahını ona kıydım mübarek sana, nikahını ona kıydım mübarek…” Sıçrayarak uyandı Basir hoca. “Rüyalandım ,kör olasın nefs!” dedi. Gusül abdesti almaya yollandı.
Yılan beslerdi Basir hoca, yılanlar kendileri gelip yuvalanmışlardı evine, üç göz odanın bir tanesini yılanlara tahsis etmiş odanın kapısına yılan duası yazıp asmıştı, yılanlar içten dışarı geçmezdi eşiği, yılanlara söz geçirdiği dilden dile yayılmıştı yörede. Bir keresinde yıldızname bakarken odanın kapısında beliriveren tiklenmiş, saldırı pozisyonunda bir yılan misafirlerin çığlıklarına sebep olmuştu. Basir hoca buhurdan tütsüden sis altında kalmış başını kitaptan kaldırarak aramice bir cümle buyurmuş, kapının ağzında tiklenen yılan tıslamayı kesmiş “odana” diye gürleyen hocanın sesine itaat ederek kaçarcasına yılan odasına savuşmuştu. Odadakilere dönerek “misafirdir, dışarıdan gelmiş” diyen Basir hoca kitaba dönmüş gelenlere kayıplarının kim tarafından çalındığını söylemişti. Canlı yem ile beslediği yılanlar Basir hoca içlerinde yatsa dahi ona dokunmaz lakin odaya başkası girmeye kalkınca saldırır can komazdı. Basir hoca sıkı sıkı tembihlerdi yılanlı odaya girmemelerini birlikte yaşadığı insanlara, hizmetlilerinden biri merakına yenik düşerek odaya girince isimsiz mezar olmuş gitmişti.
Basir hocanın misafir kabul ettiği oda; on beş metrekare, ortasında yüz yıllık bir kilim serili, duvarlarının kireci koyu bir griye dönüşmüş, tek camı içeriye ışık sızmasına engel olacak kadar kirli, yerlere atılmış minderlerin üstüne misafirlerin buyur edildiği, tavanları yüksek, kaynayan buhurların, yanan tütsülerin her daim sis duman yarattığı bir yerdi.
Basir hoca rahlenin başına oturur, misafirleri ve sorunlarını dinler, yanına istiflenmiş kitaplara bakar gerekliyse muska yazar yahut derdin devasını, bulunmak istenilenin yerini söylerdi. Hırsızını bulmak isteyen de Basir hoca’dan medet umardı, kocasını eve bağlamak isteyen de. Kalem, kağıda yazardı kendiliğinden ne yapılması gerektiğini, böyle söylerdi gidenler, kalem kendiliğinden duvara yahut kağıda yazardı Basir hocanın tekkesinde.
Para istemez, almazdı Basir hoca, yardım kabul ederdi, gelen mutlaka yiyecek-erzak getirirdi. Dönerdi tekkenin çarkları hizmetliler arasında bölüşülürdü erzak. Hiç kimse bilmiyordu Basir hoca buraya ne zaman nereden nasıl gelip yerleşti? Şehir kurulalı beri orada yaşıyor gibiydi, akrabası yoktu, karısı çocuğu da, taştan çıkmış gibi bir adamdı kara kuru ufak tefek lakin gözleri yemyeşil bu adam. Kimsenin gözünün içine bakmazdı. Gözünün içine baktıklarının iflah olmadığını söyleyenler vardı. Büyücü, ermiş, hoca, derviş, abdal, Allahın adamı , kalemci; Basir hocayı bu sıfatlarla anardı şehri. Yolu şehre düşen herkes duyardı nam-ı methini.
Huri’de duydu Basir hocayı, duydu ve sonsuz bir istek duydu hocanın efsununa mazhar olmak için.
Üç kadın gittiler Basir hocanın kapısına; yardımcı beklemelerini söyleyerek hole aldı onları yüzlerine bakmadan. Ayakkabılarını çıkararak yere oturdular çantalarından eşarplarını çıkararak başlarını bağladılar. Kokudan tiksindi Huri, yılanlı odadan gelen hışırtılardan irkildi.
Sadece elleri ve ayakları açıkta kalacak şekilde giyinip gelmişlerdi üşüdü Huri, yaz sıcağı değil de bahar serinliği idi sanki bu evde zaman.
Yardımcı Basir hocanın beklediğini söyleyerek kapıyı açtı, kapı bilerek alçak yapılmıştı orta boylu insanlar bile eğilerek giriyorlardı içeriye. Huri kendisine gösterilen mindere oturdu.
Basir hoca önce Huri’yi gördü, aslında Huri’nin bembeyaz ve güzel ayaklarını, sonra ellerine baktı kadının, yutkundu; ince uzun güzel parmaklar, ayağı eli güzel kadının yüzüne baktı gayrı ihtiyari Basir; hocalığı filan bıraktı erkek gibi alıcı gözüyle baktı ; “kusursuz” hakikat bu idi zaten, albayın karısı Huri, adamda yara bırakacak kadar güzeldi. Ses tekrar buyurdu;
“Nikahını ona kıydım, mübarek sana…”
Basir hoca kalktı, sandıktan tütsüler çıkardı odanın her bir köşesine kadınların anlayamadığı bir dilde bir şeyler tekrarlayarak yaktı, ocağın üzerinde kararıp duran tavanın içine bir avuç üzelik attı kavrulmaya başlayan üzelik kokusu odayı sardı.
-Ne için geldiniz?
