Ne zamandır buradayım? Bir hafta, iki ay, beş yıl? Hayır, yüzyıllardır burada olmalıyım. Yoksa nasıl açıklanır; havasına, suyuna, toprağına bu kadar çok karışmam? Nasıl açıklanır küçücük çocukların ağız kenarlarına biriken ucuz ve boyalı şeker kalıntılarında huzuru bulmam? Evet, ben yüzyıllardır burada olmalıyım.
Güneş ufuktan silindi silinecekti. Göğün tamamen kararmamış olmasına karşın, yıldızlar diri ve belirginlerdi. Kar son birkaç yılın en yüksek seviyesine ulaşmıştı. Doğaya serilen bu beyazlık, çevreyi olduğundan daha aydınlık gösteriyordu. Bu yüzden daha az korkuyordu, yolun kenarında beklerken. Mütemadiyen birkaç adım öne yürüyerek yolun sol tarafına bakıyordu. O birkaç adımda dans eder gibi minik ve seri hareket ediyor, siyah yün eldivenli avuçlarını ağzına götürüp duruyordu. Dakikalar sonra baktığı yönden bir araç göründü.
Donacağımı hissettiğim vakit göründü araba. Sürgülü kapının önünde durdum. Şoför ön kapıyı açtı. “Üşümüşsündür hoca hanım, sen böyle gel” dedi. Yanına oturdum. Eldivenlerimi çıkardım. Ellerim soğuktan yanmıştı. Dokundukça sızlıyordu. “Şimdi ısınırsın hoca hanım” dedi şoför, yüzüme bakar bakmaz. Gerçekten de on dakika kadar sonra ayaklarımdan yukarı doğru bir gevşeme yayıldı. Göz kapaklarım artan sıcakla birlikte gittikçe ağırlaşırken, ani bir frenle birden öne doğru savruldum. İnsanların şivelerine sıkıştırdıkları sinir sözcükleri ve şoförün şaşkınlığı içinde yolun ortasında bir kız çocuğunun durduğunu fark ettim. Hatta artık ağırlığı üzerinden alınmış gözlerimle bu kız çocuğunu tanıdım da: Zehra”ydı. Arabanın farları güzel yüzünü aydınlatıyor, iri gözleri korkudan çok yolumuzu kasıtlı olarak kesmiş gibi bakıyordu. Gerilmiş elini sağa doğru sallayarak çekilmesini işaret etti şoför.
“Öğrencim o benim, bir dakika bekler misiniz?” deyip, cevap beklemeden indim araçtan. Çeyrek saat içinde hava iyice kötüleşmiş, buz kestiren bir ayaza dönmüştü. Çabucak Zehra’nın yanına yanaştım. Beni tanıyıp gülümsemesiyle göz kenarlarında iki keskin çizgi belirdi. Bu çizgiler okula ilk başladığı gün de dikkatimi çekmişti.
“Öğretmenim…” dedi ellerini ovuşturarak.
“Ne işin var burada Zehra, bu saatte?”
“Abim hayvanların önüne gitmişti. Daha dönmedi. Beni gönderdiler, bakayım diye.”
“Bulabildin mi?”
“Bulamadım. Şimdi babama haber vermeye gidiyorum.”
“Bu karanlıkta nasıl gideceksin?”
“Giderim öğretmenim. Şuradan aşağıya indim mi köye varıyorum zaten.” dedi, elini yolun altında kalan kayalıklı yokuşa uzatırken. Sonra da sıradaki soruyu biliyormuşçasına fenerini çıkarıp gösterdi.
“Hep gidiyorum öğretmenim.”
“Olmaz” dedim. “Gel bin arabaya. Bizi bıraksın, dönüşte de seni köye bırakır.”
“Olmaz öğretmenim. Hayvanlar yok, aramamız gerek.”
“İnebilecek misin gerçekten Zehra?”
“Hep iniyorum öğretmenim.”
“Peki. Yarın işin olmadığı bir zaman okula uğra mutlaka olur mu?” dedim.
Onu evime davet etmişim gibi memnun bir gülümseme yayıldı yüzüne. Başını hızlıca salladı. Tekrar araca bindiğimde Zehra”yı karanlık bir yokuşa teslim etmiş olmanın suçluluğunu duyuyordum.
