Arapça siyahat kelimesinden gelen seyahat, en basit tanımı ile gezi, yolculuk gibi anlamlara gelmektedir. Seyahatin tarihi, kendi dünyaları haricinde de başka insanların, başka mallar ve hazinelerin de olduğunu fark eden –en azından öyle olmasını dileyen- kâşiflerle başlar. İnsanları, seyahatin tehlike –eğer deniz yolu tercih edilmiş ise korsan, kara yolu ise eşkıya vb. saldırılar- ve zorluklarını göze alıp yola revan olmaya iten amaçlar da tıpkı seyahat araçları gibi değişimlere uğramıştır. İlk olarak uzak-yakın her yere karşı duyulan merak zamanla kazanç elde etme, maceraperestlik, siyasi koşullar, dünya haritasının genişletilme çabasına dönüşmüştür. İslami gelenekte ise seyahat, eğitimin ve ol-manın basamaklarından birisi olarak kabul edilmiştir. İşbu sebeple uzun yıllar gezgin derviş gruplarına rast gelmek mümkün olmuştur. Şansı yaver gidip evlerine geri dönebilenler, görmüş geçirmiş, kültürlü kişiler olarak kabul görüyor, gittiği her yerde izzet-ü ikram ile ağırlanıyordu. Seyyahlar yeni fikirlerle dönüp bambaşka ufuklar açıyor, dünyaya açılmaya önayak oluyorlardı. Seyahat, dünyayı şeffaflaştırıp insanileştiriyordu.
Uzaklara duyulan merak ve bilinmeyenin öğrenilme arzusu insanların zaman içinde daha çok yolculuk etmesine, ciltler dolusu seyahatname yazılmasına bugün dahi yolculuklara eşlik eden gezi yazılarının kaleme alınmasına sebep oldu. Gezi yazısı, en az edebiyatın kendisi kadar eskidir. İlk seyahatnamelerde efsane ile tarih adeta iç içe geçmiştir. M.Ö. 3000 yıllarına tarihlenen Uruk kralı Gılgamış’ı anlatan Gılgamış Destanı, Mezopotamya edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul görmektedir. Destanda; kahraman, ölümsüzlüğü bulma uğruna pek çok ülkeyi gezer. Bir çölü geçer, dağları aşar ve uzun yolculuğunun sonunda Mutlular Adası’na, büyük atası Utnapiştim’e ulaşır. Bu yolculuk hiç gerçekleşmemiştir belki de… Ancak sonsuz hayatın peşinde koşmak, ölümsüzlüğe bulaşmak, tıpkı bugün olduğu gibi o gün de insanın özünde vardır. Mısır’ın ilk ve tek kadın firavunu Hatşepsut’un eski ticaret yolunu açmak ve sekteye uğramış ticari ilişkileri yeniden canlandırma amacıyla M.Ö. 1482-1481 yılları arasında, Afrika’nın doğu kıyısında bulunan efsanevi Punt’a ülkesini ziyareti oldukça renkli rölyeflerle anlatılmıştır. Bu rölyefte seyahate dair şu ifadeler yer almaktadır:
“Gemiler, Punt’a ülkesinin paha biçilmez mallarıyla ve Tanrılar ülkesinin çeşit çeşit değerli ahşaplarıyla, bundan başka, bol miktarda mis kokulu reçine ve taze günlük, çok sayıda abanoz, Aamu ülkesinin saf altını içine oturtulmuş fildişi, göz boyası, köpek kafalı maymunların yanı sıra, uzun kuyruklu maymunlar ve tazılarla, leopar derileriyle, ayrıca çoluk çocuk yerlilerle tepeleme yüklendi…”
NEDİR BU ORYANTALİZM?
