-Herif, kalk Basir efendiye git o bulur sana hırhızını, başına iş gelecek yoksa, aç bilaç kalacağız, bak daha keje’nin şubarası başında!
-Kadın! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor senin! Ben inanmam hacıya hocaya, büyüye, fala, bu Basir efendi kimdir ki benden daha ulu bir zat ola? Allah kullarını ayırmaz birbirinden, büyüledi bu adam seni zaar, vallah sen bir daha gittin Gülik o düzenbazın kapısına, boşarım kur-an adı hakkı için seni.
Şevket söylene söylene taktı kravatını canı sıkkındı. Kargo müdürü olduğunda ne çok sevinmişti. Büyük mertebe idi kargo müdürlüğü, sözüne güvenilir adam olmak demekti mesela, işine güvenilir olmak demekti , altında adamlar çalışacak demekti, genel müdürlüğe çok yakın olmak demekti parlak bir gelecek vaadiydi kargo müdürlüğü zor zahmetli işti ya, Şevket’in altından kalkamayacağı mesele değildi.
Gülik Keje’yi doğurduğunda üç gün doğum iznine ayrıldığında olmuştu olanlar, değerli bir paket sırra kadem basmıştı. İskambil kartları idi kaybolan, plastik kartlar buharlaşıp uçmuştu. Kurum kayıptan sorumlu tuttuğu Şevket hakkında soruşturma başlatmış müfettiş gelmişti. Burnundan soluyordu Şevket, hırsızlık şüphesiyle sorgulanmak çok ağır gelmişti Şevket’e. Müdürü olduğu adamları bizzat sorgulamış bir sonuç alamamıştı. Efkardan üzüntüden yemekten içmekten kesilmiş, tütün ve çay ile beslenir olmuş epey kilo kaybetmiş sararmış solmuştu adam. Gülik korkuyordu hücceten kalpten gidecek diye.
-Herif! İnadın kuruya, benim hatrım yok madem keje’nin başı için kalk git Basir efendiye, elini ayağını öpeyim kalk git, Basir hocanın bulamadığı şey yok, şanına şerefine yazık değil mi Şevket! Hırhızlıkla suçluyorlar seni, bu sabilere günah! Anamın bakır kaplarını bizim Paat’ın çaldığı söyledi de Basir hoca doğru çıktı ya! Niye inat edersin be adam! İnadın, damarın sırası mıdır Garzan bebesi!!
-Selâmün kavlen min rabbin rahîmin!! Hacıdan, hocadan medet ummak akıl fakirinin işi Lido’nun çiçeği, hamd olsun senaya aklımı yitirmedim ben daha!
Şevket sabah kahvesini içmeden çıktı evden, başı beladaydı. Hızlı adımlarla yürüdü makamına, bir kahve söyledi odacıya, cebinden dolma kalemini çıkardı masaya birikmiş evrakları incelemeye başladı.
-Müdürüm başka bir emrin var mı?
dedi Allahverdi kahveyi ve soğuk suyu masaya bırakırken.
-Yok Allahverdi, çıkabilirsin.
Şevket dolma kalemi bıraktı masanın üzerine bir yudum içti kahvesinden, açık camdan içeri doluşan şehrin seslerini dinledi biraz. Ofiste olmadığı üç günün kayıtlarını çıkardı tekrar inceledi, baştan sona inceledi, belki yüzüncü kez inceledi bir ipucu bulabilmek için. Sayfalar dilsiz kesilmiş bakıyorlardı Şevket’e, Şevket taradı durdu satır satır kayıtları, hırsızın ismi birdenbire yazacak değildi ya sayfaya büyük harflerle! Sümen altına koydu kağıtları bir “off” çekti.
Gülik bağladı başını, giydi mantosunu aldı kucağına Keje’yi, diğer sabileri birbirlerine emanet ederek kaynanası Zere hanımın evine gitti. İki gözü iki çeşme ağlayan gelininin derdini dinleyen Zere ana
-Gülik nefse karısın sütün kesilecek yazık bu ay gibi bebeye, baban gori hakkı için ağlama, ben konuşurum o peyhasla, nefse karı ağlamaz kızım süt yerine zehir akar memenden bak ölür bu keje süt yerine zehir emince, etme.
