Oldum olası uzun süreli yolculukları sevmişimdir. Yeni rotamsa hiç kat etmediğim kadar uzak bir mesafede ve varması epey müşkül bir yere çıkıyor. Yine de gitmeliydim, başka seçeneğim yoktu. Öncesinde tek şeye ihtiyacım vardı, hazır olmalıydım. Ayakkabılarımı sıkıca bağlayıp, sırtımdaki çantanın ağırlığını hissettiğim o ilk saniyede anlamış ve kabullenmiştim. Benimkisi bir yalnızlık masalıydı, her şey gibi bu da sonlanacak ve her masal gibi budaklanacaktı.
1. GÜN
Tam 10 sene. Buraya ilk geldiğim günden bu yana koca 10 sene akıp gitmiş ayaklarımın altından. O zamanlar çok sevmiş ve bir türlü doyamamıştım. Kısmet, burada ölmek varmış. Yavan ve yeknesak yıllarla geçen öğrenciliğimin bir bölümünü burada geçirmiştim. Güzeldi, çok güzeldi fakat o vakitler, şimdiki gibi kuvvetlice bu idraka varamıyordum. Uzun ve jöleli saçlarımla gençlik fışkıran yüzüme inat, içime kapanır, yine şikayet edecek bir şeyler bulurdum.
Son günlerimi Ankara’da geçirmek istemediğimden burayı tercih ettim. Her tarafından takım elbiseli memurların fışkırdığı, muntazam ışıklarına rağmen ruhunu asfalt yollarda kaybetmiş o şehirde, son günlerimi geçirme düşüncesine tahammül edemedim.
Beynimdeki yangının ne zaman başladığını tam olarak hatırlamıyorum. Her şey çok hızlı geçiyordu, ölümse en büyük ögesiydi hayatımın. Etrafımdaki sevdiklerim birer birer ayrılıyordu benden.
Son iki yılda, en çok Avşar’ın gidişiyle hırpalanmıştım. Sokakta iki ayağı kırık halde bulmuştum onu. Tamamıyla düzelmese de bir tülü ayakları, her gece yatarken yorganıma zıplamayı becerirdi. Derisi, külah dondurma içindeki meyve topları gibiydi, amma çok rengi vardı keretanın. Elimi usulca götürdüğümde sırtına, gözleri kısarak hırıldamaya başlar, boynunu şekilden şekile sokardı.
Bir gün bilgisayar başında bir şey izlerken yanıma sokulmaya çalışmıştı. Birkaç kere elimle itmeme rağmen kedice inadıyla üzerime gelince aptal bir sinir krizine yakalandım. Sol elimle arka bacaklarından birini sıkıp ardından da kafasına vurarak kanepeden attım. Nasıl da bağırmıştı yavrum, yere kapaklanırkenki acı dolu bakışları hala gözümden gitmiyor. Bir hafta geçmemişti ki, öldü. O anki bakışları yüreğimi hala yakar, avuç içlerimden çivilenmiş gibi olur parmaklarım, için için kanarken onlar, bir süre oynatamam.
30. GÜN
Buradaki günlerim tıpkı ölüm gibi, hayli sessiz, sıradan ve tek kişilik bir oyun tadında geçiyor. Sık aralıklarla yakamdan düşmeyen baş ağrım çok fazla bir şey yapmama müsaade etmediğinden, günde sadece birkaç saat dışarı çıkabiliyor, daha sonrasında bir an önce odama dönebilmek istiyorum.
Her sabah hafif bir ağrı kesici içtikten sonra odamdan çıkıyor ve kılık kıyafetlerine, binbir telaş ve hırslarını sokuşturmuş insanlarla, küçük bir fırına giderek kruvasan sırasına giriyorum. Dükkan kapısını açar açmaz yüzüme çarpan o mis gibi tereyağ kokusu, bana hala yaşadığımı hissettiriyor. Paramı ödedikten sonra, onların temiz yüzlerine ve kendinden emin hallerine aldırış etmeden, iyice belirginleşen kamburumla oturacak bir yer arıyorum. Az ilerideki parkta, ilk bulduğum banka oturarak, kahvemle o eşsiz lezzete doyuyorum.