Oryantalizm; Doğu medeniyetinin –ağırlıklı olarak İslamiyet sonrası- (din, edebiyat, dil, kültür, bazen coğrafya) bütün öğelerini inceleyerek Doğu dünyası hakkında Batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmalarını sağlayan bir akımdır. Oldukça eski bir geçmişe sahip olan oryantalizm kavramını bir bütünlük içinde bilim dünyasına sunan Edward Said, bu sistematiği tek bir cümle ile ifade eder: ‘Oryantalizm gerçek Doğu’yu değil, Şarkiyatçıların görmek istedikleri bir ‘Şark’ı yansıtır’. Said, oryantalizmi bir söylem ve iktidar ilişkisi olarak tanımlar. Batı’nın, Doğu hakkında oluşturduğu her tür bilgi ve imgeyi genelde oryantalizmin sahasına yerleştirmede beis görmeyen Said, Eski Yunan’dan itibaren Batı’nın, Doğu hakkındaki tüm bilgisinin temsilinin çarpık, eksik ve yanlış algılamalara dayandığını iddia eder. Akademik bir disiplin olarak ise oryantalizm, Doğu toplumlarının yani Orta Doğu’dan Güney Doğu Asya’ya dek uzanan bölgede yaşayan toplumların incelenmesi, gerek arkeolojik gerekse de antropolojik bulgularla çalışması anlamına gelmektedir. 1978 yılında yayımlanan Oryantalizm adlı yapıtında, oryantalizme siyasi ve ideolojik bir içerik kazandıran Said, akademik anlamdaki oryantalizmi şöyle ifade eder:
“Oryantalizmin en kolay kabul gören manası, akademik manasıdır ve gerçekten bu isim bir takım ilim kurumlarında işe yaramaktadır. (Antropolog, sosyolog, tarihçi yahut dil-bilimci olsun) Özel yahut genel bir açıdan Şark’ı öğreten, yazıya döken yahut araştıran kimse Şarkiyatçıdır (Oryantalist) ve yaptığı şey Şarkiyat’tır (Oryantalizm).”
SEYAHATNAMELERDE ORYANTALİZMİN İZLERİ
1453 yılında Konstantinopolis’in düşmesi ve bir zamanlar zenginliğiyle tüm Avrupa devletlerinin ilgi odağı olan Bizans İmparatorluğu’nun yerini Müslüman bir toplumun almasının Avrupa tarihindeki ve kültüründeki etkisi büyük olmuştur. İstanbul’un fethinden önce Anadolu’ya yönelik seyahatnameler, ziyadesiyle Bizans İmparatorluğu ve Haçlı Seferleri ile alakalıdır. Bu tarihlerde, Türkleri konu alan eserler Haçlı Seferleri’ne katılan şövalye, papaz gibi görgü tanıklarının ve uzun ticaret yollarından geçen tüccarların aktarımlarıdır. Burada bir parantez açarak Haçlı Seferlerinin başlamasında da başat etkisi olan Bizans İmparatoru Aleksios I. Komnenos’un Flandre Kontu Robert’e yazmış olduğu mektuptan söz etmek icap etmektedir. İmparator bu mektubunda Türk tehlikesine karşı Batı’dan yardım talep etmekte, şayet beklenen yardım gelmez ise Hıristiyanlığın merkezi olan Konstantinopolis’in Türklerin eline geçeceğini ifade etmektedir. Bu mektup Batı hafızasında oryantalist imgelerin oluşmasına katkı sağlayacak çok sayıda söylem ile doludur: Hıristiyan çocuk ve gençlerin Türkler tarafından vaftiz taşları üzerinde sünnet edilmesi, kutsal yerlerin yine Türklerce kirletilmesi gibi… İmparator bu tarz ifadeleri mektubun yaratacağı etkiyi arttırmak ve bu etki oranında yardım gelmesini sağlamak amacıyla kullanmış olabilir.