Sustu Gülik, biliyordu Zere hanım çelikten bir kadındı ve bu dünya üzerinde Şevket’e diş geçirebilecek, inadını yenecek birisi var ise bu Zere hanımdı. Keje’ye hamile kalmadan önce Şevket bir karıya gönül düşürmüş eve barka uğramaz, bakmaz olmuştu da günlerce aç susuz kalmıştı üç sabi ile Gülik. Dedikodu yayılınca Zere ana tıknefes dayanmıştı Şevket’in kapısına akşam çökmek üzereydi Şevket yoktu, günlerdir yoktu uğramıyordu eve
-Duyduklarım doğru mudur? Gülik!
Gülik başını öne eğdi.
-He ana!
-Niye bana duyurmazsın, niye başkalarından duyarım ben picimin yediği herzeyi? Zaza inadı var sende, canın çıkar şerbetin akar ah demezsin!
Gülik önüne bakmaya devam etti.
-Adamın senin gibi ahım-şahım karısı olsun; hem yorgan hem döşek, gitsin teşi bacaklı sarı bi’kahpenin koynuna girsin! Sen de ar et sus otur.
Gülik, Zere hanımdan çok çekmişti, Zere ana çok temiz titiz bir kadındı, kuralları vardı ve çiğnenmesine asla izin vermediği bir kararlılıkla yönetiyordu konağı. Başlarda çok ezmişti Gülik’i, küçük bir kız olarak gelin geldiği evde çektiği yalnızlık Zere hanımın ana sıcaklığından ırak katı tutumu kalbini ezmişti kızın. Büyüdükçe anladı ama o kalabalık konağı çekip çevirmenin başka yolu olmadığını ve disiplin olmadan hayatın yer ile yeksan olacağını, kalbi kırıktı ya Zere hanıma; her gelinin kaynanasına olduğu kadar kırıktı daha fazla değil.
-Yarın eve gelecek, yıkan, taran, giyin, süslen gir koynuna, hiç yüzleme olanı anladın mı?
Gülik’in beyaz güzel yanakları kıpkırmızı oldu yere baktı kaldıramadı başını utançtan.
-Lido çiçeği anladın mı dedim?
-He ana
Zere ana ertesi sabah mesai başlar başlamaz bastı Şevket’in iş yerini
“Nerede o sarı kahpe” diyerek girdi içeriye herkes buz kesti bir anda. “Nerede o küçe şıppigi”
-Şevket müdürün odasında!
dedi bir bayan memur yüzüne yayılan gülümsemeyi bakışlarından fışkıran “oh!olsun” memnuniyetini gizlemeye gerek görmeden. Zere hanım kara çarşaftan yayılan bir rüzgar bırakarak arkasında üst kata yöneldi. Şevket aşağıdan gelen seslerin ne olduğunu anlamak için kalkmışken girdi içeriye
-Ana!
diyebildi Şevket.
Zere hanım masanın üzerinde duran iki fincan kahveye, küllükte yanaduran sigaralara baktı tiksinti ile buruşturdu suratını. Sonra sarı kadına baktı;
-Üstüne çekecek başka adam mı bulamadın Anzülha’da, evli üç çocuklu picime taktın kancayı Allahsız kahpe! Gözün kör ola senin, teşi bacağınla şal başta şekkal kıçta şıp şıp sürülmüşsün oradan oraya! Siktir olup gideceksin buradan, çık dışarı, kahpelerle aynı havayı solumam ben!
Sarı kadın ayaklarını sürüyerek çıktı odadan mesai arkadaşlarının niteler bakışlarının eziciliğine katlanarak gidip oturdu masasına.
Zere hanım gürledi;
-Şevket efendi şimdi şu an tayini yazılacak bu kahpenin şimdi.
-Ana, elin öpem ayağan köle olam!
-Şevket, şimdi yazacaksın tayinini bu şıppigin, yoksa ben genel müdüre gidip olanları anlatırım.