Ah, bir bilseniz! O çikolatalı kruvasanları bir de benim ağzımla tatsanız. Çikolatası ne çok fazla ne de ihtiyaç duyuracak kadar eksik. Yumuşak hamurunu ağzımda çiğnerken verdiği tat nasıl da başka. Hele ki dışındaki çikolatalı kısma, ezilmiş fındık taneleri serpiştirmeleri, onun karşısında tamamen teslim olmamı sağlıyor. Azılı virüslerin kuşattığı beynime inat, en çok onu ısırırken ”Hayat varmış!” diyorum. Kafamın içindeki iniltiler bir nebze olsun o vakit kayboluyor.
Bir de akşamları hava kararmadan kısa süreliğine balkonumdan küçük dünyamı seyredalıyorum.
Akşama doğru güneş, göğü boydan boya kızıla boyadığında, ağır ağır soğumaya başlayan hava, içimi titretmeye başlarken etrafa göz gezdirmekten çok hoşlanıyorum. Çok sık olmayan birkaç katlı ev kümelenmesi dışında her yer, sonbahar öncesindeki son yeşilliklerini üstüne çekmiş ağaçla çevrili. Abuk sabuk betondan sebeplerle yok olma ihtimali düşük ormanların, bizimkilere nazaran daha huzurlu olmaları, onları biraz daha kıskanmama neden oluyor.
Hafta sonları ise tatlı bir telaş sarıyor burayı. Kimileri bisikleti ile güzel bir tur yaparken, genç kızlar lastik tokayla topladıkları saçlarıyla uzun koşulara çıkıyor, erkekler ise nehir manzaralı basketbol sahasında, eski günlerimi özletirircesine eğleniyorlar.
Bazen de katmerli yalnızlığımı kanatan aile yürüyüşlerine tanık oluyorum. Anne ve babasının yanında olmasıyla tatlı şımarıklıklarla dolan çocuklar, içlerine çektikleri temiz havayla yerlerinde duramayıp sağa sola koşturuyorlar, ardı arkası kesilmez kahkahalar eşliğinde, ebeveynlerini sebepsiz sevinçlere boğuyorlar. Bu sıcak tabloya, tepkisiz kalamayan güneş ise, gökyüzünde sessiz bir senfoni başlatarak, yakıcı sıcaklığını, iç ısıtıcı bir modla değiştirip, ufuk boyu selam gönderiyor herkese.
Bu ‘hayat dolu’ manzarada, kendime bir rol bulamayınca, içtiğim ağrı kesiciyle deliksiz uykulara koşuyorum.
50. GÜN
Bu sabah biraz erken uyandım. Uyandıktan sonra ilk kez karşılaştığım bir vaka oldu. Gözlerim. Bugün ilk defa böylesi şiddetli bir bulanıklık yaşadım. Yataktan kalkıp tuvalete gitmek istediğimde ise, düştüm. Ne kadar süre öyle kaldım bilmiyorum. Altıma kaçırmışım. Son iki haftada kimbilir kaçıncı defa. Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım, doktor yine de, bez kullanmam için erken olduğunu söyledi. Çok sevindim. Kendi işimi kendim görebilmek, asık suratlı hemşirelere bir süre daha iş çıkarmak istemiyorum.
İlk geldiğim zamanlara nazaran daha az keyifliyim. Artık daha iyi görüyor gibiyim, zamanla atlatılacak bir badire değil benimkisi, ölüyorum!
Ne çok ölüm vardı hayatımda. Buraya gelene kadar, büyük bir trajedi yaşadığımı düşünürdüm. Dürüst olmalıyım, yanılmışım. Meğerse hayat tarafından kuvvetli bir rasyonaliteyle demlenmekteymişim.
Hem ölüm, bu kadar berbat bir şey değildi ve bana kalırsa en çok da o, normal karşılanmayı hak etmekteydi. Sonsuzluk olsun ya da olmasın, fark etmiyordu. Ölüm her şeye rağmen bir yalnızlık değildi, asıl yalnız olansa, eğik başıyla içindekileri taşımakta gün be gün zorlanan dünyaydı. O da sonuna yaklaşıyor ve içten içe bu özlemi daha da alevleniyordu.
