Toplumsal alışkanlıklar bir toplumun kültürünü oluşturur. O kültürü anlayabilmek için o toplumun içinde yaşamak, o toplumla iç içe olmak gerekir. Türk kültüründe önemli bir yeri olan kahve, bir içecek olarak değil de bir gelenek, bir kültür olarak görülür. Kahvehaneler de bu kültürün ortaya çıkardığı bir üründür. Her ne kadar eski önemini kaybetmiş olsalar da Türk kültür tarihinde önemli bir yeri bulunur. Şimdiki zamanlarda kahvehanelerin yerini kahvehanelerin sıcaklığından çok uzak olan “kafe”ler almıştır.
İstanbul’da İlk Kahvehanenin Kurulması
Osmanlı Devleti’nde ilk kahvehaneler İstanbul’un fethinden yüz yıl sonra Tahtakale’de açılmıştır. İlk kahvehanenin yerinin Tahtakale olarak seçilmesinde önemli bir neden vardır. İlk kahvehanenin Tahtakale’de seçilmesinin nedenlerinden biri Tahtakale’nin o zamanlarda Osmanlı Devleti’nin önemli bir ticaret merkezi olmasından kaynaklanır. Eminönü’deki Haliç iskeleleriyle bağlantılı olan bu bölge, Mısır Çarşısı’nın hemen arkasında yer almakta ve şehrin iaşesi için gerekli iktisadi örgütlenmeyi bünyesinde barındırmaktadır. İlk kahvehanelerin 1553-1554 yıllarında açıldığı bilinmektedir. Tarihçi Peçevi ilk kahvehanenin 1554 yılında açıldığını belirtmekte ve şöyle anlatmaktadır: “Dokuz yüz altmış iki (1554) tarihine gelinceye kadar başkent İstanbul’da ve kesinlikle bütün Rum ilinde kahvehane yok idi. Söylenen yılın başlarında Halep’ten ‘Hakem’ (Bazı kaynaklarda Hâkim diye geçer) adında esnaftan bir adam ile Şam’dan Şems adlı kibar bir kişi gelip Tahtakale’de açtıkları birer büyük dükkânda kahve satmaya başladılar. Keyiflerine düşkün bazı kişiler, özellikle okuryazar takımından birçok büyük kimse bir araya gelemeye ve yirmişer, otuzar kişilik toplantılar düzenlemeye başladılar. Kimisi kitap ve güzel yazılar okur, kimisi tavla ve satranç oynardı. Bazen yeni yazılmış gazeller getirip şiir ve edebiyattan söz edilirdi. Ahbap toplantıları yapmak için büyük paralar harcayarak ziyafet çeken kimseler artık bu masraftan kurtulup bir iki akçe kahve parası vermekle toplantı safhası sürmeye başladılar.”
Tarihçi Peçevi’nin de anlattığı gibi kahvehaneler halk için çok iyi olmuştur. Osmanlı hükümeti kahvehanelerde devlet meseleleri konuşuluyor sanıp fetva çıkarıp kapattırmıştır, fakat yanlış bir karar alınmıştır. Kahvehaneler kötülük yuvası olarak görülmüştür ama aslında tamamen halkın yararına olmuştur. Kahvehanelerde genellikle edebi meseleler konuşulurdu, aile toplantıları yapılırdı. Daha sonra kahvehanelerin işlevi değişmiş ve devlet meseleleri konuşulmaya başlanmıştır. En yaygın kahvehaneler ise mahalle kahvehaneleridir.
Osmanlı Devleti zamanında yerleşim düzenli olduğu için kahvehaneler de o düzen içerisinde yapılırdı. Kahvehanelerin genel özelliklerine bakacak olursak sosyalleştirici özellikleri, toplumsal ve kültürel engelleri ortadan kaldırmaları vardır. Zengin fakir fark etmeksizin herkese açıktır kahvehaneler, herkes giderdi.
Osmanlı Devleti’nde kahvehaneler çeşitlere ayrılırdı. Bunlar gelen topluluklara göre adlandırılırdı. Örnek olarak; mahalle kahvehaneleri, esnaf kahvehaneleri, yeniçeri kahvehaneleri, tulumbacı kahvehaneleri, âşık kahvehaneleri, semai kahvehaneleri, meddah kahvehaneleri diyebiliriz.