-Ana elin öpem, ayağın turabı olam etme!
-Hele bak sen bu kahpeye, güzel de olsa içim yanmaz, derim nefistir çekmiş, erkeğin şanıdır yapmış, yere giresin ha bu çemçe gelinin kemiği batmadı mı etine? Gülik’in nikahını istemişsin utanmadan, ulan sana hakkımı helal etmem, ha bu akrut karı için gül gibi Gülik’i kahretmişsin. Derhal tayini yazılacak bu karının!
-Ana! Etme elin öpem, görüşmeyiz bir daha tayin çıkarttırma bana
-Ben gidiyorum genel müdürlüğe, bu tayini ya sen yazacaksın yahut ben Hazım müdüre yazdırırım, var sen yaz, bu karı bu şehirden gidecek Şevket.
Şevket elleri titreyerek aldı kağıdı eline, dolma kalemi çıkardı cebinden amiri olarak bir başka şehre tayininin uygun görüldüğünü yazdı imzaladı. Anasına baktı
-Ah! Zere hanım ah!
-Bu karının evine gidiyorum şimdi, anasından babasından senin eşyalarını alacağım, nasıl bir mezhepse bunlarınki ; kızlarının üstüne nikahsız adamı kendi evlerinde… Tövbe yarabbi ne günlere kaldık çıktı çivisi bu dünyanın! Akşam evine gideceksin Şevket efendi, karına, çocuklarına bir daha duyarsam Gülik’in nikahını istediğini baban gori hakkı için helal etmem sana sütümü emeğimi!
Şevket bir süre koltuktan kalkamadı.Mesai bitiminde kimse ile karşılaşmamak için herkesten sonra çıkarak dosdoğru evine yollandı. Gülik hiç yüzlemedi olan biteni, hayatında ilk kez Zere ananın varlığına şükretti.
Bu olaydan iki sene sonra hırsızlık oldu. Gülik, Basir hocanın yardımcı olabileceğine emindi lakin Şevket’in inadını kırabileceğine emin değildi bu yüzden gitti Zere anaya anlattı olan biteni.
Gülik’i teselli edip yollayan Zere ana azap ile haber yolladı Şevket’e akşam yemeğine gelsin diye, mutfağa girdi kendi elleriyle pişirdi yemekleri gözünün nuruna. Yemeğin ortalarında sordu Zere hanım;
-Buldun mu hırhızı?
-Yok ana, almıyor aklım, adamlar bilmiyorlar kimse görmemiş, sicilime işlenecek. Gitti genel müdürlük, işten atılmazsam iyi
-Basir hocaya danışalım bir de…
-Fesuphanallah! Evde Gülik burada sen, ne yaptı bu adam size ana?
-Ana sözü dinle, danışalım bir, bulamazsa hırhızı mukadderat deriz, yok bulur da çıkarırsa …
-Ana yakışır mı tahsil görmüş ilim fen okumuş adama hocadan medet ummak!
-Sarı kahpenin koynuna girmek de yakışmazdı evli adama, yaptın ama!
-Açma eski defterleri
-Paşam, gel inat etme ana hayran sana, gidelim Basir hocaya, ben hazırladım erzak nevale…
-Öldüreceksiniz beni, analı karılı ölü olacağım, hocanız da yıkar gömer artık beni!
-Hi! Rabbim korusun. Anan ölsün paşam senin yerine. Yarın akşam altıda bekliyor bizi Basir hoca.
-Ah! Zere hanım ah!
Şevket’e yapmam dediği bir şeyi yaptırabilecek tek bir kişi vardı dünyada ve yüksek sesle “Ah! Zere hanım ah!” derdi anasına ne zaman ödün verse.
Ertesi gün Zere hanım önde, Şevket arkasında, azap ise kucağında paketlerle en arkada geldiler Basir hocanın kapısına. Hizmetli açtı kapıyı içeri aldı misafirleri, getirilenleri aldı Şevket ve Zere hanım’a hocaefendi sizi bekliyor içeri geçin dedi. Eğilerek girdiler kapıdan içeri.