Sahi, niye herkes ölüyordu? Ve sonra biz, sevdiklerimizi meçbul bilinmezliğe yolcu ettikten sonra, nasıl ahmakça bir tiyatro çevirebiliyorduk? Nefret ediyorum, tüm her yerinden kara mizah taşan o omurgasız ritüelden. İnsanların ekserisi karalar bağlayıp çok iyi beceremeseler de, yüzlerine üzgün bir maske takarlar; yakınları ellerindeki mendillerle hıçkırırken, pek oralı olamayan diğerleri, avuçlarını dua için açtıkları sırada, az sonra gelecek kıymalı pideyi akılarıından çıkarmaya uğraşırlar.
Bana en eğlenceli gelen tarafı da, bir müddet sonra, ölüyü derme çatma bir sürü anıyla hatırlama telaşına düşülmesi ya da bazısına ölümsüzlük nişanesi kazandırma safsatalarıyla girişilen onca maskaralık. Neydi tüm bunlar? Üstelik niyeydi? Bir çiçeğin fotosentez yapması kadar tabii bir şey, niye böylesi büyütülmekteydi? İnsanlar neyden kaçıyordu ? Sevdiklerinden ayrıldıkları için mi, yoksa ölümün siyah gözlüklerine vuran ışığında, canlarını sıkacak ‘başka’ bir şey gördükleri için miydi ?!
70. Gün
Artık adımlarıma güvenemiyorum, bana hiç itaat etmiyor ayaklarım. Bu sebepten, yanımdaki odada yatan hastayı, ara sıra ziyeret eden genç kızdan, tekerlekli sandalyeyle beni gezdirmesini rica ettim.
Uzun zamandır kahveye hasrettim. İçinde şık giyimli ve yüzlerinden yaşam enerjisi taşan gençlerin olduğu bir kafeye, koyu bir kahve içmeye girdim. Kahvenin tadını, fincandan çıkıp burnuma dolan kokusunu özlemişim. Sonrasında kahveyle koyulaşan keyfimle birlikte, yüzümü tekrardan kafedeki gençlere çevirdim. Birbirleriyle şakalaşıyorlar, bazense çok hararetli tartışıyorlardı. Aralarında bazıları sevgiliydi. Gözlerinden anladım. Konuştukları şeyden yüzlerini birbirlerine döndürdüklerinde, gözlerindeki ışık masumlaşıyor, az önceki bakışları, yerini şefkat ve şehvete yani aşk dolu süzmelere bırakıyordu.
Kendimi yavaş yavaş iyi hissetmeye başlarken, kahvenin midemi altüst eden etkisi baş gösterdi. Beş dakika arayla iki defa kusmak zorunda kaldım. Çıkarmış olduğum rezillikten ötürü biraz utandım. En çok da oradaki sevgililerden. Bir anlığına kendimi onların yerine koymaya çalışırken, midemin infilak etmesi de neydi? Yakında ölecek birisi için, dünya böylesi küçük umut kırıntılarına müsamaha gösteremeyecek miydi? Aldırmamaya karar verdim, damağımdaki kusmuklu kahve tadıyla, biraz hava almaya, etrafımdakilere göz gezdirmeye devam ettim.
Orta Avrupa’nın huzur bahşeden diğer başkentleri gibi, güzelliğine doyamadığım bir yerdeyim. Birkaç yüz yıl önce yapılmış kiliseleri, etrafında barındıkdıkları şirin müzeleri ve göz alıcı estetik mimariyle donatılmış eski binalarıyla, öğrencilik zamanlarımdaki yalnızlığımı, daha büyük kalabalıkların asitinde eritirdim. Asıl gözbebeğim, gözlerimizin buluştuğu ilk andan beri tutkuyla bağlandığım, Tuna nehri. Bir kadının uzun ipeksi saçları, güzelliğini nasıl arttırıyorsa, şehirde boydan boya uzanan Tuna Nehri de, bu eski kent için aynı anlamı barındırıyor. Tüm o betornarme yapılara inat, koca şehrin tüm görkemini tek başına üstüne yüklenmiş adeta, yanından geçen herkesin hayranlık dolu bakışlarını kendinde topluyor.
Çok değil yakın zamanda öleceğim, acaba dünya bensiz nasıl bir yer olacak, bir cevap bulmak ümidiyle, bu meydanda durup insanları izlemeye başladım.
Bazen çok duygusallaşıyorum.
