Ayasofya

IMG_3310

İlk girişinden itibaren herkesi büyüleyen dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalabilmiş en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya mimarisi ve gizemi yönünden büyük bir önem taşır.

Ayasofya, Doğu Roma tarafından yapılmış en büyük kilisedir. İlk olarak Büyük Kilise (Megale Ekklesia) diye adlandırılmıştır. Daha sonra Ayasofya (Kutsal Bilgelik) adını almıştır. Ayasofya, yapıldıktan sonra Bizans hükümdarlarının taç giydiği kilise olarak görev yapmıştır. Taç giyme merasimi kilisenin tam ortasında yapılırdı. Bu alanı şu an da gidip görebiliriz.

İlk yapılan kilise İmparator Konstantinos tarafından ahşap olarak yapılmıştır. 404 yılında çıkan isyan sonucu ilk yapılan kilise halk tarafından yakılıp yıkılmıştır. Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir.

İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir. Kilise, İmparator Justinianos’un (527–565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmıştır. 1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m altında görülebilen II. yapının Anıtsal Giriş Kapısına ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir.

Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda, Ayasofya’nın açılış günü İmparator Justinianos’un, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı geçer.

Ayasofya’nın içinde günümüze kadar gelmiş mozaikler bulunmaktadır.  Bu mozaikler genellikle dini tasvirli olup Hz. İsa ve Hz. Meryem mozaikleri günümüze kadar gelmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlar kullanılmıştır.

Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle Ayasofya’yı ilk Cuma namazına camiye çevirmelerini emretmiştir. Hemen ustalar Ayasofya’yı camiye çevirir ve Fatih Sultan Mehmed ilk Cuma namazını kıldırır. Bunun hikâyesi de şöyledir:

Fatih Sultan Mehmed cemaati toplar ve: “Aranızda ikindi namazının sünnetini hiç kaçırmayan var mı?” diye sormuş. Eğer kaçırmayan varsa bütün cemaatin başına o geçecek ve imamlığı o yapacak, demiş. Herkes büyüklere bakmaya başlamış. Fatih Sultan Mehmed’in orada bulunan lalası da diğer âlimlere ve en son da Akşamseddin’e bakmış. Ama herkes başını yere eğmiş. Akşamseddin bile başını yere eğmiş ve: “Bir keresinde evime misafir geldi. Misafirleri kıramadığım ve çok meşgul olduğum için ikindi vakti keraate girdi. Hayatımda sadece bir kez ikindi namazının sünnetini kılamadım” demiş. Akşemseddin’in bu sözü üzerine Fatih Sultan Mehmed: “Ben hayatımda hiç ikindi namazının farzını ya da sünnetini kaçırmadım” demiş. Bunun için de oradaki heyet tarafından İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’da kılınacak ilk cuma namazına imamlık yapmaya Fatih Sultan Mehmed layık görülmüş. Yani hem padişah olduğu için hem de o kadar savaşın arasında ikindi namazının sünnetini kaçırmadığı için imamlığa geçmiş.

Yani hem padişah olduğu için hem de kadar savaşın arasında ikindi namazının sünnetini kaçırmadığı için imamlığa geçmiş. Fatih Sultan Mehmed imamlığa geçtikten sonra namaza başlamak için tekbir getirir ama hemen sonra durur ve sağına soluna selam vererek namazını bozar. Sonra tekrar tekbir getirir ve tekrar durur sağa sola selam vererek namazını bozar. Üçüncüsünde de tekbir getirdikten sonra ellerini bağlar ve ilk cuma namazını kıldırmaya başlar. Cemaatten bazıları: “Padişah büyük kibre girdi o kibrinden dolayı namazı başlatamadı” diye düşünmüşler. Namaz kılındıktan sonra Fatih Sultan Mehmed’e namazı neden üç kere bozduğunu sormuşlar o da:

“İstedim ki namaz sırasında bana ve bütün cemaate Kabe görünsün, yani biz Kabe’nin önünde namaz kılalım. Bu niyetle birinci tekbiri getirdim fakat Kabe görünmedi. İkincisinde de tekbir getirdim Kabe görünmedi. Fakat üçüncüsünde tekbir getirdim ve Kabe gözümün önünde belirdi” demiş. Bunun sebebini de Akşemseddin Hazretleri’ne sormuşlar o da bu hadiseyi şöyle anlatmış. Demiş ki:

IMG_3304Padişahımız üç defa tekbir getirdi. Birinci tekbirde baktım ki, Ayasofya’nın yönü kıbleye bakmıyor. İçimden “İnşallah bir yanlış yapmayız” dedim. İkinci kez tekbir getirdi, tekrar namazı bozdu, namazı bozduğu için sevindim. Üçüncü tekbirde yine içimden: “İnşallah namazını bozar” dedim. Fakat o an bana manevi alemde cemaatin en arka safı gösterildi. En arka safta, bir kişilik yerin eksik olduğunu gördüm. Bir an baktım ki Hızır Aleyhisselam, o bir kişilik yere doğru saf tutmak için gelirken terler direğe parmağını soktu ve Ayasofya’nın yönünü kıbleye doğru çevirdi. Ondan sonra da bir kişilik yerin eksik olduğu o safa geçti ve namaza durdu. Böylece padişah üçüncü kez tekbir getirdikten sonra Kabe’yi tam karşısında gördü, bir daha selam vermedi ve böylece İstanbul’un fethinden sonraki ilk cuma namazını kıldırdı.

Ayasofya’nın kuzeyine, Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiş, en kapsamlı tamir çalışması Sultan Abdülmecid Dönemi’nde Fossati tarafından  yapılmıştır. Sultan Abdülaziz Dönemi’nde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869- 1870 yılları arasında yıktırılmış ve 1873- 1874 yılları arasında ise yeniden  yaptırılmıştır. 1936 yılında yıkılmış olan Medresenin kalıntıları 1982 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

Osmanlı Dönemi’nde, 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya’nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir. Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiştir.

Ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 4.-3. yy) ait iki mermer küp ise Bergama’dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya’ya hediye edilmiştir.

IMG_3299Aynı dönemde Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 7.5 m. çapındaki 8 adet hat levhası ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiştir. “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” yazılı bu levhalar İslam âleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin ortasına ise Nur Suresi’nin 35. ayetini yazmıştır.

Ayasofya’ya girdiğinizde tavanda dört tane melek görünür. Bu meleklerin Cebrail, Azrail, Mikail ve İsrafil olduğuna inanılır. Bu meleklerin Ayasofya’yı koruduğuna inanılır.

Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935’te müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır. 1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” adına tapuludur. Atatürk’ün müzeye çevirdiği söylenir fakat bazı kaynaklarda da Bakanlar Kurulunun kararının altındaki imzanın Atatürk’e ait olmadığı söylenir.

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir