BÖLÜM III: KADER
Birlikte geçirdikleri o ilk geceden sonra Hıdır üç ay hiç görmedi Nuri’yi. Çocuk oturak alemlerine katılmıyor, Artin’in dükkanı ile kendi evi arasında gidip geliyordu sessizce. Hiçbir şey olmamış gibi sürdürüyordu hayatını. Sessiz, munis, çalışkan. Sadece şu, dans ederken gözlerine yerleşip bir süre orada ışımayı sürdüren yıldızlar yoktu olması gereken yerde. Hıdır üç ay sonra Artin’in dükkanından içeri girdiğinde yüzüne yayılan ışıltılı gülümseme Hıdır’ın sandığının aksine kendisini gördüğüne sevindiğinden değil aklına yine raksetmek düştüğünden. Hıdır; alışkın değil bu çocuğa karşı hissettiği şeylere; alışkın değil hissettiği şeylerin kalbinin pasını sökmesine. Hayran bu yüzden oğlanın içinde ılıtarak akıtmayı başardığı coşkulu şelaleye. “Oğlum bize iki çay, hoşgelmişsin Hıdır bey”. Hıdır kendisine seslenen Artin’e doğru çevirdi başını, gözünü almayı başarmak çok zor gelse de Nuri’den. “Hoşgördüm Artin efendi” Nuri bir koşu gidip çay söyledi, iki eski ahbap kahkahalar eşliğinde koyu bir sohbet tutturdular. Er delisi Vasfiye’den , sünnetçi Abdülrezzak Efendi’den konuştular, Abdülrezzak efendi Artin’in oğlu Yusuf’u cebren ve hile ile sağlık sebepleri bahane ederek usturanın ucuna yatırmış, oldu da bittiye getirmişti çocuğun sünnetini, dönüp Artin’e demişti ki “bir sen kaldın Artin efendi usturamın değmediği sıra sende” Artin gülmüş, Abdülrezzak efendi ciddiyetini bozmamış sağ elinin neredeyse aynı boyda olan işaret ve orta parmaklarıyla makas işareti yapmıştı Artin’e bakıp. O gün bugün ne zaman Artin’i görse makas işareti yapar Abdülrezzak efendi. “Bu saatten sonra makas kesmez, terzi biçmez benimkini “diyerek bir kahkaha koyverdi Artin… Sohbetin arasında eliyle Nuri’yi gösterip “bu nasıl?” diye sordu Hıdır. “Oğlan çok yetenekli ama garip fikirleri var, kendine diktiği şeylerin rengini modelini biliyorsun zaten ” Birkaç saniye Hıdır’ı süzerek sustu Artin bunu söyledikten sonra, Hıdır kaçın kurrası? sessizliği bozmadı, Artin ise uzatmadı diyeceğini dediğine inandı devam etti konuşmaya ” buralar kaldırmaz bu oğlanın fikirlerini kilit vurduracak terzihanenin kapısına!! Ama çok yetenekli oğlan çok” dedi ekledi; “Yazık babası kumar borcu yapmış, bu oğlanın kazandığını götürüp kahvelerde, çıharıda kemik üstünde yiyor gavat! ” Hıdır gergin bir ifadeyle gülümsedi. “Yazlık çok güzel kumaş geldi , dikelim sana Hıdır bey, şöyle açık renk güneşi savuşturur bir üç düğmeli” dedi. Kumaşlara bakmak için kalktılar, Nuri tezgahın arkasına seyirtti indirdi kumaş toplarını açtı gösterdi, en son Artin’in iki sene önce alıp kimseye satamadığı topu indirip getirdi kumaşı açtı “bu çok güzel durur üç düğmelide, içine koyu mavi bir yelek! ceket tonunda bir gömlek!” Hıdır ve Artin birbirlerine baktılar, “anladın Hıdır bey ne demek istedim! kapıya kilit vurduracak bu namussuz bana” dedi ve bir kahkaha koyverdi. Hıdır güldü, bu dünya üzerinde hiç kimse Hıdır Bey’e öyle bir şey giydiremezdi lakin Nuri hiç-kimse değildi kalbin pasını ovalamadan çitilemeden böyle yumuşacık sökmek kolayca başarılacak şey değildi. “Oğlanın dediğini dikelim Artin” .
