2013 Ethal ve Joel Coen imzası taşıyan İnside Llewyn Davis, muhteşem müzikleri ve Oscar Isaac’in bireysel başarılı performansıyla öne çıkan bir yapım. Diğer Coen filmleri kadar ismi duyulmadı malesef. Ben de kalemimle savaş açmaya karar verdim, tarihin kara dehlizlerinde kaybolmamalıydı bu muhteşem film. 60’ların Amerikasının portresini çizerken, bir folk şarkıcısı olan Llewyn Davis karakteri bu yolculukta bize eşlik ediyor. Amerika’daki sürekli büyüyen finansal yapı, Ay’a çıkan insanlar, bir dünya gücüne dönüşen bir ulus hikayesine rağmen, sürekli küçük kalanları fısıldıyor bizlere. Aynı zamanda da Folk müzik camiasının endüstriyel, isyankar, sessiz sakin pek çok karakterine selamını vermeyi unutmuyor.
Sinemanın silahları başarılı bir şekilde kullanılmış. Coen kardeşler ve filmin görüntü yönetmeni Bruno Delbonel’in başarısı, Oscar, Golden Globe ve Bafta adaylıklarıyla başarısı taçlanmış. Müzikleri bir çok ödüle aday gösterilmiş. Oscar Isaac’in seslendirdiği şarkılar ise benim birazdan sizin kulaklarınıza fısıldayacağım 2002’de yaşamını kaybeden, Von Ronk’un paletinden çıkma. Başarılı ses miksajı, güzel şarkıların daha fazla içinize işlemesine sebep olacak .
Coen Kardeşler’in elinden çıktığı her saniyesinde anlaşılıyor İnside Llewyn Davis’in. Noir sahnelerin üzerine döşenen umut taşları, izleyicilerin her an içinde yer almak için yer aldığı resimler, akılda izlerini bırakmadan gitmiyor. Sinema, yaşamın siyah beyaz olduğu yerlerde bile rengarenk bir insanın hikayesini arayıp buluyor sandıklarda. Bu adamın gerçek adı ise Llewyn Davis karakterinin içinde bir yerlerde gizli. Dave Van Ronk ilham kaynağı olmuş Coen kardeşlere, enteresan bir hikaye üzerine bıraktığı şarkıların resitali bu film de. Film ismini Insede Von Ronk albümünden almakta. Üzerine idam edilmesi gereken bolca şişe bırakma tehlikesi içerdiğini söylemeden edemeyeceğim.
Sinemanın büyüsü; yaşamı boyunca uçağa binmemiş ve araba kullanmamış, yaşadığı şehri terk etmemiş bu deli müzisyene, bir şans daha tanıyor adeta. Kediler gibi hiç bir yere ait olmuyor, taviz vermiyor. İnatla kendi doğrularında yaşıyor, sinema perdesinin iki tarafında da iki adam. Sinema; sahip olduğu zaman bütünlüğü içinde yeni başlangıçlara küçük bir hileyle izin verirken, yaşamın gerçekliği ise bazı hikayelerin kaybolmaya mahkum bırakıyor. İyi ki sanat var, iyi ki sinema var ve bize “İyi ki hatırlattın dedirten masalları anlatın yönetmenler.”
Elinde bir gitarla, sadece kendi şarkılarını söylemeyi dert edinen bir denizcinin, tuzlu saçları kanepeye yapışıyor. Kanepeler; gecenin yoldaşları, yolun kenarında terk edilip bırakılıyor yol arkadaşları, birileri giderken, öteki hep duruyor. Dünyamızın karalığına renk katan şarkıları işçi sınıfı meyhanelerinde keşfediyor, bir kaç hata ile kaybediyoruz. Kaybettiğini hiç öğrenememiş olmanın verdiği erdem, sıradan ve basit folk akorlarıyla bir sürü derdini taşıyor bu limana. Sadece gitarı lazım Ozan’a, evraklar, belgeler, cepte kalan bir kaç bozukluk ise sadece teferruattır.