Yol boyu ilerlerken kafamın içinde döndü durdu bu kız çocuğu; gür, kıvrık kirpikleri, koyu yeşil gözleriyle. Altı yıl önceki halini hatırlayıverdim. Benim öğretmenliğimin ilk yılı, onun okula ilk gelişi. İkimiz de acemi, ikimiz de korku dolu. Zihnimde şekillenen şu anıya daldım sonra:
Bir şubat ayıydı. İlk dersin ortalarına gelmiştik. Kapı çalındı. “Kesin Zehra geldi, öğretmenim” dediler çocuklar hep bir ağızdan. Gidip yavaşça açtım kapıyı. Zehra kucağına üç paket cips bastırmış, nemli ve korku dolu iri gözleriyle bana bakıyordu. Sırasına doğru ilerlerken mırıldanmaları arasında: “Ben geliyordum, köpek beni peşledi” cümlesini anlayabildim sadece. Dakikalar sonra ellerindeki cipsler hala göğsüne basılı öylece hareketsiz oturduğunu fark ettim. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama yüzü ifadesizdi. Donuk bakışları, kahverengi, yıllanmış, kirli masaya kitlenmişti. Yanına gittim. “İyi misin Zehra?” dedim. Başını salladı. “Neden ağlıyorsun?” dedim, cevap vermedi. Devamında sorduğum tüm sorularda sessizliğini korudu. Diz çöktüm, gözlerine baktım. Nihayet o titrek sesi aralanan dudaklarından havalanıverdi. “Öğretmenim… Ellerim…” O an fark ettim Zehra’nın ellerini. Yol boyunca soğuktan yanmış, kıpkırmızı olmuşlardı ve muhtemelen sızısı canını çok yakıyordu. Avuçlarımın içine aldım ufacık ellerini. Ovdum bir süre. Sonra ayakkabılarına takıldı gözüm. Kardan sırılsıklam olmuşlardı. Sobanın yanına bir sıra çekip Zehra’yı oraya oturttum. Ayakları kuruyana kadar o şekilde kaldı. Isındıkça yüzüne bir tebessüm yayılıyor, eski neşeli hâline geri dönüyordu. Üçüncü dersin sonunda: “Öğretmenim, sana bir hediye getirdim” dedi. Cebinden bir tükenmez kalem çıkardı. Gözleri öyle mutluydu şimdi, öyle yıldızlı. Kalemi alıp çok teşekkür ettim. “Öğretmenim…” dedi, hemen atılarak, “…kalem yazmıyor. Ama sobanın yanında tutup biraz sallarsan, yazacaktır.” Kalemi de Zehra’yı da göğsüme basmak istediğim o an sadece gülümseyerek, “Öyle mi, peki öyle yaparım Zehra” diyebildim. Ve şimdi, altı yıl sonra; elindeki cips paketleri yerine fener, ayağındaki soluk pembe ve yırtık ayakkabıların yerine lastik çizme ile gördüğüm Zehra, benim için hâlâ göğsüme basmak istediğim o küçük kız çocuğu.
Düşüncelerimden sıyrılınca eve yaklaştığımı fark ettim. Araçtan inip eve yürürken rüzgârın falakasına yatmış gibiydim. Gece, korkutucu bir siyahlığın içinde coğrafyayı başka bir yere savurmak istiyordu sanki. Sıcak bir duşun ardından sigaramı alıp balkon penceresinin önünde oturdum. Aynı anda telefonum çalmaya başladı. Arayan Zehra’nın babasıydı. Korkarak açtım telefonu. Neyse ki karşıdan gelen ses Zehra’nındı.
“Öğretmenim iyi geceler, seni rahatsız ediyorum.”
“Olur mu öyle şey Zehra, hayırdır kötü bir şey mi oldu?”
“Yok öğretmenim. Bizim hayvanlar bulundu. Abimi eve getirdik. Babam biraz dövdü ama bir şey olmadı. Sen merak edersin diye aradım.”
Zehra, aynı küçük Zehra… Bana sobanın sıcağında salladığımda kullanabileceğim çok değerli hediyeler veren Zehra.”
Sigarasını içmeden söndürdü. Sigara içmeyecek kadar güzelleşmişti gecesi.
Çok güzel yazılmış, her şeyi hayal ederek okudum.