Bir geceyarısı her şeyi bırakıp Dokuzdolanbaç’a göçmek vazgeçirmemişti Nuri’nin kumarbaz babasını kemik tutkusundan. Adam birkaç ay elini zara sürmemiş sonra bilindik fırfıro Kemal’e dönüşüvermişti eşyanın tabiatı gereği. Borç hanesi Nuri’nin terzi yamaklığından kazandığı üç kuruşla düzlenecek hali çoktan aşmıştı, oğlanın oturak alemlerinden kazandığı ile kahvede çıharıda kemik sallayan fırfıro Kemal, Nuri üç aydır oturak alemi davetlerine icabet etmediği için huysuz ve sinirliydi. Kız Nuro’nun babası olmak sorun değildi fırfıro için kumar oynayamamak mutsuz ediyordu onu. Hıdır; Nuri’nin önerdiği Artin’in diktiği takım elbiseyi giyip kendine aynada uzun uzun baktı, Artin’in sanat icra ettiğine karar verdi bir kez daha, lacivert fötr şapkasını taktı kırk beş yaşına dayanmış bedeninin yağ bağlamamış oluşuna takım elbiseyi taşıyabilmek konusundaki becerisine hayran göz kırptı kendine. İyi giyinmek keyiflendiriyordu Hıdır’ı inceledikçe daha çok beğendiği bu kıyafette ise Nuri vardı. Nuri!! ah! Nuri döküldü dudaklarından iç çekti Hıdır sonra şapkasını düzeltti ve şehir gazinosunda sahne alacak olan Safiye hanımı dinlemeye gitti. Girdiği her ortamda kadın-erkek fark etmeksizin bakışların kendine çevrilmesine alışık olan Hıdır boy-pos endam avantajının her daim yenebilir kazancının ötesinde üzerindeki kıyafete de fazladan baktıklarını biliyordu bu kez.
Orkestra şefi Safiye hanımı takdim ettiğinde Hıdır çatal kaşık sesi ve uğultunun bir anda yok oluşuna hayret etti, assolistin sahne gerisinden mikrofonsuz söylemeye başladığı şarkı ise Hıdır’ı birdenbire içlendirdi. Rakıdan mı? şarkıdan mı? Safiye hanımın eşi bulunmaz icrasından mı? bilinmez, Hıdır uzak bir noktaya dikip gözünü içini çekerek daldı gitti.
“Seninle doğan güldür bu gönül ah bu gönül şarkıları
Dilimdeki bülbüldür bu gönül, ah bu gönül şarkıları
Doğdu sevgi tasında gönül bir gençlik masasında
İkimiz arasında bu gönül, ah bu gönül şarkıları
Kavuşmanın tadını ayrılık feryadını taşır senin adını bu gönül Ah bu gönül şarkıları”
Safiye hanım söyledi, Hıdır içti o gece, Safiye hanım söyledi Hıdır içti. O kadar çok içti ki gecenin sonunda kendine “aşka düştün reis” dedi kısık sesle, belli belirsiz söyledi, kendinden bile gizleyerek söyledi, yine de duydu kendine söylediğini, tartışmadı kendisiyle, sızmayı tercih etti.
Artin; dükkandan içeri giren tanımadığı adam, Hıdır’ın arkadaşı olduğunu söylediğinde gülümsedi, adamın Hıdır’a son dikilen takım elbiseden “hani şu yeleği mavi olan” ısmarlamak için geldiğini duyduğunda ise aklı fesuphanallah! dili “tabii beyefendiciğim” zikretti. Bu kınnicik adam taşıyamazdı ya takım elbiseyi Hıdır’ın taşıdığı gibi, iki yıldır atıl duran top kumaş paraya çevriliyordu, insanların isteklerini sorgulamak Artin’e düşmezdi. Müşteri gittikten sonra Nuri’ye dönüp “ulan teres! sattırdın ya içime dert olmuş bi’ top kumaşı, helal sana” dedi. Kendine raks ederken giymek için gök mavisi ipek bir etek-şalvar diken Nuri anasının yaptığı iğne oyalarını kostüme nasıl monte edeceğini tasarlıyordu gülümsedi, Artin oğlanın kendi söylediklerine mi yoksa yeniden raks edeceği için mi gülümsediğine karar veremedi.
