“Adem vardır ismi semiz
Alır abdest olmaz temiz
Halkı tan eylemek nemiz
Cümle küstahlık bizdedir”
– Hüsnü Dede
“Ben defterden sildim ölümsüzlüğü
Şeyhim kainata alışamadım.”
– Murat Menteş
Derya’ya ve Şeyh’ime
Ben Deli Derviş… Hakikati bulma uğruna ömrünü heba etmiş; tek zerre doğrunun peşinde yılmadan koşmuş, taşları kendine yastık, geceyi üstüne yorgan bellemiş acizin biri. Şam’dan Horasan’a, Kahire’den Türkistan’a varana dek girmediğim tekke, seyr-ü sülüğünü takip edip icazet almadığım tek bir tarikat, sohbetine erişme şerefine nail olmadığım hiçbir şeyh kalmadı. Yine de ne damla gideremedim susuzluğumu… Son girdiğim tekkenin şeyhi de halimi anladığından bir gece sohbetten sonra: “Git” dedi bana, “git, gitmeden gelemezsin unutma, gitmeden gelemezsin” dedi. Ben de bu sözün üzerine, üzerime abamı, elime de keşkülümü alıp beni çeken mıknatısı aramaya yollara gark oldum. Geçirdiğim nice günlerin sonunda şehirlerin sultanı olarak anılmaya layık, görenleri kendine aşık eden, Eyüb el- Ensari’yi, ta o yaşında surlarının önüne getiren payitahta ulaşmıştım. Peygamberin hadisine nail olma şerefine ulaşmış, babası da dahil hiç kimsenin yapamadığını yapan Fatih Mehmed’in İslam topraklarına kattığı şehir. Öyle bir şehir ki kişi Hakk’ı bulmak için de Hakk’tan ayrı düşmek için de her fırsatı burada bulabilir.
Şehrin sokaklarını arşınlamaya başlamışken çarşıda bir cemaatin toplandığını görmüş, ne olup bittiğini anlamak için yanlarına varmıştım. Üzerinde beyaz hırkası, başında on iki dilimli tacı elinde de yürürken ona destek olan asası ile birisinin bir şeyler anlattığını işittim. İnsan ne çabuk biliyor da artık bildiklerini anlatma zorunda hissediyordu kendini. Oysaki talebe olmak gibisi var mıydı? Hep talep eden olmak ne hoştu.
– Eşya ile bir olan Hak, görünüşte yok gibidir; zahiren fark edilemez. O, ancak manada ve gerçekte eşya içinde gizlidir. Bunu ise ancak gönül gözü ile bakanlar görür. İşte bu yüzdendir ki ehl-i zahir kesret aleminin karanlığında kaybolmuştur. Kişi kesret perdesini aralayıp vahdete ermelidir. Kesretten kurtulup vahdet nuruna varmanın yolu heva ve hevesi terk etmekten, dünyayı gönülden silip atmaktan ve benlik putunu parçalamaktan geçmektedir. Bütün bunlar ise bir mürşid-i kamil elinde gerçekleşebilir. Kişi mürşidini yani rehberini bulmadan Hakk’a varacak yolu bulamaz, yani kesret zulmünü aşamaz. Bir kez vahdet güneşi gönle doğdu mu, o zaman başka her şey görünmez olur. Hakk’a talip olanlar mürşidini seçerken kendinden üstün olanı seçmelidirler. Çünkü sâlih bir kişiyi mürşit seçenin kendisi de sâlih olur. Bülbül ile olanın yeri gülistan iken baykuş ile olanın yeri viranelerdir. Tutu ile yoldaş olanın gıdası şekerken, karga ile yoldaş olanın gıdası murdardır.
Bütün ömrünü bir mürşit aramayla geçirmiş olana, yani bana mı söylüyordu bu cümleleri? Gözleri sanki benim üzerimdeydi. Her kelimesi tek tek dökülüyordu dudaklarından, hiç acelesi yoktu anlatırken. Ve nasıl bir açlıktı bu bendeki de, böyle dinliyordum.
-Hakk’ı göreyim dersen canla baştan geç, aradaki senlik ve benlik duvarlarını yık. Baktığın her yerde O’nu gör, işittiğin her seste O’nu işit. Veliler ve delilerdir Hakk’a en yakın olanlar. İlki sonradan keşfetmiştir bu dünyanın akıl ile kavranılamayacağını, ikincisi zaten doğuştan bilir de sadece vaktin gelmesini bekler, akıllarından sıyrılmak için. Öyleyse bırakın kalın ciltli kitaplarda yazılanları, unutun nice alimin ettiği sözleri; sadece aşk olun! Hakikat dört kapının ardındadır. İnsan şu dördü arasında gidip gelir. Evvela madendir, oradan bitkiye sonra hayvana ve en son da insana ulaşır. İnsanda bu üçü de mevcuttur. Madendir, cevher olur işlemesini bilene; bitkidir, kök salar bu dünyaya nihayetinde; hayvandır, leşin peşinde koşar. Dört kapı vardır. Hava, ateş, su ve topraktır. Bunlar da şeriat, tarikat, marifet ve hakikata tekabül eder. Benliği yırtıp hakikata yani insan-ı kamile ulaşmanın yolu bu dört kapıyı geçmektir. Şeriatta bu benim şu senindir; tarikat ve marifette hem senin, hem benim; hakikatta ne senin, ne benimdir. Şeriat çerağdır; tarikat fitil, marifet yağdır, hakikat ise şuledir. Hakk’ı arayan kişi çerağ gibi doğru duracak; fitil gibi yanacak, yağ gibi eriyecek ve nur gibi şule verecektir. Lakin canlar bu yola gelen erenler meydanından dönmeyecek. Ne buyurmuş Pirler: ‘Gelme gelme! Dönme dönme. Gelenin malı dönenin canı’.