Derya’ya…
İbn Haldun’un tezleri ispat olmaktan ziyade tasvir mahiyetinde idi. Bununla beraber İbn Haldun’da tenkit fikri ve müspet usul endişesi hâkimdi. O bu noktadan yalnız Şark’a değil, bütün dünyada devrini aşmış ve içtimai ilimler sahasındaki araştırmalara mübeşşirlik etmiştir.
İbni Haldun, Ziyaeddin Fahri- Hilmi Ziya Ülken, Kanaat Kitabevi, 1940, İstanbul
Filozoflar tarih boyunca insanı farklı şekillerde tarif etmiştir. Bu tarifler arasında en çok bilineni ‘insan düşünen hayvandır’ cümlesidir; bu ifadeyle onun –insanın- düşünme özelliğine temas edilmektedir. Aristoteles’in Metafizik adlı kitabı şu cümle ile başlar: ‘insan doğası gereği bilmeyi arzular/meyleder’. Ünlü dinler tarihçisi Mircea Eliade ‘insan olmak, dini bir varlık olmak demektir’ diyerek insan olarak yaşamanın bizatihi dini bir faaliyette bulunmakla eşdeğer tutulabileceğini ifade etmektedir. İslam düşünce geleneğinde ise insan eşref-i mahlûkat –yaratılanların en şereflisi- makamına layık bulunmuştur.
İbn Haldun ise tüm bu tanımlardan azade insanın daha geniş, daha kapsamlı, içeriği ve işlevleri itibariyle daha teferruatlı bir tarifini yapar bunu yaparken ümran ilmini dikkate almayı ihmal etmez. İnsan aşağıdaki özellikleriyle diğer canlılardan ayrılır diyor İbn Haldun:
- İlimler ve Sanatlar: Bunlar, insanı diğer canlılardan ayırarak seçkin hâle getiren aklın neticesidir.
- Tesirli ve Nüfuzlu Bir Hakeme ve Kuvvetli Bir Otoriteye İhtiyaç: Diğer bütün hayvanlar arasında, bunsuz varlığı mümkün olmayan sadece insandır. İbn Haldun arı ve karıncalarında bir arada yaşadıklarını fakat onların böyle yapmalarının sebebinin akıl değil içgüdü olduğunu bu yüzden toplum (gesellschaft) değil topluluk (gemeinschaft) olduklarını ifade eder.
- Maişet İçin Çabalamak: Çünkü Allah, yaşaması ve varlığının bekası için insanı gıdaya muhtaç bir özellikte yaratmış, gıdasını araması ve bulması hususunu ona belletmiştir.
- Ümran: Ümran, toplumla kaynaşmak ve ihtiyaçları gidermek maksadıyla şehre veya bir konaklama yerine inmek ve orada birlikte ikamet etmekten ibarettir.
İbn Haldun toplum hayatını biri bedevilik diğeri hadarilik olmak üzere iki büyük kategoriye ayırmış ve öyle incelemiştir. Bedevilik ovalarda, yaylalarda ve hayvanların otlamasına uygun otlaklarda görülmesi bakımından daha ziyade göçebelik manasına gelir. Hadari olanı ise şehir, kasaba ve beldede yerleşmiş olma, yerleşik hayat anlamındadır.
İnsan Neden Birlikte İkamet Eder?
İbn Haldun ümranı ifade ederken insanların birlikte yaşamalarına işaret etmekte ve bunu bir zaruret olarak dile getirmektedir. Bu zarureti de şu nedenlerin doğurduğuna inanır: işbölümü ve savunma. Marks tarafından bütün eşitsizliklerin kaynağı olarak görülen işbölümü İbn Halduncu terminolojide kişinin hayatını devam ettirmesi hususunda oldukça önem kazanır. Yine aynı şekilde her insan kendini savunmak için de başkalarının yardımına muhtaç olur. Bu yardımlaşma sonucunda savunmaya yarayan silah temin edilmiş böylelikle insanın bekası muhafaza altına alınmıştır.
Bedevi Ümran- Hadari Ümran
İbn Haldun’un ümranı iki bölümde incelediğinden bahsetmiştik. ‘Bedevi ümran kırlarda, obalarda, dağlarda, çöllerin göçebeliğe elverişli olan konaklama yerlerinde, sahraların uç noktalarında görülür’ diyen İbn Haldun, hadari ümran ise ‘şehirlerde, kasabalarda, beldelerde köylerde mevcut olur’ demektedir. Bu bölümlemede yerleşmenin esas alındığı gözükmektedir.
İbn Haldun eserinin –Mukaddime- ikinci kısmının birinci bölümünde tekrar bu konuya temas eder. Burada verdiği tarife ve yaptığı tasvire göre bedeviler geçimlerini hayvan bakmak ve çiftçilik yaparak sağlar. İhtiyaçlarını zorunlu ilkel maddelerle giderme gayretindedirler. Hayvan bakmak ve tarımla uğraşmak için ihtiyaç duydukları geniş arazileri kırlarda ve sahralarda bulurlar. Gıda, barınak ve elbise gibi ihtiyaçları, maişetleri ve ümranları konusunda yardımlaşmaları sadece hayatı koruyacak ve yaşamlarını sürdürecek miktardadır. Hatta gıda maddelerinin büyük bir çoğunluğunu pişirmeden ve terbiye etmeden tüketirler.