Mahalle Kahvehaneleri
Osmanlı Devleti’nde ilk görülen kahvehanelerdendir. Mahalle kahvehaneleri ilk olarak cami yakınlarında yapılmıştır. Bunun nedeni ise ahalinin namaz saatini beklerken zaman geçirmesi için bekledikleri yerlerdir. Fakat zamanla bu işlevini kaybetmeye başlamıştır.
Mahalle kahvehanesinin oluşturduğu yeni iletişim atmosferi dışa dönük bir “alış-veriş” biçimini ve karşılıklı etkileşimi esas almaktadır. Bu alışveriş özelliği sayesinde mahalle kahvehaneleri sadece aynı aileden veya akraba çevresinden olanların değil bütün mahalle halkının bir araya gelmesine, tanışmasına ve yeni bağlar geliştirmesine tanıklık etmiştir. Bu sayede farklı etnik ve dini kökenli aileler birbirlerini tanıyıp arkadaş veya akraba olabiliyorlardı.
Mahalle kahvehaneleri; mahalle sorunlarının da görüşüldüğü yerlerdir. Aileler arası problemler olduğunda buralarda oturulup konuşulur ve bir sonuca bağlanırdı. Buna örnek olarak Abdülbaki Gölpınarlı’nın şu sözlerini verebiliriz: “Mahalle kahvesinin bir çeşit vazifesi vardır. Bir çeşit içtimai toplantı yeriydi orası. Her sabah işine giden oraya uğrardı. Herkes birbiriyle bir kere daha görüşürdü. Hastanın, yoksulun haline, kimsesiz kadının haline orda çare aranır, bulunurdu. Doktor yollanırdı. İlaç alınırdı. Kömür gönderilirdi. Para toplanırdı. Bunlar yollanır, gönderilirken de; yollayanlar gönderenler söylenmez, yardım olduğu bildirilmezdi. Akrabalarınızdan biri göndermiş denirdi.”
Esnaf Kahvehaneleri
Eski İstanbul’un ticaret merkezi olan tarihi yarım ada dediğimiz bölgede kurulmuşlardır. Bu ticaret merkezleri Haliç kıyıları, Beyazıt Aksaray gibi çarşı ve hanların yoğun olduğu yerlerde kurulmuşlardır.
Esnaf kahvehanelerini iki bölümde inceleyebiliriz. Birinci bölümde Eminönü-Aksaray arasındaki kahvehaneleri sayabiliriz. Bu bölgedeki kahvehaneler, inşaat işçiliği, hamallık, seyyar satıcılık, ırgatlık, kayıkçılık gibi meslekleri yapan insanların devam ettiği mekânlar durumundadır. Zamanla bu kahvehaneler her meslek grubuna özel olarak yapılmıştır.
İkinci bölümde ise Beyazıt-Aksaray arasındaki kahvehaneleri sayabiliriz. O dönemde Kapalıçarşı en önemli ticaret bölgesidir ve esnaf kahvehaneleri de büyük ölçüde Kapalıçarşı’yı kuşatan hanlarda faaliyet göstermiştir.
Esnaf kahvehanelerinin başka bölgelerde başka işlevleri de vardır. Bunun bir örneği olarak, Osman Cemal Kaygılı Kasımpaşa’da bulunan bir esnaf kahvehanesinde Perşembe ve Cuma günleri eskici esnafının toplandığını ve burada eski eşya alışverişinin gerçekleştirildiğini yazmaktadır.
Yeniçeri Kahvehaneleri
Yeniçeri kahvehaneleri 17. yüzyılın ortalarına doğru doğmaya başlamıştır. Bu kahvehaneler aynı zamanda 19. yüzyılda örneklerini gördüğümüz Tulumbacı kahvehanelerinin kökleridir.
Yeniçeri kahvehaneleri genellikle sahil kesiminde faaliyet göstermiştir. Yeniçerilerin bir bölümü şehir güvenliğinden sorumludur. Yeniçerilerin karargâhına kolluk denirdi. Yeniçeri kahvehaneleri bu kolluk denilen karargâhların yanında yer alırdı. Yeniçeri kahvehanelerinde genellikle siyaset ve yönetimle ilgili konular konuşulurdu. Bu sohbete “devlet sohbeti” adı verilirdi. Yeniçeri kahvehaneleri, Osmanlı Devleti için küçük bir tehdit oluşturmaktadır. Silahlı oldukları için her an isyan çıkarabilirlerdi. Hatta 1730’da çıkan Patrona Halil isyanı bir yeniçeri kahvehanesinden çıkmıştır. Yeniçeri ocaklarının kaldırılmasından sonra çıkan olaylarda yeniçeri kahvehaneleri bir karargâh olarak kullanılmıştır.
