Onunla henüz karşılaşmamıştım. Hava öyle sıcaktı ki, taşlardan yükselen buğular her şeyi bulanıklaştırıyordu. Hangi ota bassam, güneşin kurutmuşluğu ile çıtırdıyordu ayaklarımın altında. Belki de onları ezdiğim için mutluydular. Bir otu anlıyor olmanın hissini bilir misiniz?
Sırtımdaki çantadan cam şişeyi çıkardım. Buzun yarısı anca erimişti.
Lık. Lık. Lık.
Boğazımın içindeki çölü yıkadı. Aşağı baktım, köy ufalmış. Yukarı baktım, dağ büyümüş. Ne işim var burada, diye sormadım. Sorsaydım, tüm hayatım anlamını yitirirdi. Siz hiçbir soruyu, ağzı salyalı kuduz bir hayvan bildiniz mi?
Yürüdüm. Bedenim varacağım yere yaklaşırken, kafam uzaklaşıyordu sanki. Sıcaktandır, dedim. O an olan her şeye “sıcaktandır” diyebilirdim.
İleride ufak bir ağaç. Yapraklarının rengi henüz güneşte ezilmemiş. Gölgesinde soluklanayım, diye düşündüm. Fakat vardığımda ağacın altında bir başkasının oturmuş olduğunu gördüm. Her şeyden sonsuza dek uzaklaşmak için çıkmış olduğum bu yolculukta, bir insan yüzü beni bu kadar mutlu edebilirdi. O ise gözlerini kırpmadan, hatta bunun için özen gösteriyormuşçasına yüzüme bakıyordu.
“Beni şaşırttın” dedi.
“Anlamadım.”
“Beni şaşırttın. Bunu yapacağını düşünmemiştim. Seni burada bekliyordum ama, buraya gelebilecek cesarete sahip olduğuna hiç inanmamıştım.”
“Beni tanıyor musunuz?”
“Seni tanımıyorum. Burada umduğunu bulabilecek misin?”
Soğuk terler dökmeye başladım. Gözleri tanıdık gelen bu adamı daha önce nerede görmüştüm? Yok, yanılıyor olmalıydım. Başıma güneş geçmişti. Kalçamı çimdikledim. Gözlerimi ovdum. Kahkahasıyla irkildim. Gözlerim gibi kulaklarımda mı yanılıyordu. Hayır! Hayır! Belli ki beni tanıyan biriydi ve karşımdaydı işte. Etten kemikten bir insan.
“Gerçekliğimi onayladıysan cevap ver bakalım. Burada umduğunu bulabilecek misin?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Kaçarken kurtulabilecek misin?”
“Kaçmıyorum. Sadece yalnız kalmak istiyorum.”
“Kalabilecek misin?”
Sinirlenmeye başladım.
“Ne biçim bir soru bu? Sana rastlayana kadar yalnızdım işte. Seni burada bırakıp yoluma devam ettiğimde tekrar yalnız kalacağım.” dedim yürümeye yeltenerek.
“Peki ya beni yoluna çıkaran sensen?”
“Bu da ne demek böyle?”
“Kafandakiler, diyorum yani… Oradakiler var oldukça ne kadar yalnız kalabilirsin? Bunu hiç düşündün mü? Elbette düşünmedin. Asıl kaçmak istediklerin onlarken, tüm suçu çevrendeki insanlara yükledin. Kendini tek başına bırakarak kuruntularının sana daha çok hükmettiğinin farkına varamadın.”
Kendi kendime “bir hayalle konuşuyorsun” dedim, “tüm bunlar gerçek olamaz.” Ama gerçekti. Üstelik konuşmazken bile duyabiliyordu beni.
“Tüm bunların gerçek olduğunu ispatlayabilirim sana. Hem de hemen. Az sonra tünele girecek olan bir trende seyir yönüne ters oturduğu hayal et şimdi.”
“Benimle dalga mı geçiyorsun sen?”
“Sana ispat etmeye çalışıyorum. Cam kenarında oturuyorsun. Tren ilerledikçe her şey geride kalıyor. Önüne gelecek manzarayı değil, geride bıraktıklarını görebiliyorsun sadece.”
“Yani?..”
“Önce trene binmen gerek.”
“Tamam bindim, ne olacak şimdi?”
Umursamaz görünmeye uğraşıyordum. Avuçlarım ter içinde kalmıştı. Üstelik sıcaktan değildi.
“Şimdi, tren uzun ve karanlık bir tünele girecek. Ama sen önünü göremediğin için bundan habersizsin. Yeşilin, güneşin, doğanın güzelliğine öyle dalmışsın ki, korkutucu bir karanlığın eşiğinde olduğuna, söyleseler inanmazsın. Gözün, bir yaprağın üzerinde mücevher gibi parıldayan bir su damlasının üzerindeyken tam… Pat! Tüm ışıklar yok oldu, tüm renkler, tüm o pırıl pırıl ayrıntılar. Hayatta en çok korktuğun şeyle baş başa kaldın.”
“Hayatta en çok korktuğum şey yalnız kalmak.”
“Hayatta en çok korktuğun şey yalnız kalmak. Bu yüzden pencerenin ardındaki hayatı bu kadar çok sevdiğine inandın zaten. İnsansızlığını örttükleri için. Yok ettikleri için değil ama. Peki şimdi ne olacak? Arkanı dönemezsin. Önünü göremezsin. Tünelin bitiş noktasını da. Tek bildiğin korkuyla bir karanlığın içinden geçtiğin. Karanlık sana der ki, benimle yüzleş, kendinle yüzleş, cama yansıyan yüzüne bak, ışığın altında cama yansıyan yüzüne bak. Kurtulmak istediğin ne varsa, hepsini sahiplen önce.”
“Bu beni karanlıktan kurtaracak mı?”
“Bu seni karanlıktan kurtarmayacak. Hiçbir şey seni karanlıktan kurtaramaz. Ama bir parça ışık sunacağı kesin. İşin güzelliği ne biliyor musun; tünele birdenbire girmiş olduğunda duymuş olduğun korku, birdenbire aydınlığa çıkmış olmanın mutluluğunun yanında bir hiç olarak kalır. Asla bitmeyecek, diye kendini hazırlamışken belki, önce sırtına değen bir şey hissedersin. Bir şeyler değişiyordur işte. Göremesen de hissedersin. Sonra aniden gün ışığı… Öyle keskin, öyle duru.”
“Tüm bunları neden anlattın bana?”
“Tünelin sonuna geldin. Çantandaki ipi çıkar. Kendini asacağın ağacı köylüler bu sabah kestiler.”
Bilmiyorum ne olmuştu, nasıl olmuştu. Gerçekten bilmiyorum. Sadece ağladığımı hatırlıyorum. Ve çantamdaki ipi çıkarıp, ayaklarımın dibine attığımı.
“Sen kimsin? Hani beni tanımıyordun?” dedim zar zor konuşarak.
“Elbette seni tanımıyorum. İnsan hiç kendini tanıyabilir mi?”
Tanıyamazmış.
Evet aklımıza koyduğumuz her şeyi unutuyoruz fakat içimize damla damla dökülüp taşlaşan dünyayı ne yıkabiliyoruz ne de unutabiliyoruz…