İki ayrı rehber, uzak diyarlardan gelen kafilelere, yanlarındaki yapıların zamana yenik düşmeyen(!) kokuşmuş bilgilerini özgüvenli bir ingilizceyle anlatıyordu. Gruptakiler ise, aradan geçen yüzyılların değiştiremediği asıl şeyi akıllarından çıkarmış olacaklar ki durmaksızın gülen suratlarıyla habire fotoğraf çektirmekteydiler.
Birkaç dakikalık mesafe uzaklıktaki otobüs ve metro durağından ise, art arda yeni insanlar aynı tiyatroyu sergilemek üzere, heyecanlı yüzlerinden taşan tebessümlerle gelmekteydi. Ve ezcümle hepsi, kafasını kaldırıp bakmaya dahi tenezzül etmedikleri gökyüzünden bihaberdi.
Oysa gökyüzü… Aman Allah’ım! Mavinin en esaslı dokusunu üstüne cömertçe boşaltmış, narin bir edayla olanlara bakmaktaydı. Biraz kırgın gibi gözükse de alımlı halini, soylu bir tavırla muhafaza ediyor, azametini duru bir teslimiyetle birleştirip, binlerce yıllık hayranlığı hak eden bir sükunete bürünüyordu. Sonra ay, yusyuvarlak görümününde bir şeyleri saklamanın hafif mahcubiyeti içerisindeydi. İnatçı ve muzır bulut kümelerinin ışığını engelleme girişimlerine set çekmiş gökyüzüne, bu kadim yoldaşına, dostane bir şekilde karşılık vererek güzelliğini ışıl ışıl yansıtıyordu.
Bu manzarayı biliyordum. Akşama doğru mavisi laciverde çalacak arkadaşının koyu tonlu davetine katılacak ve sapsarı kandil misali ışığıyla yeryüzündekilere bir işaret yollayacaktı.
Oysa ben, bu manzarayı da biliyordum. Kimisi, elindeki kadehlerle, bol kahkahalı muhabbetleri tokuşturken gülerek uyuşan zihniyle, kimisi içine girdiği dert dolu çemberde daraldıkça kör bakışlarıyla, sonra başkası yetişmeye çalıştığı bir yere koştururken, kafasını kaldırmayı unutturacak pürtelaş bir aceleyle, yahut bir başkası her şeye küstürecek yılgın düşmüş bedeniyle, onları yok sayacaktı.
Asıl göremedikleri neydi? Tüm her şeye anlam yükleyen bir budala olmak için gün aşırı ilaç almak mı lazımdı, yoksa mutluluk, içinde yüksek dozda ahmaklık barındırmakla mı mümkündü?
Keşke bilseler, ölüyorum!
100. Gün
Günlük rutin kontrollerimi yapan doktor ve hemşirelerin, yüzüme iğreti tebessümleri eşliğinde, ”Sık dişini, yakında kurtulacaksın!’ manası taşıyan bakışlarıyla beraber, çok vaktim kalmadığını daha iyi görebiliyorum.
Muhakkak bir gün olacaktı, farkındayım ancak kendimi hala hazır hissetmiyorum. Daha önce hazırlanmam gerektiği düşüncesine ise bir türlü mana yükleyemiyorum. Yüzümü güldürmeyen bir ikilem bu, öleceğim ve bu sefer biliyorum!
Günümün büyük kısmı uyumakla geçiyor Ah! Öyle ya da böyle, insanın ölümü bütün gün yatakta bekleyerek karşılaması, etkisi her saniye tüm vücuduna tesir eden şiddetli bir zehir misali. Keşke son sürat hızla giden bir araba kazasında ölme şansım olsaydı, ya da hiç değilse, stresli bir günün ardından eve dönerken yolda kalp krizi geçirseydim. Acaba fark eder miydi?
Bir sigara şimdi çok iyi giderdi….
Sonraki zamanlarda bir de o çıktı. Allahın belası şey! Sigara. Onu ne kadar kötülediysem ve nefretimi dillendirdiysem hep ters etki yarattı ve ona olan teslimiyetim arttı. Allah’ın belasına olan boyunduruğum günden güne çoğaldı. Güzel bir yemek yediğimde elim ona giderken parmaklarım yavaşça titremeye başlar, ilk dumanın verdiği hazla, hasret gideren iki sevgili gibi hissederdik birbirimizi. Sonrası, baş dönmesi, tiksinti ve yine halsizlik. Allah kahretsin seni! Yine de, dumanında kaybolmak iyi gelebilirdi.