Basir hoca Şevket’ten sızan sıkıntıyı ve inanmıyor oluşu sezinledi. Şevket’i karşısındaki mindere buyur etti. Odanın köşelerindeki tütsüleri yaktı, ateşin üzerinde kararıp duran tavaya bir avuç üzelik attı. Şevket Basir hoca’nın dolandırıcı olduğuna emindi. Dikkatle, açık yakalamak çabalayarak izledi hocayı. Basir hocanın tütsüleri yakarken mırıldandığı cümleyi anlamaya çabaladı. Arabi, farisi, kürdi, süryanice, türkçe, fransızca bilen Şevket hangi dil olduğunu çözemedi hocanın mırıltılarının.
-Derdin nedir ?
Basir hoca Şevket’in karşısına rahlenin başına oturur oturmaz bunu sordu yerdeki yüz yıllık kilimin desenlere bakarak sordu. Şevket bu ufak tefek adamdan çıkan tok sese şaşakaldı. Olanları anlattı, hoca kitapları karıştırıp bir tanesini açtı bakmaya başladı. Sessizlik uzadı. Üzelik ateşte kavruluyor, tütsülerden yayılan koku odayı boğuyor, kaynayan fokurdayan buhur nefes almayı zorlaştırıyordu.
-İçeriden birisi, memur değil Şevket
diyerek çok derin bir nefes aldı hoca, aramice bir cümle tekrarladı üç kez, kalbi ağrıyormuş gibi sağ elini kalbinin üzerine koyarak sol elinin işaret parmağı ile duvarı gösterdi.Şevket ve Zere hanım Basir efendinin işaret ettiği duvara baktılar .
Duvarda “Allahverdi” yazıyordu.
Şevket’in gözleri fal taşı gibi açıldı… Basir hocanın derin ve kesik kesik nefes alma sesi Şevket’in gözlerini duvardan ayırmasına sebep oldu. Hocaya baktı. Basir hoca nefesi düzeldikten sonra
-Git duvarın dibinden dolma kalemini al.
Şevket önce sağ elini ceketinin göğüs cebine attı kalem yoktu sonra her iki eliyle ceplerini araştırdı. Yoktu. Basir hoca yerdeki kilimin desenlerine bakarak
-Kalem duvarın dibinde, gidip al.
Buyurdu.
Şevket yerinden kalktı duvara doğru yürüdü, “Allahverdi” yazısının altında, yerde duran kaleme inanmaz gözlerle baktı. Eğilip yerden aldı kalemi, üzerine kazınmış olan kendi ismini kontrol etti.
-Bunu nasıl yaptın?
Basir hoca boğazını temizledi.
-Siz okumuş insanlar, mantığı gereğinden fazla önemsiyorsunuz, bu dünyanın işleri sadece mantıkla yürümüyor Şevket bey!
Şevket dolma kalemi ait olduğu yere ceketinin sol üst iç cebine koydu. Basir hoca ayağa kalktı tütsüleri söndürdü, üzeliği ateşten aldı, ellerini birbirine kavuşturarak yere baktı.
Zere hanım dönüş yolu boyunca hiç konuşmadı. Şevket allak bullak olmuş zihninde olan bitene mantık iliştirmeye çabalıyordu duvarda beliren yazıyı açıklaması mümkün olabilirdi yeterince düşünürse fakat kalemin cebinden çıkıp duvar dibine nasıl gitmiş olabileceğine akıl sır erdiremiyordu.
Allahverdi; plastik iskambil kartlarını kahveciye olan çay kahve borcuna karşılık vermişti. Depoya giriş için anahtarı ve yetkisi bulunmayan adamın bunu yapmış olabileceğini düşünmemişti kimse. Şevket; Allahverdi suçunu itiraf edince sihirbaz olduğundan şüphelendiği Basir hocanın hikmetini kabul etmek zorunda kaldı yine de dolma kaleminin cebinden nasıl çıkıp gittiği çözülmemiş bir esrar olarak ölene dek aklına takılı kaldı.