Edebi

Geceden Sabaha

Kalakaldı otel odasında. Yalnız, hissiz, kimsesiz. Bembeyazdı her şey. Pek çok geceler pek çok olaya şahit olmuş sırdaş otel perdeleri, yere atılmış bol taşlı gelinliği, yatağın hemen dibine kıvrılmış külotu, berjerin üzerine fırlatılmış duvağı, biri yan yatmış biri hâlâ ayakta durmaya çalışan sivri topuklu rugan ayakkabıları, komodinin üzerinde şaşkın şaşkın duran çantası, dağınık yataktaki saten çarşafı… Duvarı boydan boya kaplayan camdan, aşağıyı seyretti boş boş. Daha iki saat öncesinde maytapların gökyüzüne çiçekler çizdiği havuz başında in cin top oynuyor. Geceyi sabaha bağlayan saatler mavi suyla sarmaş dolaş olmuş ve havuzu laciverte boyamış. Suyun dibindeki sevimli yunus sanki canlı da nanik yapıyor kendine. Düşman ilan etti o cansız gözleri, dudağını büküp arkasına dönerek yatağa oturdu. Duvardaki ışık oyunlarını seyretti uzun uzun. O dalgalanışları, o kıvrak dansları içindeki hangi duyguyla özdeşleştireceğini bilemedi. Ondan da bıktı bir süre sonra. Telefonuna uzandı kınalı elleriyle.  Bir yığın mesaj. Ömür boyu mutluluklar… Bir sürü cevapsız arama… Galeriye gitti parmakları. Anlık ince gülümsemeler yerini sancılı iç daralmasına bırakırken gözleri fotoğraflarda gezintiye çıktı…

Önce söz kesildi. Aslında çok çok önceden kavilleşmiş olduğunu o günlerde öğrendi. Mavi çiçekli beyaz elbisenin kayganlığında adını koyamadığı bir şeyler de içinden uçup gidiyordu. Osman, beyaz pantolon ve mavi gömleğiyle ortalıkta geziniyor, iki de bir jöleli saçlarını düzeltip Elif’i süzüyordu. Her fırsatta sözlüsünün elini tutmaya çalışmasa, kıyıda köşede öpmek için sıkıştırmasa idare edecekti aslında, Elif… “Artist bozuntusu yaa! Sulu sulu konuşmaları falan… Ne oğlum bu havalar. Okuldayken senin gibilere selam bile vermezdik biz…” Onu yanında hissettiği an içini bir şeyler sıkıştırıyor.  Kestiğiniz söz değil, benim nefesim, diyemiyor annesine… “Alışırsın yavrum. Huyunu tüyünü bildiğimiz, helal süt emmiş bir çocuk. Elimde büyüdü sayılır…” Teyzesi de pek memnun bu işten. Ray bileziklerini şakırdatıyor. “Elin Alman’ında gelin diye ocağımıza alacağımız bir kız yok ayol, diyor. İnsan korkuyor hani! Soyu sopu nedir, hırlı mıdır hırsız mıdır? Zor anam, el içine girmek zor. Allah’tan bacım da akıllı çıktı da hayırlısıyla çocuklarımızı baş göz edip kendi içimizde halleşeceğiz… Söz kesiminden birkaç hafta önce; kes, dedi annesi. Elin Alevi’siyle nasıl oturur kalkarız biz? Nasıl bakarım dostun akrabanın yüzüne?” Kes, dediği gün her şeyi kestirmişti kıymetli kızına. Ali Haydar’la görüşmeyi de, okulu da… Geleceğe dair kurdukları hayallerin iplerini de. Oysa seneye mezun olacaklardı. Önce mimarlık bürosu açacak sonra da yuvalarını kuracaklardı… Öyle miydi?.. Tam da böyle değildi. Ali Haydar, Sünni gelini damımıza alamayız, diyen babasına direnebilseydi, ben de sonuna kadar diklenirdim anneme ama… Üstelik, geçen yazdan beri ikiyken bir olmuşken… Olmadı Ali Haydar. Yakışmadı bu sana. Bedenim bir tarafa da, ruhumu ruhuna zamkladığımı sandığım birinin bu pısırıklığını daha doğrusu bu kaypaklığını yakıştıramadım sana. Ailenin karşısına çıkıp, siz kafayı mı yediniz? Bu devirde ne Alevi’si, ne Sünni’si, diyemedin. Gıkını çıkaramadın. Doğrusunu söylemem gerekirse, benim söz kesimimden önce geleceğimizin bütün iplerini kesen, asıl sendin…