Nuri koştu, hiç durmadan koştu. Araba ile yarım saatten fazla süren yol boyunca sadece koştu, babasının kendisini yakalayamayacak kadar geride kalmış olması durduramadı Nuri’yi, şehire doğru koştu, zaten Dokuzdolanbaç ‘tan ancak şehire doğru koşabilirdı insan, nereye gitmek istiyorsan önce şehire gitmen gerekirdi. Dokuzdolanbaç sondu, sonrasına ise yol yoktu. Kara topraklar, taşlı tarlalar, yol boyu dizilmiş kavaklar hayret ve merakla seyrettiler koşan çocuğu, kargalar gak’laştılar biri dedi ki diğerine “yahu bu bizim oğlan değil mi? hani şu Hıdır’ınki!!” Hıdır’ınki… Fırfıro Kemal kumar düdüktaşlarından birinin kızı için şehire yolcu taşıyan minübüsün muavini ile -hani şu kara kuru ufak tefek oğlan- oynaştığını gördüm demişti de, kızın amcası fırlatmış kemiği Fırfıro’nun üzerine “sen önce oğlunu Hıdır’ın altından al Kemal, sonra başkasının namusuna dil uzat” diye gürlemişti. Fırfıro Kemal şaşkın bakakalmış, Nuri’nin getirdiği parayı sorgusuz sualsiz alıp cebine koyarkenki pişkinliğinden uzak, alı al moru mor koşar adım eve gelmiş silahı çekip yürümüştü Nuri’nin üzerine. Ablaları çığlıklar atarak kaçışmış, anası silahın üzerine atlamış Nuri’ye dönüp; ” Kurban olam kaç ” diye bağırmış, silahın o tuhaf büyülü etkisine kapılıp taşa kesmiş Nuri anasının bağırmasına ayılıp yalınayak kaçmıştı evden. Karısını üzerinden silkeleyip Nuri’yi kovalamaya başlayan Fırfıro Kemal oğlanın uzun bacaklarıyla tazı gibi koşmasına daha çok sinirlenmiş arkasından birkaç el ateş etmiş, allah anasına acımış olsa gerek isabet ettirememişti. Nuri koştu, hiç durmadan koştu; Hıdır’ın kapısında durabildi ancak. Ayakta durabilmek için pervaza yaslandı, körük gibi şişip inen göğsü canını acıtıyordu, birbirine çarpacak kadar çok titreyen bacaklarından tüm bedenine yayılmaya başlayan kasılmaların hemen öncesinde son gücüyle kapıyı yumrukladı, sonra gözü karardı.
Hıdır kapının çalınma şeklinden endişe etmiş olacak hızla yürüdü koridoru, kapıyı açtı düşmemek için yaslandığı kapı açılınca dengesini kaybeden Nuri, Hıdır’ın üzerine doğru yığıldı. Son anda tuttu oğlanı Hıdır, gayrı bedenine söz geçiremeyen zangır zangır titreyen oğlanı kucağına aldı, ayağıyla kapıyı kapatıp kucağında Nuri içeri doğru yürüdü. “Ne kadar hafifsin sen”. Avuca sığmış bir kuş gibiydi Nuri Hıdır’ın kucağında; hani insanın avucunda gövdesi anlamsızlaşır kalp atışından ibaret olur ya kuşlar, sadece kalbinin atışını hissedersin avuçlarında öyle hissetti, Nuri kuşmuş avuçlarının arasındaymış gibi. Nuri kucağında koltuğa oturdu Hıdır, oğlanın başını göğsüne yasladı, sımsıkı sardı kollarıyla, ter içindeki saçlarını öptü, ileri geri hafifçe sallanarak “şşşş! tamam geçti ” dedi. Kucağında Nuri ile koltukta hiç konuşmadan saatler geçiren Hıdır, bozkırın ortasında birdenbire insanın karşısına çıkan gelincik tarlası gibi olduğuna karar verdi oğlanın. Şaşırtıcı, büyüleyici ve yakından görmek için gideceğin yere geç kalmayı göze alacağın kadar güzel. Birlikte geçirdikleri ilk gecenin üzerinden neredeyse üç yıl geçmişti. Hıdır çenesini tutup yukarı doğru kaldırdı öptü dudaklarından. Şehvetle değil şefkatle öptü Nuri’yi dudaklarından, ilk defa şefkatle öptü, Nuri koynunda yattığı adama dikkatli baktı, gözlerinin içine baktı, ilk kez, gülümsedi.