Akşama doğru, hemşirenin altımı değiştirdikten sonra verdiği hapı ona fark ettirmeden, ağzımdan çıkardım. Onu hiç sevmiyorum. Aralarında konuşurken duydum, sevgilisi evlenmekten vazgeçmiş, bu yüzden çok mutsuz. Asık suratlı diğer hemşireler neyse de, ölecek olan kendisiymiş gibi yanımda mütemadiyen somurtan bu kadına hiddetlenmekten kendimi alamıyorum. Biraz ona kızdığımdan, biraz da belki eski günlerimi hatırlamama yardımcı olur ümidiyle ilacı yutmadım.
Yatağımın çaprazında duran masadaki su dolu sürahiye dalıp giderken hatırıma eski bir dost geldi. Uğur…
Aynı sınıftaydık üniversite yılları boyunca. Ne kadar benzer hayalimiz vardı. Yazar olmak istiyorduk bir gün, siyasettense nefret ediyorduk. Bir yandan üniversitede kalacak, diğer yandan hiçbir şey bizi yazmaktan alıkoymayacaktı. İki şey için söz vermiştik birbirimize. Hiçbir hikayemizi mutlu sonla bitirme safdillliğine düşmeyecek ve hepsinde siyasetten nefret eden karakterler oluşturacaktık.
Okul kantininde, bütün şehri utandıracak kötü çayları yudumlarken, karşı çıktığımız fikirleri, saçma bulduğumuz hezeyanları, yazmaya çalıştığımız hikayeleri, kurmak istediğimiz suni dünyaları canhiraş bir hevesle anlatır, sıkılmak nedir bilmeden, gevezelik ederdik.
Erken yaşta seyrekleşen saçları, günden günde daha hayvani bir yarışa dönüşen hayat kavgasından el etek çektiğini gösterirdi, tok gözleriyle en heyecanlı şeyi bile dingin bir tavırla anlatır, ağır başlı ifadesini bir düzine adam karşısında dayak yese dahi bozmazdı.
Konuştuklarımız hiçbir zaman gerçekleşmedi, ancak o inatçı çocuklar misali, hayallerinden asla vazgeçmedi. Bense içime sinmeyen öyküler yazarak, kendimden tiksinmeye devam edemedim.
Ne garip! Dünya habire sevdiklerimi çekip alırken benden, niye ondan kopmaktan bunca ürküyorum ?
En son iki sene önce konuşmuştuk. Anadolu’nun küçük bir şehrinde, onlarca vahim palavranın akademik soslara bulanıp öğrencilere sunulduğu bir üniversitede savaşıyordu. Acaba şimdi nasıldır? Yazmaya çalıştığı bir öykü üzerinde uğraşırken, bilgisayar başında hala uyuyakalıyor mudur? Pes etmiştir sonunda belki de, inandığı şeyler için savaşmaya.
Ona ulaşabilmek, birkaç hafta içinde öleceğini bilmenin, kahrolası ideolojilerden kör olmuş insanlarla çarpışmaktan çok daha boktan bir duygu olduğunu söylemek isterdim. Affet beni dostum, bencilleştikçe, daha çok ölüyorum!
120. GÜN
Hiçbir şey yiyemediğim halde, sabahtan beri canım köfte çekip durdu. Mide asitim ölümün gerçekliğini sindirmekle meşgul, ne yesem geri çıkarıyor.
Birden aklıma babam geldi. Çocukken onunla, ayda bir arnavut köftesi yemeye giderdik. Yağlı bıyıklarıyla gülen çehresi, içimdeki bütün korkuları silip atar, herkese ve her şeye kafa tutacak gibi hissederdim. Annemden sonra o da yok oldu. Kendini suçlu hissetmekten asla kurtulamadı, o yüzden gitmeyi seçti. Bir başıma kalakaldım. Sonraki yıllarda nadiren telefonda konuşur olmuştuk. Bazı zamanlarda bana, Sınır Tanımayan Doktorlar projesiyle gittiği Afrika ülkelerinin acı tablolarından bahseder, resimlerini gönderirdi. Her konuşmamızda şimdikilere nazaran daha şiddetli sancılara gark olurdum, kavurucu bir ateş, kalbimi yakar, sol bacağımın titremesine mani olamazdım.