Urbam görüldü. Her şeyin en âlâsı. Gelinliğin en pahalısı. Straplez. Etek ucuna kadar pıtı pıtı papatyalar var, her bir papatyanın içindeyse yanar döner taşlar. Prenses model olmasını annem istedi… Bileziklerin en ağır olanları; bileğimi kaplayan hasır, on iki sıralı Trabzon, Telkâri Hint bileziği. Kelepçesi tuğralı altın kemer. Salkım, halka, taşlı-taşsız küpeler. Bvlgari altın saatim. Beyaz rugan ayakkabılarım, tüylü terliklerim, renk renk sütyenlerim, donlarım. Günlük giysilerim, dışarılıklarım… Teyzesi elini cüzdanından çıkarmıyor, annesi mutlu. Osman, her geçen gün daha bir düşüyor Elif’in üstüne… Ölmüş balık gibi kokuyor, bu çocuk. Midem bulanıyor. Sadece teyze oğluyken severdim oysa. İnek yalamış gibi saçları bu kadar batmazdı o zamanlar. Ah, bir de çok marifetmiş gibi kendisine hayran olan(!) Alman kızlarla çektirdiği fotoğrafları bana göstermez mi. Hemen yüz göz olmalar, abuk sabuk laflar, baldırımı sıkmalar, masanın altından bacağımı okşamalar falan. Alışırsın, dedi annem. Alışacak mıyım? Alışacağım… Alışmalıyım. Hem belki gerçekten nikâhta keramet vardır, kim bilir?.. Ali Haydar. Ah, sevdiğim. Çıkıp geliversen, hani filmlerdeki gibi. Tutsan kolumdan çıkarsan beni bu dipsiz kuyudan…

İki hafta sonra kınasını annesi yaktı… “Âdettendir kızım, dedi annem. Miskin miskin ağlayarak kınamı yaktı. Bir dinleseydin beni. Hadi Ali Haydar işi zaten bitecekti bitmesine ama hiç değilse Osman’ın düdüğünü çalıp durmasaydın. İlla ki beni baş göz etme derdine düşmeseydin, otururdum dizinin dibinde bir ömür boyu. Şart mıydı anne?..” Şarttı. Kız kısmı er yanına yaraşırdı… “Babam yaşasaydı belki…”

“Mustafa’m yaşasaydı senin bu dik başlı hâllerini görseydi ayaklarını kırardı alimallah…”
“Ben olsaydım, kızımın boyunduruksuzluğunu kendime yük bilmek yerine, onun hayalleri için savaşırdım… Mı?..  Samimi miyim? Savaşmaktan kaçmak için bahane çoktur, der Nihal. Gündüz okula, gece kafedeki mesaisine koşturur durur. Kolay iş değil ama hiç sitem etmez hatta burnu havadadır, yukarıdan bakar benim gibilere. Zavallı bebelerim, diyerek o ezici bakışlarıyla acımsı gülücükler gönderir her seferinde… Yok, yok. Ben, Nihal gibi… Tek başıma… Ufak at, serçeler de yesin…”

Kınalığının içinde de en az söz kesimliğinin içindeki kadar güzeldi Elif. Teyzesi parayı esirgemedi. Pendik sahilinin pahalı kafelerinden birini kapattı kına gecesi için. Her yer kırmızıydı… “Alev alev yanıyordu o gece, içim. Kınam yakılıyordu…”

Gelin hamamı için teyze yine cüzdanını açtı. Annesinin ağzı kulaklarında. Göbek taşının çevresinde yarı çıplak kadınların halayı ve kulakları çınlatan zılgıtları arasında yıkandı Elif. Gül yapraklarıyla bezenen kurnalardan ılık ılık sular döküldü omuzlarına.

“Aklanıyorum. Ali Haydar’la ben kirlettik… Bedenimle birlikte ruhum da arınır mı? Hani, sanki hiç sevmemişim gibi, sanki ona sarılırken hiç kendimden geçmemişim gibi, sanki o içimdeyken kanatlanıp uçmamışım gibi, sanki -ya sen ya hiç- dememişim gibi, dememişiz gibi, kaçak göçek buluştuğumuz Yıldız Parkı’ndaki çalıların içinde çığlıklarımız duyulmasın diye birbirimizin ağzını kapatmamışız gibi… Arınmak… Anlardan, anılardan arınmak istiyor muyum?..”

“Otel’in havuz başı bir cana daha kıyacaktı o akşam, benim canıma…”

Nikâhı kıyıldı, Elif’in. Annesi eteği yerde sürünen usturuplu siyah bir tuvalet giymişti. Kız annelerine renkli yakışmaz bacım, dedi. Kardeşi, her zamanki gibi önce bileziklerini şakırdattı sonra kahkahasını. Oğlumun mürüvvetinde giymeyeceğim de ne zaman giyeceğim, deyip, fıstık yeşili tuvaletinden taşan memelerini örtmeye çalıştığı firketeyi açıp, iki santim kadar üstten yeniden iğneledi.