Hadariler ise geçimlerini emeklerinin daha fazla gelir sağlayacağını bildikleri ticaret ve sanatla sağlar. Zorunlu ihtiyaç maddeleriyle yetinmez, mutat (tabii) ve lüks türünden ihtiyaçlarını gidermek için çalışırlar. İbn Haldun’un hadari ümrana dair görüşleri Aristo’nun siyaset felsefesini/el- ilmü’l- medeni çağrıştırmaktadır. Zira Politika adlı ünlü eserinde Aristoteles polis’in/ kent devletinin/ Medine’nin oluşmasındaki amacın sadece yaşamak değil, ‘iyi yaşamak’ olduğunu ifade eder. Bu görüş İslam siyaset felsefesinde Farabi tarafından temsil edilmektedir. Lakin konumuz olmadığından mütevellit bunu bir bahs-i diğer olarak ifade etmek doğru olacaktır.
İmdi görüldüğü üzere ilk tarifte bedevi olarak anılmayan –yerleşik bir hayat sürmeleri itibariyle- çiftçiler ve köylüler ikinci tarifte bedevi olarak nitelenmektedirler. Bu durumun ortaya çıkmasının sebebi İbn Haldun’un bedevi ve hadarileri kendi aralarında çeşitli grup ve sınıflara ayırmış olmasıdır. Öyle insan toplulukları vardır ki ormanlarda ve mağaralarda ikamet eder, öyleleri vardır ki çölün ulaşılması çok zor bölgelerinde yaşar ve bunlar hadarilere nispetle adeta vahşi olarak addediler. Bu tür ayrımlar sebebiyle bedevi hayatın nerede sona erip hadari hayatın nerede başladığını kesin olarak tespit etmek son derece zordur. Ancak ana hatlarıyla bu iki hayatı kabaca betimlemek ve tanımak mümkündür.
İlkel- Tabii (Mutat)- Lüks (Kemali) İhtiyaç Maddeleri: İbn Haldun bedevi ve hadari toplumları yerleşme haricinde bir de tüketim maddelerine göre birbirinden ayırır. Üç türlü tüketim maddesi vardır: a) ilkel tüketim maddeleri (zaruret) b) normal tüketim maddeleri (haciyat. Tabii) c) lüks tüketim maddeleri (kemaliyat). Bedeviler iktisadi hallerinden ötürü ilkel tüketim maddeleriyle yetinmek zorundadır. Fakat hadariler tabii ve lüks nevinden olan ihtiyaç maddelerine özen/itina gösterirler.
Bedevilikten Hadariliğe Geçiş
İbn Haldun, bedevi hayat tarzından yerleşik hayat tarzına geçişin esas teşkil ettiğini belirtmektedir. Şartlar elverdiğinde bedevi hayat tarzının ‘gayesi’ yerleşik olmaktır. Bedevi topluluklar yerleşikliğin koşullarını yerine getirme arayışı içerisindedir yani; ilkel ihtiyaç maddeleriyle yetinmeyip öbür maddeleri de üretmeye ve tüketmeye yönelir; gıdaları terbiye etmeye, ipek ve atlas gibi pahalı kumaşlardan elbise edinmeye, kaliteli ev eşyasına ve güzel meskenler edinmeye yönelir. Yani hayatı idame ettirme gailesinden sıyrılıp güzel yaşamanın peşine düşmeye başlar. Ayrıca işbölümü neticesinde boş zaman ortaya çıkar bu da teoria/temaşa ile meşgul olan düşünür ve sanatçılara gerekli imkânı sunar.
İbn Haldun bedevilerle hadarileri çeşitli yönlerden birbiriyle kıyaslar ve bazı değerlendirmelerde bulunur, ona göre bedevi ümran hadari ümrana nispetle eksiktir. Çünkü bedevi ümranda her çeşit ihtiyaç maddesi bulunmaz. Misal hayvan bakan ve çiftçilik yapan bedeviler ihtiyaç duydukları maddeleri şehirden almak zorundadır. Bedeviler, bedevi kalmayı sürdürdükleri sürece mülk (devlet) sahibi olamayacaklarından ötürü hadarilerin korumasına muhtaçtırlar. Bundan dolayı bazen şehre gelir hadarilerin işinde çalışırlar. Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi bedevi ümran ilkel, eksik ve geri bir ümran iken hadari ümran gelişmiş, mütekâmil ve ileri bir ümrandır. Bu sebeple toplum hayatı hadari ümran yönünde seyreder. Çünkü gelişme ileriye doğrudur. Bununla beraber bu ilerleme ve hadarileşme moral değerlerin de değişmesine sebep olmakta, şehirlilerden pek azı uygar hayatın kötü etkilerinden kendini koruyabilmektedir.
İbn Haldun’a göre bedevi saftır fıtratındaki temizlik değişmemiş, bozulmamış ve kirlenmemiştir. Oysa hadari şehirde değişmiş, ahlaki değerleri çözülmüş ve insani meziyetlerini kaybetmiştir. Bu durumun kaynağını da şehirde hadariler arasında ilim ve sanatların gelişmesi, bu gelişmenin zekânın gelişmesini sağlaması bunun da kurnazlığa ve hilebazlığa yol açmasında görmektedir. Bu bakımdan İbn Haldun’un toplum anlayışı İranlı düşünür Ali Şeriati’nin Habil-Kabil dikotomisini anımsatmaktadır. Bedevi, saf ve masun Habil’e hadari; kurnaz ve bencil Kabil’e benzer. Tıpkı Kabil’in Habil’i katletmesinde olduğu gibi bedevilik de hadariliğin içinde katledilir. Bedevilikteki güzel hasletler şehirde ölme ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.