Ülkemizde, Ekim Ayı içerisinde gösterime giren 2014 Yılı yapımı bu film, Amerikalı yazar Lois Lowry’nin 1993 Yılında yayımlanan aynı adlı bilim kurgu romanından Amerikan sinema endüstrisi tarafından beyaz perdeye uyarlanmış.
97 dakikalık filmin yönetmenliğini Phillip Noyce üstlenmiş. Başrolleri ise, Jeff Bridges (The Giver), Meryl Streep (Chief Elder), Brenton Twaites (Jonas), Ketie Holmes (Jonas’s Mother), Odeya Rush (Fiona) ve Cameron Monagan (Asher) paylaşmışlar.
Dünya üzerinde fakat dünyanın bilinen kargaşa dolu ortamından uzakta konuşlandırılmış ve korumaya alınmış büyükçe bir kentte geçiyor film. Günümüz kentleriyle kıyaslanmayacak düzeyde planlı ve sosyal altyapı gereksinimlerinin tümüyle karşılanmış olduğu bir kent bu. Öylesine bir kent ki, iklimsel değişiklikler bile kenti etkileyemiyor. Yaşayan insanlar için havanın daima açık ve ısının hep aynı derecede olması sağlanmış. Konut alanları, parklar, bahçeler, hatta ağaçlar dahi tıpatıp aynı ve geometrik bir forma sahipler.
Kentin yönetimi, yaşlılardan oluşan bir konsey tarafından yürütülüyor. Yaşam sürdüren insanların duyguları, kurallar gereği her sabah olmak zorunda bulundukları bir aşı sayesinde köreltiliyor. İnsanlar duygusuz olunca, aralarındaki rekabet ve mücadele azmini körükleyecek hırs ve ihtiras gibi duygular da yok oluyor. Sonuçta, savaşsız, barış dolu bir ortamda herkes belirlenen kurallar çerçevesinde ve siyah-beyaz film karelerinde yaşam sürdürüyorlar. Öfkelenmek, kavram olarak dahi bilinmiyor. Aile bireyleri dışındakilerin konuşurlarken karşılarındaki kişiye dokunmaları kurallara aykırı. Doğal olarak sevgi, arzu, aşk gibi kavramlardan da bihaber herkes. Duyguları tetikleyen müzik ve resim gibi sanatsal aktiviteler de yok bu kentte. En azından yaşlılar dışında bilinmiyorlar.
Her yıl düzenlenen bir törenle, 18 yaşına gelen gençlerin, eğilimlerine ve becerilerine bağlı olarak meslek seçimleri yapılıyor. Bu seçimleri yapanlar her zaman olduğu gibi yine yaşlılar konseyi üyeleri.
Kurgulanmış bu kentte yaşam huzur içerisinde sürüp giderken, 18 yaşını tamamlayıp o yılki meslek belirleme töreninde ‘anı toplayıcılığı’ görevi ile onurlandırılan Jonas, yaşlılar konseyi üyesi olan bilge bir kişi ile kurduğu iletişim sonucu, geçmişe dair izler yakalamaya başlıyor ve olaylar gelişiyor.
Bu filmi seyrederken aklıma gelen ilk şey, Amerikan Sineması’nın o alışılagelmiş nobran üslubu ile yeni bir ‘sosyalist toplum’ eleştirisine kalkışacağı yönündeydi fakat yanıldığımı itiraf etmeliyim. Hatta diyebilirim ki, bu güne kadar hiç rastlamadığım naiflikte, ince bir eleştiriyle karşı karşıya kaldım. Filmde sosyalist bir topluma dair en ufak bir vurgu yapılmıyor. Yapılsa bile “yarası olan gocunsun” babında, yani yorum tümüyle seyirciye bırakılıyor. Duygularından soyutlanmış insanların yaşadığı bir toplum nasıl sosyalist bir toplum olabilir? O da tartışma götürmez tabii. Ancak, yükselmek için bir başkasının omuzuna basılmasının gerekmediği, kavgasız-dövüşsüz, herkesin koyulan medeni kurallara uyarak tam anlamıyla bir kentli gibi yaşadığı, sahip olduğu emek gücünü mesleğinde kullandığı ve uğraş sonucu ortaya çıkan ürünü eşit bir biçimde paylaştığı, dahası yaşadığı çevreye saygılı insanların bulunduğu bir kent görseniz sizler ne düşünüdürdünüz?
Bünyesinde barındırdığı kimi mantığa ters unsurlara rağmen vermek istediklerini verebilmiş bir film olduğunu düşünüyorum, ‘The Giver‘ ın.
Oyunculara gelince… Meryl Streep, akla gelebilecek her türlü kadın tipini başarıyla canlandırabileceğini defalarca kanıtlamış üst düzey bir oyuncu. Bu filmde de seyircisini yanıltmıyor. Jeff Bridges, bu filmin çekilmesi için romanın yazıldığı tarihten beri, yani 20 yılı aşkın bir süre boyunca büyük mücadeleler vermiş, hatta amatör olarak filmin başlangıç çekimlerini dahi yapmış. Kendisini rolü ile neredeyse özdeşleştirmiş. Brenton Twaites, Ketie Holmes, Odeya Rush ve Cameron Monagan üstlendikleri rolü başarıyla oynamış, hakkını vermişler.
Filmin süresi tam kararında tutulmuş, seyirciyi sıkmasına izin verilmemiş.
Ne denli medeni olursa olsun, duyguları köreltilmiş insanlardan oluşan bir toplum nasıl bir toplum olurdu? İzlenip görülmeye değer bence.