Nuri’nin dün olan biten hakkında anlattıklarını tepki vermeden sadece dinledi Hıdır kahvaltı sofrasında, tepkisizliği umrunda olmayışından değildi; deneyimle , akılla, yönetebilme kabiliyeti ile ilgili, Hıdır ile ilgili bir tavırdı. Ne durum üzerine yorum yaptı ne de sayıp sövdü fırfıro Kemal’e, olabilecekleri de tartışmadı Nuri ile, Hıdır Nuri ile ne yapacağına oğlan dün kapısına yığılıp kaldığı için onu kucağında içeriye taşırken koridordaki on adım sırasında karar vermişti zaten “Ne kadar hafifsin sen” sadece oğlanın zayıf oluşu, kolay taşınması yüzünden dökülmemişti Hıdır’ın ağzından. Hıdır’ın tavrı sakinleştirip panik halinden uzaklaştırdı Nuri’yi , canını kurtarıp sığınmış gibi değil de misafirliğe gelmiş gibi davranan Hıdır’a şaşkın şaşkın baktı, elinde çay bardağı sigara içen Hıdır sofrayı işaret edip “bir şey ye de ayaklarını doktora gösterelim sonra gidip ayakkabı terlik birşeyler alalım” dedi. Yalınayak koşarken parçalanan ayaklarının acısı oğlanın yüzünü buruşturmasına sebep oldu. “Ye” dedi Hıdır çatalı uzatıp iki gözünü aynı anda kırpar gibi kapatıp açtı hafifçe gülümsedi “her şey yolunda” demekti bu Hıdır için. Nuri soğumuş çayını bir yudumda içip yumurtasını yemeye başladı.
Nuri’nin ayakları iyileşmeye yüz tuttuğunda Dokuzdolanbaç’ın dedikoducu kargaları şehire doğru uçtular, şehirli hısımlarıyla akrabalarıyla eş-dost tanışla gaklaşıp; fırfıro Kemal’in Kız Nuro’yu öldürüp namusunu temizleyeceğine dair yemin üstüne yemin ettiğini duyurdular. Hıdır handaki kiracılarından duydu kargaların yaydığı söylentileri. Yüz çizgilerinde en ufak bir değişme olmadı tek kelime de etmedi konu ile ilgili. Nuri’nin Hıdır ile yaşadığını bilen birkaç kişi oğlanın yerini söylemezlerdi ya, yine de tehlikeliydi bu şehir, biraz uzaklaşmak gerek “fırfıro Kemal ile anlaşana dek” diye düşündü Hıdır. İşlerini ayarlamakla uğraştı bütün gün, kimseye nereye gideceğini söylemedi, ne zaman döneceğini de; eve geldi eşya topladı Nuri’ye bile sadece “gidiyoruz” dedi. Gecenin bir yarısı Hıdır’ın şehir dışına gitmek dışında kullanmadığı otomobiline binip yola çıktılar.
Nuri’nin kaderi; neden kaçtıklarını tahmin edip dillendirmediği, lakin sıkış tepiş arka koltukta değil de geniş rahat ön koltukta yayılıp yolu izlediği üstelik bu kez ay’ın ışık vermekte cesur ve cömert davranıp insanın içine yumuşacık işleyerek durduk yere sevindirdiği; İstanbul’a doğru yola çıktıkları o gece yön değiştirdi.
İstanbul’a varıp Moda’da dedesinden kalma apartmanın giriş katındaki küçük daireye yerleştikten on gün sonra Kapalıçarşı’da aldılar soluğu, oldu olası kumaşlara, giyinip kuşanmaya zaafı olan Hıdır yanında Nuri ile üç gündür hallaç pamuğu gibi atıyordu Sultanhamam’ın , Kapalıçarşı’nın tozunu. Gezerken kaybolmanın yine de endişe etmemenin keyfini yaşıyorlardı birlikte. Hemi’nin dükkanını da kayboldukları günlerden birinde buldular işte. Vitrini görünce ikisi de durakladı. Hemi’nin vitrini sıradan kumaşçı vitrinleri gibi değil, ‘içeri gir ey müşteri bilsen içeride neler var’ diye bağıran bir vitrin. Hemi çok büyük olmayan dükkanında Hindistan’dan, İngiltere’den, İtalya’dan getirttiği kumaşları satar, alıcısı İstanbul’un hatrı sayılır zengin aileleri olan bu kumaşlar, işten anlayanlar için şölen ziyafet niteliğinde bir sofra olduğu için Hemi’nin dükkanı boş kalmaz. Hemi müşterilerine alıcı olsunlar olmasınlar mutlaka kahve ve lokum ikram eder. Müşteriye kahve taşımak için en az bir çırak fazladan çalışır dükkanda.