Acaba Allah en çok neye kızıyordur? Şirk koşmak diyorlar gerçi, fakat bir çocuğu nefes almadan yaşamaya mahkum etmek daha büyük suç bence. Kahretsin! Sadece çocuklara iyi davranmayı öğütleyen bir peygamber göndermedi diye O’na mı kızmalıydım, yoksa kuyruğu peşinde dolanan kediler misali bunda da mı bir ‘hayır’ aramalıydım?
Bazen O’na tüm nefretimi kusmak istiyorum ama şirke düşmekten korkuyorum.
Kimseyi suçlamadım ancak hastalığımdan da bahsedemedim. Sefalet, yokluk ve hak etmedikleri bir dünyayla iç içe olan o çocuklara daha fazla zaman ayırmalıydı. Şişkin karınları tokluktan olmayan, tebessümsüz yüzleri acıyla şekillenen o güzel varlıklarla ilgilenmesi, dünyaya habire kan kusan benden daha mühimdi.
Tekrardan bir köfteciye gidebilsek keşke. Köfteleri çatalının yanıyla kesip, iştahla ağzına atarken, tabağımdakileri bitirmem için gözleriyle işaret yapsa. Ya da sadece burada olsa, yüzümdeki ruhun çoktan çekildiğini önemsemeden, her yudumdan sonra ağzını kapattığı şalgam şişesi ve aynı açlıkla köftesini yiyerek varlığını hissettirse.
Onunla hala gurur duyuyorum.
135.GÜN
Bütün gün, koca koca bulutların aralarındaki münakaşadan yükselen şimşek sesleriyle çınladı şehir. Birkaç gündür keyfi kaçık gökyüzü de, daha fazla dayanamayıp aralıksız yağdırdığı yağmurlarla içini boşalttı. İnsanlar alelacele hareketlerle yağmurdan korunacak bir yer ararken, kendimi sıcak yatağımda hiç iyi ve güvende hissedemedim.
Onlar gibi ıslanabilmek, o koşuşturmaca arasında ağız dolusu küfürler ederek rahatlayabilmek, başımı soktuğum bir dükkan veya kafede, sırılsıklam olan insanlarla bakışarak gülüşmek isterdim.
Uzun süreli yatalak mesaim sonunda fark ettim ki, havada asılı bıraktığım hayallerimi, içi asla doldurulamayacak anılara mahkum etmek, şu elemli bekleyişin sancısını katmerlendiriyormuş.
Keşke daha çok deneseydim, ucunda yanılıp yenilmek de olsa. Eskiden böylesi şeylerin bahsedildiği tuhaf yazılar okuduğumda, hemen hepsi manasız gelir ve ekserisi içime işlemezdi. Çok büyük hayallerim de yoktu üstelik, sadece kabuğumu kıracak, yakamdan düşmeyen yetersizlik hissinden kurtaracak, hayata karşı daha özgüvenle durmamı sağlayacak şeylerdi.
Günün birinde büyükçe bir kalabalığın önünde elime mikrofonu alıp dilediğimce bağırıp çağırmayı ne çok kez arzulamışımdır. İnsanları homurtularına aldırış etmeden şarkımı bitirebilmek isterdim. Yemek konusunda çok becerikli olmak, dünyadaki birçok mutfağa hakim olup, farklı kültür ve hikayeyle harmanlanan nice lezzeti yapabilmek isterdim sonra. Yine de karnım acıktığında, doymama yetecek az şeyle yetinmeyi aynı zamanda. En büyük hayalimse resim yapabilmekti. Elime aldığım fırçayla zihnimdeki bölük pörçük parçaları tek bir şeyde(!) bütünleştirebilmek.
140. GÜN
Artık yataktan kalkamıyorum. Hemşirelerin altımı değiştirmesini bekliyor, doktorun eliyle alnımı okşadıktan sonra, ”Bugün sizi daha iyi gördüm sanki.” yalanını dinliyor, delik deşik olan derimi yeni iğneler aşındırmaya devam ediyor. Of! Düşünmekten çok sıkıldım, ölüyorum!
Nedensiz olarak durmadan gözyaşı dökmek istiyorum. Ölüm düşüncesi gitgide ağırlaşarak göğsüme oturuyor, nereye dönsem kar etmiyor. Kurtulamıyorum. Acaba ömrüm boyunca bu sanrıyla yaşayabilir miydim?