İstanbul’a getirilen gıda maddelerinin dağıtımı da yeniçerilere aitti. Dönemin terminolojisinde “ihtisap dairesi” adıyla anılan bu kurumların yanı başında da yeniçeri kahvehaneleri kurulmuş zaman zaman işler bu kahvehanelerden yönlendirilmiştir.
Tulumbacı Kahvehaneleri
Yeniçeri kahvehanelerinde de bahsettiğim gibi tulumbacı kahvehaneleri yeniçeri kahvehanelerinin devamı niteliğindedir. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı ve buna bağlı olarak yeniçeri kahvehaneleri ortadan kaldırılınca, yeniçerilerin kahvehanelerde ürettiği sözlü kültür geleneği tulumbacı teşkilatı devralmış ve bu birikimi 2. Meşrutiyet yıllarına kadar yaşatmıştır.
Tulumbacı kahvehanelerinin faaliyetlerine Selim Nüzhet Gerçek’in sözlerine bakarak öğrenebiliriz. “Bu kahvehanelerin müdavimleri hemen her akşam toplanır, bazen cura, saz, bağlama, bozuk, çığırtma, darbuka, zilli maşa gibi aletler çalarlar ve eğlenirler, bazen de milli oyunlar oynarlardı. Bu gençlerin arasında çok güzel sesliler rastgelinirdi. Kimi koşma, kimi mani, kimi semai, kimi divan, kimi destan okurdu. Okunan parçaların ekseriyeti tulumbacılığa ve mertliğe aittir.”
Tulumbacı kahvehaneleri edebi açıdan çok güçlü kahvehanelerdir. Mani söyleme yarışmaları yapılardı. Daha sonra semtler arası mani söyleme yarışmaları yapılırdı.
Âşık Kahvehaneleri
Âşık kahvehaneleri Türklere özgü bir çalgı olan saz eşliğinde şiir söyleyenlerin toplandığı kahvehanelerdir. Bu şiir söyleyenlere âşık denilirdi ve kahvehanelerde adlarını bunlardan alırdı. Âşık kahvehanelerinin devamı olarak da Semai kahvehaneleri gösterilir. Bilginin ve kültürün sohbetle aktarıldığı bir toplumsal yapı içinde âşık tarzı hem halk edebiyatının hem de tekkeler yoluyla yayılan tasavvuf edebiyatının birleşimi ve yansımasıdır.
Âşıklar daha önceleri yeniçeri kahvehanelerinde saz çalıp şiir söylerlermiş, daha sonra 1826 yılında yeniçeri kahvehanelerinin yıkılmasından sonra âşık kahvehaneleri çıkmıştır.
Âşık kahvehanelerinin âşık edebiyatını nasıl etkilediğini Özkul Çoban oğlu şu cümlelerle anlatmıştır. “Kısaca âşık tarzı edebiyat geleneği tekke kurumunun ekseninde oluşan biçim ve işlev açısından ozan-baksı geleneğinin devamı olan tekke ve tasavvuf edebiyatı mensuplarından kahvehanelere yönelen ve onun icra bağlamı şartlarıyla kendine has bir tarz olarak bağımsızlığını kazanan bir oluşumdur. Bir başka ifadeyle âşık tarzı edebiyat ve kültür geleneği Türk-İslam sosyo-kültürel yapısını son derece derinden etkileyen ve yeni sosyal alışkanlıkların ve davranış kalıplarının ortaya çıkmasına neden olan bir sosyal kurum olan kahvehanelerin ürünüdür.”
Âşık geleneği çok az da olsa günümüze kadar gelmiştir. Bu geleneğin yok olması belki de kahvehane kültürünün yavaş yavaş yok olmasında kaynaklanmaktadır. Ama çok az da olsa günümüzde bu gelenek geldiği yer olan Anadolu’da devam etmektedir.