Hıdır ve Nuri dükkandan içeri girdikleri gün; Hemi neredeyse kırk yıllık arkadaşı Vitali ile kasa bölümünü koruyan ve kapatan masif ceviz oymalı yüksek paravanın arkasında oturmuş kahve içip sohbet ediyordu. Neredeyse iki metreye yaklaşan boyu ile Hemi oturduğu yerden hem müşterileri hem tezgahtarları hem de çırakları görebiliyor fakat kadim dostu çekip uzatsan da en çok yüz altmış santimlik bir adam haline gelebilecek olan Vitali paravanın arkasından görünmüyordu.
Hıdır top top kumaş indirtip raflardan incelerken, Nuri büyülenmiş gibi rafları inceliyor, hangi kumaşa hangi dikişin hangi modelin daha uygun olacağını tasarlıyor, renkleri üst üste getirip beğenmeyerek vazgeçiyor, bir ton açık iki ton koyu , kendinden desenli, işli nakışlı kumaşların arasında şeker dükkanında yalnız kalmış küçük çocuk hevesi ve neşesiyle her kumaşı görmeye ve dokunmaya ve bunun yarattığı keyfi sürmeye doymuyordu.
Elindeki kumaşı kestirmek üzere olan Hıdır tezgahtara; “bundan kes” dediğinde; yaşadığı keyfi bırakıp göz attı tezgahtarın kesmeye kalkıştığı topa;
” O kumaş olmaz , gün ışığında boğulur o kumaş, dükkan ışığının altında öyle güzel görünüyor; ya içine renkli bir gömlek giyeceksin senin sevmediğin renklerden mesela açık pembe yada yeşil ki patlasın, yahut almayacaksın o kumaşı, senin gömleklerinle bu kumaş olmaz.”
Kasa bölmesinde sade kahvesini yudumlayan Vitali ayağa kalktı, bu yorumları yapanın kim olduğunu görmek için, dükkana girdiğinden beri üzerindeki iyi dikilmiş takım elbiseyi lakin aynı ayarda olmayan fötr şapkasını incelediği Hıdır’ın arkadaşını görünce Nuri’nin bu kadar genç oluşuna hayret etti, çocuğun söyledikleri doğruydu, bunu öngörebilmek sadece bu işin içinde olmakla yapılacak iş değil, yetenek de gerek diye düşündü. Nuri kendi diktiği yün ipek hardal rengi şalvar pantolon ve hakim yaka mongol gömleği ile ‘farklı olduğunu’ bağırıyordu zaten onu gören herkese.
Vitali tepeden tırnağa süzdükten sonra Nuri’yi;
“Delikanlı rica etsem bana üç takım elbiselik kumaş seçer misin? Biri yazlık biri kışlık biri mevsimlik olsun, gömlekleriyle beraber lütfen”
Cüssesine göre davudi bir sesi olan Vitali’ye döndü dükkandaki herkes, Nuri yavaşça çevirdi başını, Hıdır hızla, müşteriler Nuri’ye odakladılar bakışlarını, tezgahtarlar ellerindeki kumaşları yavaşça bırakıp tezgaha olacakları izlemeye koyuldular.
“Sizi görmem gerek bayım”
Vitali perde-paravanın arkasından çıktı, Hıdır’a kumaş indiren tezgahtar; “ne yapsan olmaz o boya vücuda” der gibi bakarak sırıttı. Hemi tezgahtarın affedilmez, profesyonelliğe sığmaz bakışını yakaladı ve sol kaşını hafifçe kaldırdı. Tezgahtar Hemi’nin yüzündeki ifadeyi görüp alaycı yüz ifadesini yiyip yuttu işten atılma korkusuyla sırtına saplanan hançeri taşıyabilmek için sırtını kamburlaştırdı. Vitali dükkanın ortasına doğru yürüdü, Nuri kim olduğunu bilmediği adamı biraz inceledikten sonra Hıdır’a hizmet eden tezgahtara dönüp kumaşları; çeşitleri, renkleri ve metreleriyle sipariş etti, sonra Vitali’ye dönüp pantolon paçalarının dizden aşağı normalden daha dar inmesi gerektiğini ve gömlek yakalarının özel ayarlanması gerektiğini anlattı. Söyleyeceklerini bitirdiğinde “Neşeli günlerde giymek nasip etsin allah” dedi. Hiç yorum yapmadan Nuri’yi dinleyen Vitali oğlana ” teşekkür ederim” dedikten sonra pürdikkat kendisini izleyen Hıdır’a dönerek;
“Beyefendiciğim sizinle biraz konuşabilir miyiz?” dedi.
-SÜRECEK-