İstanbul’un II. Mehmet tarafından fethiyle birlikte, Osmanlı’ya dair seyahatnamelerde bir patlama görülür. 1500’lü yıllardan itibaren günden güne artan Doğu seyahatleri, metne dönüşecek ve Avrupa’nın önemli kentlerinde baskıları yapılacaktır. Sayıları bakımından önemli bir külliyat oluşturacak kadar eser yazılmasına karşın; gerçeklikten son derece uzak, çoğu defa birbirini tekrarlayan metinler ortaya çıkmıştır. Bu metinler gerçekçi bilgiler vermese bile devrin insanını yeni yerler görmeye teşvik ettiği muhakkaktır. Matbaanın da yaygınlaşmasıyla bu edebiyat hızlıca tüketilmekte, herkes acayip ve farklı olanı görme arzusuna düşmektedir. Türkler ve Moğollar arasında uzun süre kalmış, yapıtında Türklerin savaş yöntemleri, gündelik yaşamları, gelenek ve göreneklerini geniş biçimde anlatan Hans Schiltberger’in Seyahatnamesi, Alman kültür çevresinde hatta Orta Avrupa’da yaygınlığı bakımından oryantalist birikimin ve Türk algısının belirginleşmesi sürecini kalıcı biçimde etkilemiştir. Müellif bu eserinde Türklerin ürkek ve kibirli olduğunu, tutsaklara kötü davranıldığını, ayrıca dinlerinin inançsızlık ve günahlarla dolu olduğunu ifade etmektedir.
Seyyahlar arasında ilk sırayı büyükelçiler ve hacılar almaktadır. Seyahat belli bir miktar maddi yükümlülük gerektirdiğinden yoksullar veya orta sınıf mensupları, diplomat, din adamı ve soyluların oluşturduğu gezgin kitlesine dahil olamamıştır. XVI. yüzyıl ve sonrasında kaleme alınan seyahatnameler, Avrupa’nın kendi içinde gelişen Rönesans, Reform gibi toplumsal hareketler neticesinde önceki yüzyıllarda yazılmış olanlardan üslup olarak farklılaşmıştır. 1571 İnebahtı Muharebesi Türklerin artık yenilebileceğini göstermiş, dolayısıyla da zihinlerdeki ‘Türk korkusu’ yerini ‘Türk tutkusu’na bırakmış, Osmanlı ile ilgili bilgiler adeta egzotik bir hüviyet kazanmıştır. Ancak XIX. yüzyılda doruk noktasına ulaşan sömürgecilik ve emperyalizm, bu egzotizmi farklı boyutlara taşımayı bilmiştir. Bu yüzyılda, demiryolları ve buharlı gemiler sayesinde seyahat koşullarının iyileştirilmesi, doğu-batı temasını hem güçlendirmiş hem de geliştirmiştir. Bunda Lale Devri ve sonrasında Avrupa’ya giden elçilik heyetlerinin de yadsınamaz katkısı olmuştur. İngiliz kadın gezgin Julia Pardoe tarafından 1836 yılında kaleme alınan “Sultanlar Şehri İstanbul” adlı seyahatname, XIX. yüzyılda edebiyat dünyasında öne çıkmaktadır. Yazar, bu eserinde; Türkleri mevcut durumdan daima hoşnut, yenilikleri benimsemeyen, kibirli ve kendini her şeyin merkezinde gören ve batıl itikatlara saplanmış olarak ifade etmiştir. Eserini geç sayılabilecek bir tarihte yazmış olan Julia Pardoe övgüyle tasvir ettiği “Şarklı Türk” karakteri hakkında şu belirlemeyi yapar:
“Şarklıların en büyük risklere sebepsiz yere ve anlaşıldığı kadarıyla isteyerek körcesine atıldıklarını görmek çok üzücüdür.”
XIX. yüzyılda oryantalizmin bir bilim dalı hâline gelmesi ve bir siyasi tercih olarak gelişmesi, bazı durumlarda seyahatnamelerin birer siyasi araç hâline gelmesine neden olmuştur. Ancak Edward Said’in belirlediği Şarkiyatçı yazar tipolojisinde olduğu gibi, seyahatnamelerin tarafgir yazarlarca kaleme alınmasının yanı sıra, oryantalist söylemi daha bilimsel ölçütlerde kullanan gezginlerin kendileri ifade etme araçları da olmuştur.