Semai Kahvehaneleri
Semai kahvehaneleri yeniçeri ve tulumbacılar kahvehanelerinde olduğu gibi âşık kahvehanelerinin devamıdır. Semai kahvehaneleri Tanzimat’tan sonra özellikle Abdülaziz ve 2. Abdülhamid dönemlerinde âşık kahvehanelerinin yerini alan, onların mirasını başka bir formda devam ettiren ve adına “çalgılı kahve” de denilen mekânlardır.
Âşık kahvehanelerinde sadece saz çalınırdı fakat semai kahvehanelerinde daha çeşitli bir çalgı geleneği vardır. Mızıka, klarnet, darbuka, çifte nara, zilli maşa gibi çeşitli çalgılar sazın yanında yerini almıştır.
Bu kahvehanelerde çalıp söyleyenlere meydan şairleri adı verilmiştir. Meydan şairleri kış ve ramazan gecelerinde Dertli, Bayburtlu, Zihni, Âşık Ömer, Seyrani, Erzurumlu Emrah, Gevheri gibi halk şairlerinin şiirlerini bu mekânlarda seslendirmişlerdir.
Ekrem Işın semai kahvehanelerinin işlevini şu sözlerle anlatmaktadır. “Programlı eğlence anlayışı, Tanzimat’la birlikte semai kahvehanelerine giren bir batı geleneğidir. Bu programın içeriği 19. yüzyıl boyunca dönemin modalarına uygun şekilde değişikliğe uğramıştır. Önceleri âşık tarzının egemen olduğu bu kahvehanelerde 2. Abdülhamid döneminden itibaren alafranga müzik zevkinin de geliştiği görülmüştür. Asıl program okunan manilerle başlar ve destanlarla devam ederdi. Sıradan insanların gündelik hayatına ilişkin çeşitli sorunlar bu mani ve destanların temel konularını oluşturmuşlardır.”
Ozan Çobanoğlu semai kahvehanelerinin Batı’dan nasıl etkilendiğini şu sözlerle anlatmaktadır. “Çalgılı kahvelerin ortaya çıkmasında, İstanbul’da âşık kahvehanelerine alternatif olarak ortaya çıkan tiyatro kumpanyaları, bugünkü gece kulüplerinin öncüleri olan müzikli gazinolar, geleneksel olarak gayrimüslimlerce işletilmekle beraber Tanzimat sonrası gittikçe yavaşlayan ve ortadan kalkan kontrolle Müslümanların devamının yoğunlaştığı Galata ve Beyoğlu birahane, pastane ve meyhaneleri başta olmak üzere, benzeri geleneksel toplu eğlence mekânı olan kahvehanelere alternatif eğlence merkezlerinin çoğalmasının önemli bir rol oynadığı gözden uzak tutulmamalıdır. Çalgılı kahveler bu bağlamda adeta kahvehane geleneğinin bu yeni ve alternatif eğlence merkezlerine karşı bir kendini yenileme teşebbüsü olarak da görülebilir.”
Meddah Kahvehaneleri
Meddah kahvehaneleri bir çeşit tiyatro kahvehanesi gibidir. Meddahlık halk hikâyeciliğinin bir türü olması nedeniyle çok uzun geçmişi olan bir gösteri sanatıdır.
Meddahlıkla ilgili Fuad Köprülü’nün güzel bir çalışması vardır. “Anadolu ve Rumeli Türklerinin eski edebi hayatında meddahlığın çok büyük bir yeri vardır; çünkü bizde halk hikâyeciliğinin temsil edenler, asırlardan beri meddahlar olmuştur. Halk kahvehanelerinden saraylara kadar her sınıf ve seviyede insanlara mahsus mahfillerde aranan ve sevilen, hikâyeler, taklitler ve nükteler her sınıf halkı eğlendiren bu hikâyeciler, edebiyat tarihimiz için çok mühim bir mevzudur.”
Refik Ahmet Sevengil eski İstanbul eğlence hayatını şu sözlerle yorumlamıştır: “Eski İstanbulluların genel eğlenceleri arasında en eskisini meddahları dinlemek oluşturur. İstanbul kahvehanelerini dolduran halk, meddahların anlattıkları hikâyeleri canla başla dinler, vezirler, vekiller toplantılarında hatta saraylarda meddahlar incelikleri, bildikleri güzel güldürücü hikâyeleri sayesinde önemli yerler tutarlardı.”