Adını hatırlamadığım bir kitapta, eski zamanlarda, her yeni gelen peygamber ve ona biat eden bir avuç azınlığın, hayatları boyunca bu gerçeklikle iç içe olduğuna dair bir yazı okumuştum. Komik gelmişti bana ve de çok gerçek dışı. Sahi, dünyaya o gözden bakabilmek, mümkün olabilir miydi?
Bense uzağım, çok uzağım, en uzak gördüğüm şeyin çemberindeyken üstelik.
Oysa yine ikinci bir şansım olsa, ayağa kalkar kalkmaz aynı fırına giderdim. Gözlerimden yayılan gülücükle, vitrinin arkasında duran genç kızdan bir çikolatalı kruvasan isteyerek; tüm bu sahne sonunda her şeyi yok sayardım. Savaşları, çocukları, kadınları, hastalıkları, devrimleri, peygamberleri, aşkı, açlığı, ailemi, ölümü bir kenara bırakır ve sadece o leziz şeyi ısırırken kendinden geçercesine aldığım hazla şımartırdım ruhumu.
145.GÜN
Artık bitsin istiyorum!
Dün gece kontrolüme gelen nöbetçi hemşire bezimi değiştirirken göz göze geldik. Allah kahretsin! Gözlerimin içine nasıl da baktı öyle?! Doğru öleceğim ama hala atan bir kalbim var. Kararımı değiştirdim. En büyük kötülük ölmek üzere olan bir insana acı acı küfür ettirmekmiş. Orospu çocuğu! Allah belanı versin! Hepinizden, her şeyden nefret ediyorum.
İstemiyorum, hiçbir şey istemiyorum. Hayallerimi de, diğer başka her şeyi de. Birisini deli gibi sevmek, yağan yağmur altında sırılsıklam ıslanmak, eğlence olsun diye, bir köpeği kızdırıp peşimden koşturmak, gece vakti sarhoş bir halde sokaktaki tüm zillere basarak kaçmak, iş görüşmelerindeki takım elbiseli adamlarla alay ederek öylece çekip gitmek, daha fazla çikolatalı pasta yiyebilmek için sebepsiz depresyonlara girmek… Hayır, hayır, hayır, hiç birisi! Tek arzum var. Canıma musallat olan şu illete güç yetirebilmek…
Daha fazla dayanacak gücüm kalmadı. Anne, neredesin?
151. GÜN
Bugün canım öylesine koca bir iştahla kıymalı patlıcan yemeği çekti ki… Ekmeği, tabağın en yağlı yerine batırarak, nar gibi yumuşak patlıcan parçalarını, ardı arkası kesilmeyen lokmalarla yemeyi arzuladım. Kahrolası baş ağrımı ancak böyle uyuşturabildim. Sonrasında uyudum.
Bulutların arasından bir parçası gözüken dolunay gözlerimi kamaştırmış olmalı ki, gece yarısı uyandım. Hemşireler perdemi kapatmayı unutmuş. Uzun süre öylece yıldızsız gökyüzünü izledim. Işıkları hala yanan birkaç ev dışında, tüm şehir gökyüzünden başlayan bir karartıya teslim olmuştu. Çok kısık da olsa ara sıra geçen uçakların sesini duyup, biraz sonra kara bulutlar arasında kaybolacak dolunayı, özlemle seyrettim. Birazı açıkta kalan gövdesiyle ışıl ışıl aydınlattı gecemi. Çok geçmeden gitti, şehrin silik ışıklarını umarsızca üstüme boca ederek, kendisiyle birlikte beni de kaybetti o karanlıkta. Sonra yine bir başıma, yatağımda ölümü sabahladım.
Bu çirkin karanlıklara dalıp battıkça, yeni bir günün doğacağı gerçeğine kendimi nasıl ikna edebilirim ki ?