Göbeğinin yağları teriyle akıp masanın altına sızacak gibi görünen ellilik memur kıydı nikâhı… “Gelmedin Ali Haydar. Kaç gün oldu, görüşmeyeli, sarılmayalı, bakışmayalı, koklaşmayalı, titreşmeyeli… Aramadın, sormadın. Bak, bana neler ettik el ele verdik de. Önce söz kestik, ciğerime… Sonra kına yaktık, kalbime… İşte şimdi de nikâhımı kıydık, hayallerime… Annem renksiz. Teyzem, muradına nail olmuşluğun sarhoşluğunda kasım kasım kasılıyor, sonunda oğlunu everdi. Osman mı? Bilmem. Hoş o da neler olduğunun farkında değil zavallı. Baş göz edildik nihayet… Hep birlikte, maaile, konu komşu, dost akraba, el ele verip Elif’i katlettik!” Maytaplar ardı ardına fırlatıldı gecenin kalbine. Damat halayı, gelin halayı, kaynana halayı derken doldu doldu boşaldı pist. Erik dalı narindir türküsü üçüncü kez çalındı. Takı merasiminde bol bol el öptü, Elif’le Osman. Teyzesi, elinde takı ile Elif’e yaklaşınca, daha bir gür çıktı mikrofondaki adamın sesi. Kaynanadan geline beşi bir yerde! Gülümsediler kameraya gelin kaynana. Annesinin yüzü buruk. Kız anaları gülmez. Ne der sonra elin adamı? Kızı gelin oldu diye zil takıp oynuyor demez mi? Ağır olmak lazım. Ne demişler; yeğniyi yeller alır, ağır yerinde kalır… “Kıyamam sana anne. Biliyorum, yükün ağır olmasaydı sen de bana kıymazdın. O duruşunun altında neler hissettiğini okuyabiliyorum. Zor, diyorsun. Kız annesi olmak zor. Hele bir de başında erkek yoksa, daha da ağır yük. Başına bir iş gelse nasıl anlatırsın eşe dosta. Yoksa için, en az benim kadar param parça. Yarın kızın Almanya’ya gidiyor. Öyle her sabah gözlerini onunla açmak yok artık biliyorsun. Alışırsın annem alışırsın sen de. Çünkü ben alışacağım, sensizliğe, Ali Haydarsızlığa, Osman’ın ölü balık gibi kokan tenine…”

Düğün bitiminde çekilen aile fotoğraflarına geldi sıra. Boy boy. Bir sonraki fotoğrafa yeni birileri daha eklenmiş, kendisini aileden sayan… Tek tek baktı Elif; herkes gülümsüyor, kendi bile. Gözünü yummuş bazılarında, bazılarında kameraya bakmamış. Osman yapışık kardeşler gibi kendini Elif’e zamklamış… Annesinin yüzü maskesiz. Acı bir huzur yerleşmiş çizgilerine…

Derin derin iç çekerek kapattı telefonun galerisini. Yeniden cama yürüdü. Gecenin karanlığı cılızlaştı. Taze bir temmuz güneşi İstanbul’u kucaklamaya hazır. İçeri dönüp aynayı seyretti. Terk edilmiş, ıssız, sessiz, tepkisiz, hissiz, yalnız kadını… “Aptalsın sen Osman. Kocaman bir aptal. Ne yani görmediğin o birkaç damla kanda bitti mi her şey? Birkaç damla kan, öyle mi? Kalbim, Ali Haydar için atarken sana bakire gelmiş olsaydım sevecektin beni değil mi? Bir de gözlerini belertip, kim deldiyse ona git, diye çemkirmen yok mu?.. Ya benim, kapıyı çarpıp giden Osman’ın ardından kös kös bakmama ne demeli? Sen, daha da aptalsın kızım. Kimin kafası, neyin kafası bu? Bakma bana öyle mal mal. Kimsin sen?.. Sen ben misin, ya da ben sen miyim? Nasıl bir şey oldun sen? Örümcek kafalı edilgenin tekisin sen!..” Dur durak bilmeden saydırıyor lafları aynaya. Ayarsız, frensiz. Günlerdir yarım gülümsemelerle geçiştirdiği zamanın zembereği kırıldı ve sonunda kendi gerçeğiyle baş başa kaldı. Bir, camdan dışarıyı seyretti, bir kendisini. Bir dışarıyı, bir kendisini… Silmeli son günlerin izlerini. Akmış rimelini, rujunu, dağılmış fondöteni, orasına burasına yapışmış pulları, göz izini, dudak izini, dil izini, diş izini…

Banyoda dakikalarca yıkandı… Bol bol… Keyif ala ala arındı… Gönüllü arınmak, koydu adını. Anlardan, anılardan… Sonrası hep alelacele. Alelacele giyilen kotla tişört, alelacele taranan saç, alelacele arka cebe konan kimlikle para ve alelacele yırtılıp çöpe atılan Almanya uçak bileti… Otelden dışarıya adım atar atmaz bahçeyi kokladı. Çimler geceden topladıkları oksijeni yeni güne yaymaya başlamışlar bile. Bin yıl yetecek kadar oksijen çekti içine alelacele. Otelin kale kapısı gibi büyük ve süslü kapısından yola çıktı alelacele…

Artık acele etmesine gerek yok. Taş çatlasa bir saate Nihal’in evine varmış olur… Sancılı günlerin hikâyesi kısadır. Ne oldu, diye sorarlar. Hiç dersin biter. Bu veya buna benzer bir söz okumuştu bir yerlerde. Nihal sorunca o da öyle diyecekti. Hiç… Sadece hiç… Geleceğini bir hiç üzerinden kurmanın daha kolay olacağını düşünerek yoldan geçen taksiye el etti…

Yorum (0)

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayımlanmayacak. Gerekli alanları işaretleyiniz *