-Kocamın dostu var, soğusun bana dönsün hocaefendi.
Basir hoca kadının kocası hakkında pek çok soru sordu sonra mavi bir kalem çıkardı cebinden yılan derisine bir şeyler yazdı, kadına uzattı bunu dolunayda suya koy on gün sonradır kanlı ay, sabahında o suyu içir kocana dedi.
İkinci kadına döndü; “senin derdin nedir”
Kaynanası büyüler yapıyordu ikinci kadına, gencecik kadın günden güne eriyip zayıflıyor yataktan çıkamıyordu halsizlikten bitkinlikten. Kör kuyuya atılmış sabun büyüsü olduğunu söylemişti bir hoca,” bunu ben çözemem Basir hoca’ya git” demişti.
Basir hoca kadına pek çok soru sorup kitapları karıştırdıktan sonra cebinden kırmızı bir kalem çıkarıp ceylan derisine bir muska yazdı üçgen şeklinde katlayarak kadına uzattı.
-Bunu hep üzerinde taşıyacaksın hanım, yıkanırken bile kör kuyuya atılmış sabun tamamen eridiğinde yazılar silinerek yok olacak büyünün hükmü kalktığında koruyucuya gerek kalmayacak.
Huri’ye döndü Basir hoca, gözlerinin içine baktı kadının, alevler gördü adamın yeşil gözlerinde Huri, ürperdi, karanlık dipsiz kuyular gördü alevlerin gerisinde korktu, gene de çekmedi gözlerini Basir hocanın gözlerinden;
-Ellerini uzat!
Huri söylenileni yaptı. Basir hoca cebinden çıkardığı sabit kalem ile Huri’nin tırnaklarına bir şeyler yazdı. Huri anlamlandıramadığı tuhaf bir huzura kapıldı. İçini kemirerek yiyen semirmiş kurtlar bir anda yok oldu sanki.
Basir hoca kalkıp tütsüleri söndürdü. Kavrulan üzeliği ateşten aldı. Ayakta durarak ellerini birbirine kavuşturup yere baktı. Kadınlar gitmek için kalkarak odadan çıktılar. Huri evin kapısının önünde durdu
-Ben gelmem, buraya aitim!
Arkadaşları şaşkınlıkla Huri’ye baktılar, dönmesi için onu ikna etmeye çalıştılar, ne dedilerse nafile aynı cümle ile cevap verdi Huri:
-Ben gelmem buraya aitim!
Arkasını döndü arkadaşlarına, yılanlı odaya doğru yürüdü, kapısını açarak içeri girdi. Yılanlar Huri’yi görünce istiflerini bozmadılar birkaç tanesi dikkatlice süzdü yabancıyı o kadar…
Olanları eşikten izleyen Basir hoca gülümsedi. Albaya tez ulaştı haber, emir erini alarak cemse ile geldi Basir hoca’nın evine, tahta kapıyı kırarak girdi içeriye. Karısı kapının ardında bekliyordu onu.
-Nedir bu kepazelik Huri? Yürü eve gidiyoruz
-Ben gelmem buraya aitim.
-Kadın çıldırdın mı sen? Nerede o hoca? Büyü mü yaptı sana?
-Ben gelmem buranın malıyım.
Kolundan tuttuğu gibi sürükleyerek çıkardı karısını albay yalın ayak , cemseye bindirdi eve götürdü. Huri direnmedi, yol boyunca “ben gelmem sana ait değilim, hocaya aitim” dedi durdu. Huri’nin tırnaklarına yazılmış yazıyı silmeye çabaladılar evde, ne benzin fayda etti ne kolonya yazıları silmeye. Gece yarısı herkes uyuduğunda Huri yalınayak kaçtı evden Basir hocanın evine gitti.
Sabah albay karısının yokluğuna çıldırdı, askerlerle bastı evi, Basir hoca’yı alıkoyma ile suçlayarak kolluğa teslim ettiler, Huri çıplak ayakla gitti karakola “kendi isteği ile kaldığını zorlama olmadığını, oraya ait olduğunu bundan sonra orada yaşayacağını ve öleceğini” söyledi. Huri’nin ifadesi ile salıverdiler Basir efendiyi. Albay günlerce gelip aldı karısını Basir hocanın evinden, Huri fırsat bulduğu anda kaçtı. Basir hoca tek söz söylemeden izledi olanı biteni. Albay tek başına geldi bir gün, Basir hocanın karşısına dikildi.
-Bırak karımı!
-Ben almadım ben bırakayım. Burada kalmayı seçti. Bana sorarsan düşür nikahından, kara leke olup yapışacak yoksa canına, paşalığa engel bu hal albay. İçeride karın, al götür seninle gelirse. Albay içeri gitti, baktı karısına.
-Huri, etme eyleme kölen olayım, ben sensiz yaşayamam Huri, gideriz buradan iste yeter ki, Huri ah! Huri… Albay kendini yere attı, Huri’nin ayaklarına kapandı, ağlamaya başladı. Huri hiçbir şey hissetmediği adama tekdüze duygudan arınmış bir ses ile son kez konuştuklarını bilerek ses verdi.
-Vazgeç benden, ben buraya aitim, buranın malıyım, gelmem. Boşa beni, git bu şehirden, gelmem ben.
Tek celsede boşandı albay Huri’den, terk etti şehri. Basir hoca Huri’yi nikahına aldı. Ses “helaldir” diyene dek uzaktan, hiç dokunmadan sadece güzelliğini seyretti.