152.GÜN
Üşüyorum, hem de çok. Ayak parmaklarımdan başlayan bir rüzgar, göğsümün içine kadar sirayet eden bir soğukluk pompalıyor. Göz bebeklerim içine doğru çekilirken kalp atışlarım hızlanmaya başlıyor. Korkuyorum. Avazım çıktığı kadar bağırmak istesem de ağzımı oynatamıyorum. Gözlerimin önüne kare kare görüntüler geliyor. Hepsinde ben varım! Her şey çok hızlı. Hızlı ve afaki hatıralar beliriyor sağdan soldan:
İlk uçak seyahatim…
Oturduğum koltuğun cam kenarından gitgide küçülen dünyayı izliyorum. Evler, sokaklar, şehirler arkasında da bulutlar küçücük oluyor. Yükselen adrenalimin, beynimde başlattığı türbülansa karşı koymak üzere gözlerimi kapatıyorum.
Lisede aşık olduğum müzik öğretmenim…
Sol kulağının arkasına attığı küt saçlarıyla, kendini daha bir gösteren sade makyajlı güzelliğini hayranlıkla izliyorum. Elindeki eflatun renkli flütü üfleyerek, masmavi gözlerini gözlerime dikerken kayboluyorum.
İlk öpüşmem…
Kısa saçlı biri, müzik öğretmenim gibi. Islak dudaklarından cesaret alıp elimi pantolonuna götürüyorum. Elleriyle elimi tutup itiyor, hemen sonra ağlamaya başlıyor. Eniştesi tarafından tacize uğradığını itiraf edince, banyoya gidip kusuyorum.
Annemin ölümü…
Mahalle maçından dönerken oldukça gururluyum, attığım golle kazanıyoruz. Eve girip yemek kokularına doğru koşarken, mutfakta ağzından dışarıya taşmış köpüklerle sere serpe yatan annem… Açık kalmış gözleriyle tavana bakıyor. Canı yanmış gözüküyor. Tencere kapağının kenarlarından taşan sıcak su damlaları, buz kesmiş ayağına buharlı bir pansuman yapmaya çalışıyor. Benimse, elimden bir şey gelmiyor. Kolumun arasındaki topu nereye bırakacağımı bilemezken, sol bacağım titremeye başlıyor.
Kur’an okuyorum…
Güneşin henüz göğü aydınlatmadığı seher vaktinin birindeyim. Koyu kahve renkli rahlede bağdaş kurmuş vaziyette kısık sesle Kur’an okuyorum: ”Muhakkik ki insan Rabbine karşı çok nankördür ve kendisi de bunun farkındadır.”
Bir şiir…
İşe gitmek üzere uyanan arkadaşım, çıkmadan evvel yatağıma kahve ve sıcak poğaça getiriyor. Bıraktığı tepsinin kenarına ise, saman kağıda yazılı bir şiir iliştiriyor:
Burası dünya
Ne çok kıymetlendirdik
Oysa bir tarla idi
Ekip, biçip, gidecektik.
Okul bahçesindeyim…
Ağaç dibine sırt üstü uzanmış, öylece boşluğa bakıyorum. Tatlı tatlı esen rüzgar, karga seslerini de peşine takıp ciğerlerime doluyor. Sonbaharda soyunmaya başlayan ağaçların transparan pozları huzurumu arttırıyor.
Biraz sonra birine takılıyor gözlerim. Her geçen saniye rengi süratle kavun içine çalan bir yaprakta kilitleniyor bakışlarım. Tutunmaya çalıştığı dal parçasında, yerini titreten rüzgara kafa tutmaya çalışıyor.
Çok geçmeden yeniliyor. Dalından ayrılarak hava boşluğuna düşüyor, sersemce sağa sola savruluyor. Düşüyor, aşağıya doğru ağır ağır iniyor. Biliyorum, bunu istemiyor. Bir şeyler yapabilmek, ona yardım edebilmek, çaresizliğinden kurtarmak istiyorum. Başımın arkasında bağladığım kollarımı çözerek, yere inmeden onu kurtarmak istiyorum. Hayır! Ellerimi dahi oynatamıyor, gözlerimi ayıramadan acizce izliyorum.
Az önce onu yerinden eden rüzgar, bir sonraki yaprağın zamanını beklemek üzere sakinleşiyor. Ağaç, içi acısa da, çabucak kabulleniyor. Bulutlarsa, başlarını eğerek gitmeleri gereken rotaya itaatkarane yol alıyorlar. Hiçbir şey imdadına yetişemiyor. Yere kapaklanmadan önce havada son salvolarını atıyor.
Düşüyor…
- Adiyat Suresi, 6/7
- Cahit Zarifoğlu